Arabiyyun ve Acemiyyun Kelimeleri Üzerine Tartışma
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütçü
4/3/202619 min read
Arabiyyun ve Acemiyyun Kelimelerinin Anlamı Üzerine Tartışma
Bu makalede, Kuran’da geçen "arabiyyun" (Arap bir kişi/Arapça) ve "acemiyyun" (yabancı bir kişi/yabancı dil) kelimeleri arasındaki ilişki, bu ifadelerin bağlamlarına göre anlamları ve evrensel mesaj hakkında tartışılacaktır.
Bu yazıda geleneksel görüşün ifade ettiği "Arabiyyun" kelimesinin bağlama bağlı olarak lisanın adı yani Arapça veya bir Arap manasında olduğu, "Acemiyyun" kelimesinin de zıddı olacak şekilde yabancı lisan veya ana dili yabancı olan kişi olduğu Kuran bağlamları ve mesajın amaçları dikkate alınarak, alternatif en güçlü görüşe karşı yeniden savunulacaktır.
Bu konuda özellikle son dönemde gerek Arap dünyasında gerek ülkemizde, Arabiyyun kelimesine, eğer Arapça veya Arap manası verilirse Kuran’ın evrensel mesajı kaybolur endişesi ile arabiyyun kelimesine sözcüğün kök anlamlarından da yola çıkarak arabiyyun kelimesine açık, anlaşılır gibi manalar verilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bunun kelimenin bazı bağlamlarda sözün maksatları, kelimenin sözlük manası ve terimsel manası arasında yapılan bir karıştırma ve hata olduğu izah edilmeye çalışılacaktır.
Aynı zamanda bu kelimelere yani arabiyyun ifadelerine açık anlaşılır anlamı doğrudan verilmezse ve acemiyyun ifadelerine de dolayısıyla kapalı, muğlak manası verilmezse; diğer bir ifadeyle klasik şekilde arapça/bir arap veya yabancı dil/bir yabancı manası verilirse, Kuran’ın evrenselliğine zeval geleceğine dair endişesinin doğru olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır.
Bunların dışında arabiyyun kelimesi ve acemiyyun kelimelerinin Kuranın yazısı veya imlasıyla ilgili de bir takım iddialar vardır. Ancak bu iddiaya yapılan açık gramer ihlalleri sebebiyle bir kez parantez açılacak ancak daha fazla yer verilmeyecektir. Bu yazıda daha çok Arap dünyasında ve ülkemizde giderek yaygınlaşan "arabiyyun" arapça demek değildir açık, net manasındadır şeklindeki modern teze karşı yürüttüğümüz argümanlar üzerinden konuşulacak ve "arabiyyun" kelimesine Kuran’da öncelikle bir lisanın ismi manası dışında başka bir mananın mümkün olmadığı ortaya konmaya çalışılacaktır.
Arabiyyun:
Sözlükte a-r-b kökleri anlam itibarıyla "açık, anlaşılır" anlamına gelir. Terimsel anlamıyla "Arabiyyun," "Araplara ait olan şey veya kişi" ya da "Arapça" anlamlarına gelir. Kelimenin etimolojik kökenine ait farklı görüşler bulunmaktadır. Fakat Arap kendisine Arap dediği için mi lisanına arabiyyun dedi yoksa kendisine nazaran dili açık ve anlaşılır olduğu için mi lisasına bu ismi verdi? Bu tür ihtimaller konumuza ışık tutacak türden kesinliğe sahip olmadığından veya her ikisinin de ayrı ayrı doğru olduğunu kabul etsek de sonucu değiştirmeyeceğinden, biz nihai mana arayışını Kuran eksenine oturtacağız.
Acemiyyun:
Sözlükte a-c-m kökleri “kapalı, anlaşılmaz, muğlak” anlamlarına gelir."Acemiyyun," "Arapça bilmeyen kişi" veya "yabancı dil" anlamına gelir. Burada da aynı şekilde Araplar, kendi dillerini kendileri için doğal olarak net ve açık, diğer dilleri "acem" kapalı, anlaşılması zor ve muğlak olarak nitelendirmiş olabilir. Fakat yukarıda da zikredildiği gibi bu anlamın nihai sonucunu değiştirmemektir.
Arabiyyun ve Acemiyyun Arasındaki Zıtlık:
Bu iki ifadenin birbiriyle zıtlık ilişkisi içinde olduğuna kuşku yoktur. Bu hakkında ulaştığımız her sonuç doğrudan diğeri için zıt bir sonucu doğuracağı için çok önemlidir.
Mekke ve Çevresinin Kozmopolit Yapısı
Mekke, yalnızca Arap müşriklerden oluşan bir toplum değildi. Dini bir merkez olması sebebiyle aynı zamanda ticaret akımı ve yollarının da kesişim noktalarından biriydi. Bu şehir ve çevresi farklı milletlerden ve dinlerden bireyleri barındırıyordu.
Ticari çeşitlilik açısından Habeşistan, Bizans, İran ve Yemen’den gelen tüccarlar ve köleler, Mekke’nin etnik yapısını kozmopolit hale getiriyordu. Dini çeşitlilik açısından Mekke ve çevresinde Yahudiler, Hristiyanlar, Hanifler (İbrahimi tevhid inancına sahip kişiler) ve müşrikler (ki onlar da İbrahim’in yolunda olduğu iddiasındadır) bir arada yaşıyordu.
Kuran, daha ilk inen ayetlerinden itibaren, sadece Mekke müşriklerini değil, Ehl-i Kitap’ı da muhatap almıştır. Bu, şu ayetlerde açıkça görülür:
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
Beni İsrail ulemasının onu bilmesi onlar için bir ayet/delil değil mi?(Şuara, 197)
لَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ
Eğer onu acemilerden birine indirseydik, (Şuara,198)
Bu ifade, Beni İsrail ulemasının Kuran’daki hakikatleri tanıdığını ve bu durumun hem Ehl-i Kitap hem de Mekke müşrikleri için bir delil olduğunu gösterir.
Kuran’da arabiyyun-acemiyyun ifadelerinin hem lisan hem de o lisana sahip topluluğun mensubu olduğunu gösteren ayetler:
Şuara 198’e bakıldığında “ba’di lacemiyyin” ifadesindeki "elacemiyyin" ifadesinin cemi müzekker salim olduğu görülmektedir. Cemi müzekker salim Arapçada düzenli eril çoğul olup, bu türden çoğullar akıllı varlıkların çoğulları için kullanılır. Yani demek ki bu ayette “acemilere mensup insanlar topluluğu” olduğunu anlıyoruz. Kelime cemi sikasında değil de tekil olarak kullanıldığında ise tabiki herhangi bir kişiyi ifade edeceği açıktır. Bu durumda arabiyyun ve acemiyyun kelimeleri için henüz bir manaya karar kılmadan önce şunu kesin olarak tespit ediyoruz ki “arabiyyun” ve “acemiyyun” nun, Kuran’daki manalarından biri, “arab olan biri” veya “acem olan biri” demektir. Bu yukarıda ifade ettiğimiz bağlama göre kişi veya lisan ifadesinden şimdilik kişi tarafında doğru bir tespit olduğunu kanıtlar.
Bağlama göre kişi değil de lisanın ismi ve/veya özelliği, niteliği olduğu yönündeki tespitimiz ise çok daha kolaydır. Örneğin, Zumer suresi 28, ayetinde ;
قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذٖى عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿٢٨﴾
…arabiyyen, çelişki/çarpıklığı olmayan bir kuran olarak. Umulur ki sakınırsınız (Zümer, 28)
Kuran’da bu ayet gibi pek çok ayette “kuranen arabiyyen” ifadeleri geçer. Yeri geldikçe bu ayetleri inceleyeceğiz ancak kuran kelimesine sıfat olarak geldiğine göre bunun bir kişi manası taşımayacağı yani akıllı iradeli bir varlığın sıfatı olmadığı bellidir.
Buraya kadar bağlama göre arabiyyun ve acemiyyun için “bir gruba mensup bir insan” veya “lisan hakkındaki bir kelime” olduğu yönünde herhangi bir şüphe kalmamaktadır.
Artık soru şudur: Bir kişi için kullanıldığında veya kuranın vasfı olarak nitelendiğinde ne mana verileceği sorusuna gelinmiş oldu.
En başta ifade etiğimiz gibi klasik görüş ile buna karşı en dikkate değer iddianın; hangisinin doğru olduğunu tespit edinceye kadar, söz karışıklığı meydana gelmemesi için “Acemiyyun” ve “arabiyyun” ifadeleriyle eğer bir kişiyi kastediliyorsa
acemi bir kişi ve arabi bir kişi,
lisanın kimliğini veya iddia edildiği gibi lisanın açıklığını/kapalılığını ifade eden bir durumsa,
acemi bir dil ve arabi bir dil
tabirleri kullanılacaktır. Bunları konuyu objektif bir biçimde tartışabilmek, okuyucuda kavram kargaşasına yol açmaması için geçici olarak kullanılacak. Şimdilik her iki iddiayı da ortak bir dille ifade edeceğiz ki, bizi ne zaman ayrışmak zorunda bırakacağını daha rahat tespit edebilelim. Bu iki görüşü de ifade eden durumlarda okuyucuya bunu hatırlatmak için bu kelimeler koyu renkte yazılacaktır.
Yukarıda Şuara suresinin ilgili ayetlerini, geçici olarak kullandığımız terminolojiye göre, mealiyle tekrar alırsak;
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ
Beni İsrail ulemasının onu bilmesi onlar için bir ayet/delil değil mi?(Şuara, 197)
لَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ
Eğer onu acemi kişilerden birine indirseydik (Şuara,198)
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ
O da onu onlara okusaydı, ona (yine) iman etmezlerdi.
Bu ayetlerde acemi bir kişiye, arabi bir dil olan Kuran'ı okusaydı yine inanmazlardı, diyor. Özetle burada söylenmek istenen, Kuran arabi dil olarak ile acemi bir kişiye gelseydi bile yine iman etmeyeceklerini ifade etmektir.
Kuran gibi lisan özellikleri, belagat güzellikleri muhteşem bir kitabı arabi bir kişinin de yazması mümkün değilse bile (kafirlere göre mümkün) acemi bir kişinin yazması hiç mümkün değildir. Çünkü onlar Allah Resulü Muhammed (as) tarafından Kuran’ın uydurulduğunu iddia ediyorlar. Halbuki Kuran muhteşem, olağanüstü bir kelamdır. Eğer Kuran bu haliyle yani arabi bir dil olarak acemi bir kişiye gelseydi ve o da onlara bunu okusaydı buna rağmen yine de iman etmeyeceklerdi. Çünkü onlar bir sonraki ayette ifade edildiği gibi mücrim/günaha batmış kişilerdir. Acemi bir kişiden böyle “arabi bir dile” sahip olan Kuran nasıl sadır olacak diyerek böyle bir mucize karşısında bile imana yanaşmayacaklardı. Bu onların önyargılı, küfre şartlanmış hallerinin ifadesidir.
Şimdi iki görüşü bu ortak dille ifade ettikten sonra ayrıştıralım. Eğer acemi bir kişi ana dili arapça olmayan kişi değil de iddia edildiği gibi kapalı, muğlak, anlaşılmaz konuşanlar topluluğundan bir kişiyse (o da ne demekse artık) ayetteki ifadeler yerine oturur mu?
Açık, net, anlaşılır bir metni oluşturmak için, dili çok iyi konuşmak şart değildir. Nice insanlar vardır ki konuşması bozuk ama yazınsal edebi değeri yüksek ürünler ortaya koymuştur. Tersinden hitabı çok üstün, konuşması akıcı ve düzgün kişiler ise bunu yapamayabilirler.
Buna karşılık ana dili farklı birinin yabancı bir dilde yüksek edebi bir eser üretmesi tarihte çok ender rastlanan bir şeydir. Tarihte ana dilinin dışında bir dili sonradan öğrenip de olağanüstü edebi metinler ortaya çıkaran kişi sayısı çok çok azdır. Bu o kadar nadirdir ki, ana dilinde konuşup da konuşması bozuk olduğu halde yüksek edebi metinler ortaya koyanlara göre oranı belki binde birin bile altında kalır.
Kuran acemi bir kişiye değil de arabi bir kişiye indiğine göre ve bunların manası çürütmeye çalıştığımız iddiadaki gibiyse, sözü edilen kafirler gibi Muhammed as için de Kuran şunu demektedir: Onun konuşması net, akıcı, düzgün ve anlaşılırdır. Sizin gibi böyle konuşanlar topluluğundandır. Yani Muhammed as için rahatlıkla acemi kişilerden biri olmadığına göre arabilerden bir kişidir ve karşı çıktığımız iddiaya göre net, açık, düzgün konuşan biridir. Bu durumda Allah da Şuara ayetlerinde şunu diyor. Eğer biz dili kötü konuşan, eğri büğrü konuşan, net konuşamayanlardan birine indirseydik, o da Kuranı onlara (yani onlar denilen açık seçik düzgün konuşan inkarcılara) okusaydı yine iman etmezlerdi.
Gerçekten Kuran bunu mu diyor?
Esasında Şuara bağlamında "elacemiyyin" grubuna kimlerin dahil olduğu Beni İsrail ve onların uleması zikredilerek temas edilmiş oldu. Yine bu ayetlerden hemen öncesinde Kuranı Ruh-ul Emin’in resulun kalbine mübin ve arabiyyen bir lisanla indirdiğinden, bunların öncekilerin "Zeburlarında/kitaplarda" ("Zebur nedir" isimli makaleye bakılabilir) da bulunduğundan bahsediyor. Yani mevzunun lisan yani dil ekseninde olduğu, dilin açık veya kapalı ifade edilmesiyle alakasının doğrudan olmadığı, çok bariz ama biz yine de bunu görmezden gelelim veya bir biçimde yorumlanabildiğini varsayalım.
Bunu ilerleyen diğer ayetlerle birlikte tekrar değerlendireceğiz…Ancak buraya kadar en azından arabiyyun ve acemiyyun kelimelerinin, diğer bir marjinal görüş olarak ileri sürülen yazı veya yazının biçimiyle alakalı olduğuna dair ele almadığımız farklı görüşün neden değerlendirmeye bile gerek duyulmadığı anlaşılmış oldu. Konunun biraz daha netleşmesi için diğer ayetlere bakalım…
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌؕ لِسَانُ الَّذٖى يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِىٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِىٌّ مُبٖينٌ ﴿١٠٣﴾
Kesinlikle biz onların onu ancak bir beşer öğretiyor dediklerini biliyoruz. Halbuki gerçeği çarpıtmak için isnat ettikleri kişinin lisanı acemiyyundur. Bu (ise) arabiyyun ve apaçık bir lisandır. (Nahl, 103)
Bu ayette, söz konusu beşer öğretiyor dedikleri kişinin lisanı acemiyyundur. Bir kişi hakkında onun lisanı nedir diye sorulduğunda verilmesi gereken cevabın kapalı veya muğlak değil yabancı bir dil olduğu bellidir.
Bu ayette şöyle bir itiraz yapılabilir. Evet bir kişinin lisanı nedir sorusuna verilecek cevap onun o lisanı nasıl konuşup konuşmadığı değil hangi lisanı konuşup konuşmadığıdır. Ancak devamında bu kitabın dili nedir sorusunu değil bu nedir sorusunun cevabını buluyoruz. Yani ayetin sonunda “lisanu haza arabiyyun mubin” (bu kitabın lisanı arabiyyun mubindir) denilmesi gerekmez miydi?
Hayır gerekmez çünkü artık bu ile işaret edilerek onunla neyin kastedildiği açık hale gelmiştir. Durup dururken siz bir kitabı işaret ederek “Bu İngilizce dili demezsiniz.” Örneğin: Kitapçıdan bir Türk olarak diyelim ki “Suç ve Ceza” kitabını istediğiniz, kitapçı da size İngilizce bir kitap verirse siz “bu İngiliz dili” diyebilirsiniz. Yani “bu kitabın lisanı, İngilizce” demenize gerek yoktur. Ayette mevzu bahis edilen konu lisanın iyi veya kötü konuşulması değil kimin hangi lisanı konuştuğu ve kitabın da lisanıdır.
Dolayısıyla kitabın da dilinin/lisanın açıklık veya netliğinden zaten mubin kelimesi ikinci sıfat olarak ifade edilmiştir. Hangi dile/lisana mensup olduğu ise arabiyyun ile sıfatlanmıştır. Lisan kelimesinin birinci sıfatı lisanın türünü (arabiyyun), ikinci sıfat mubin ise bu lisanın netliği ya da özelliğini ifade eder. (“Mübin kavramı” isimli yazıya bakılabilir). Zaten bir lisan için mubin bir lisandır denildiğinde onun açık net olduğu ifade edilmiş demektir. Eğer arabiyyun iddia ettikleri gibi lisanın açık, net manasında olsaydı, lisan için mubin sıfatına gerek kalmazdı.
Ayrıca bu soruda atlanan başka bir husus, bir kitap için, (varsayımsal olarak) sorulan soruya verilen cevaba arabiyyun denilmemiş olmasıdır, çünkü arabiyyun lisanın birinci sıfatıdır. Yani verilen cevap lisandır. Bu durumda problem olarak, yukarıda “lisanu haza arabiyyun mubin” denilmesi gerekmez mi şeklinde itiraza konu şey, buna itiraz eden tezin kendisine de yapması gereken bir itirazdır. Her iki görüş için de yani arabiyyuna arapça manası veren için de açık, net gibi mana verenler için de aynı derecede cevaplanması gereken bir sorudur. Yani cümlede isnat müsned/ müpteda haber/ özne yüklem ilişkisi açısından sıradışıdır.
Bu sıradışılığın sebebi ise Kuran’ın yine eşşiz belagatında saklıdır. Örneğin özne yüklem ilişkisine sahip Türkçe’de bir cümle kuralım. “İstiklal Marşı bir şiirdir.” Bu sözde herhangi bir sorun yok. Yüklem özneden ya da haber müptedanın ne'liğinden bilgi vermekte olup bu isnatta herhangi bir sıradışılık bulunmamaktadır. Ancak “İstiklal Marşı bağımsızlıktır”, denirse bu sıradışı bir isnattır. Çünkü İstiklal Marşı normalde bağımsızlığın marşı, şiiridir. Fakat “İstiklal Marşı bağımsızlıktır” denildiğinde istiklal marşının bağımsızlık mefhumu ile bir tutmuş olursunuz ki adeta bağımsızlık demek istiklal marşı, istiklal marşı bağımsızlıktır demiş olursunuz. Burada marşın bağımsızlığımızdaki yeri konusunda olmazsa olmaz kıymeti vurgulanmış olur. Konunun daha iyi anlaşılması için başka bir örnek daha verelim.
“Mehmet Akif şairdir.” Bu normal bir cümledir. Ancak “Mehmet Akif şiirdir”, derseniz şiir denince akla Mehmet Akif gelir, şiirin zirvesi Mehmet Akiftir demiş olursunuz.
İşte Nahl 103 ayetinde de ifade “Bu (Kuran) arapça, apaçık bir lisandır”, demek bu lisanın şahı, zirvesi, kemali, bu dilin her türlü güzellik ve mükemmel düzeyde kullanımı Kuran’dır, demektir. Zaten bu ayette de vurgulanmak istenen budur. Arapça denilince akla Kuran gelir. Arapça lisanın zirvesi, referansıdır bu kitap. Kuran Arapçanın ta kendisidir, bundan ötesi güzellik bakımından yoktur ve iddia edildiği gibi Arabiyyun kelimesine doğrudan verilmesi savunulan anlamalar olan açık ve net olması da buna dahildir. Kuran zaten Arabiyyun olmakla bu özelliklere haizdir. Mübin ifadesi de zaten bunu ayrıca pekiştirmektedir.
İlgili ayette meal veya çevirilerde, tefsirlerde bu sıra dışı isnat gözden kaçmıştır maalesef. Fakat onlar bunu gözden kaçırmışken aksini iddia edenler de görebilmiş ve kendi tezleri açısından konuyu irdelemiş değildir.
Gelenek isnat müsnet ilişkisindeki bu sıra dışı kullanımı fark etmek yerine haza ifadesinden önce "lisanu haza" şeklinde bir takdir kullanılmış, daha doğrusu "haza"dan önce "lisanu" ifadesinin hazfedildiği ifade edilmiştir. Evet, dilde hazif yani bir kelimeyi düşürmek anlaşılması zaten kolaysa olasıdır ancak ayette maksat sözü kısaltmak olsaydı, ayet aynı kısalıkta şöyle de olabilirdi “lisanu haza arabiyyun mubin” (Bunun lisanı, mübin bir arapçadır). Normalde böyle deseydi aynı sayıda kelime ve özne-yüklem açısından gayet sıradan bir cümle olurdu. Bunun yerine ayetteki gibi “haza lisanun arabiyyun mubin” denmesi sıradışı bir isnat ilişkisinin varlığının kanıtıdır. Belagatta mecazi akli, mecazi isnadi denilen hususun burada bağlamla da ilişkili olarak muhteşem güzellikte uygulandığını görüyoruz…
Konuyla ilgili başka bir ayete bakalım…
وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟
Eğer onu acemiyyun bir kuran yapsaydık, ayetleri iyice açıklanmalı değil miydi? Acemi bir dil mi ve arabi bir kişi? De ki: O (kuran) iman edenler için rehber ve şifadır. İman etmeyenlerin kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (kuran) onların üzerindeki bir körlüktür. İşte onlar çok uzak bir yerden kendisine seslenilenlerdir. (Fussilet, 44)
Bu ayetten hemen bir önceki ayete bakınca aslında yine bağlam bize bunun bildiğimiz anlamda lisanla ilgili olduğunu ele vermektedir. Fussilet 43. Ayette “Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Kuşkusuz Rabbin, hem bağışlama sahibi, hem de acı azab sahibidir.” Dolayısıyla sıradaki konu dilin iyi konuşulması, açıklığı veya kapalılığı değil lisanın farklılığı üzerinedir. Farklı bir lisanla. Allah’ın sana vahyetmesi başka şeyleri anlattığını göstermez, önceki resullere ne denildiyse sana da söylenen bundan başka bir şey değildir.
Fussilet 44, eğer biz onu yani kitabı, acemi bir dilde kuran yapsaydık diye başlıyor. Burada Allah olmayacak veya olmamış bir şeyden mi bahsetmektedir? Yani burada mecaz yoksa olması mümkün olabilen bir şeyden bahsediliyor, demektir. Peki o zaman acemiyyen ifadesine kapalı, anlaşılmaz manası verilirse bu durumda bu nasıl olası hale gelecek? Allah kapalı anlaşılmaz bir kitap indirebilir mi? Böyle bir kitap neye hizmet edecek? Ancak aynı soruyu acemiyyen ifadesine yabancı bir dilde (arapça dışında) kuran yapsaydık şeklinde anlamada hiçbir sorun çıkmamakta zira zaten bu Kuran'dan evvel yapılan budur. Önceden indirilen kitaplar acemiyyundur.
Fussilet Suresi’nin 44. ayetinde geçen “acemiyyun” ve “arabiyyun” ifadeleri çoğu zaman tartışmaya yol açsa da, mesele aslında dilbilim ve bağlam açısından oldukça açıktır. Ayet, Kur’an’ın Araplara kendi dillerinde gönderilmiş olmasının hikmetine işaret ederken, aynı zamanda inkarcı karakterin bitmek bilmeyen bahanelerini de teşhir edicidir.
Buradaki “acemiyyun” kelimesine yabancı dil manası verilince sanki Allah’ın Arapça dışındaki dilleri “kendi açısından” yabancı gördüğü gibi bir itiraz zaman zaman ortaya konuyor; fakat bu, kelimelerin kullanım mantığını bilmeyenlerin kolayca düştüğü bir yanılgıdır. Çünkü Kuran, her şeyden önce muhataba onların dilinden konuşur. Bu, vahyi gönderenin dili olduğu için değil, hitabın anlaşılması için zorunlu bir iletişim gerekliliğidir. Araplar kendi dilleri dışındaki dillere “acemî” derler. Kuran da onların dilini kullanarak konuştuğuna göre aynı kelimeyi, aynı anlam alanında kullanır. Bu, Allah’ın Arapça dışındaki dillere değer atfetmemesi veya onları kendi açısından yabancı görmesi anlamına gelmez. Diyelim ki Türkçe bilen bir İngiliz, bir Türk’e “yabancı dil biliyor musun?” diye sorsa, bu İngilizin kendi ana dilini de yabancı dillerden biri gördüğü anlamına mı gelir? Bu türden argümanlarla sözde mevcut yapıyı çürütmek abesle iştigaldir.
Ayette açıkça Kuran eğer Araplara yabancı bir dilde indirilmiş olsaydı, aynı inkarcı tip bu sefer “Ayetleri açıklanmalı değil miydi? Resul Arap, kitap yabancı dil—bu nasıl olur?” diyeceklerdi. Buradaki “açıklanmalı/tafsil” sözü eğer Kuran yabancı dilde olsaydı mutlak anlamda açıklamasının olmadığı anlamına gelmez, bu “neden bizim dilimizde tafsil edilmedi?” şeklindeki maksatlı ve bahane arayan bir serzeniştir. Kuran’ın kendisi başka bir dilde olsaydı da tafsilatlı olacaktı, fakat muhatap olan inkarcı Araplar için bahanelerine bahane eklenecekti. Yoksa bu itirazı Allah haklı bir talep veya itiraz olarak göstermemektedir. Tam tersi inkarcı karakter profilinin inkar için bu defa bu söylem içine gireceği içindir.
Eğer Kuran acemi bir dilde olsaydı, itiraz edecek olanlar, tüm Araplar değil halihazırda Kuran’ı inkar eden kafirlerdir. Bu inkar psikolojisinin yeni bir bahanesinden ibaret olurdu. Çünkü ayetin merkezinde “tüm insanların genel tavrı” değil, inatla iman etmeyen tipin karakteri vardır. Bu karakter hangi dilde hitap edilirse edilsin aynı mazereti üretir. Kuran’a Arapça geldiğinde “neden başka dil değil?”, başka dilde gelse “neden bizim dilimiz değil?” diyecektir.
Fussilet 44’teki “şöyle derlerdi” ifadesi tam da bu değişmeyen zihniyeti anlatır. Dolayısıyla “Allah onların itirazlarını madem dikkate alarak Kuran’ı Arapça indirmiş o halde biz Türklerin veya Kürtlerin de aynı itirazda bulunma hakkı vardır” şeklindeki sığ mantıkla mevcut manayı çürütmeye çalışan tezin de herhangi bir geçerliliği yoktur. Ayette bahsedilen tavır ortak kafir tavrıdır. Nitekim bugün de inkarcıların pek çoğu benzer söylemi kullanmaktadır. Neden Allah bizim dilimizde kitap indirmedi de Arabın dilinde gönderdi, Allah Arap mı, gibi haşa gibi hadsiz, kafirliğin evrensel tipolojisini sergileyen kişiler hep vardır ve olacaktır.
Burada, yazıda bir parantez açmak istiyoruz. Yine bu ayette farklı üçüncü bir görüş şöyledir.
“e acemiyyun ve arabiyyun” ifadelerindeki soru hemzesinin eski Mushaflarda olmaması sebebiyle soru edatı bulunmadığını iddia ederek acemiyyun ve arabiyyun kelimelerini ayatuhu ifadesindeki ayat kelimesine bağlı sıfatlar olduğu iddia edilmiştir. Detayları ve ulaşılan sonuçlara kıymet vermek mümkün değil zira bu görüş açık bir gramer ihlali üzerine bina edilmiştir. Zaten az önce Şuara ve Nahl surelerinde de esasında bu görüşün dikkate değer olmadığı anlaşılmaktadır. Fussilet 44’de ise Acemiyyun ve arabiyyun ifadeleri nekradır, ayatuhu ifadesindeki ayat kelimesi ise izafetle marifedir. Dolayısıyla bu iki kelime ayat kelimesine sıfat olamaz. Cümlenin herhangi bir başka öğesi de olamazlar, mansub değiller ki hal olsun, mecrur olamazlar çünkü cer edecek amil yoktur. Yani hiçbir şekilde önceki cümlenin öğesi olamamaktadır.
Mushaflardaki soru hemzesinin bulunmamasına gelince, bugünkü Arapça yazıda bile, iki elif yan yana getirilmemektir. Böyle durumlarda soru hemzesi kendisinden sonraki kelime de hemze ile başlıyorsa elif üzerine değil ayrı bir şekilde yazılır. Eski yazıda hemze işareti olmadığı için buna imkan yoktu. Dolayısıyla hemzeli ile başlayan bir kelimenin başına soru hemzesi getirildiğinde bu eski yazıda görünememektedir. Ancak iddia edildiği gibi soru olmama ihtimali üzerine geliştirilen ve acemiyyun ile arabiyyun kelimelerini ayat kelimesinin sıfatı olduğunu iddia edenlerin dil bilgisi konusunda ciddi sıkıntıları olduğu görülüyor. Elbette herhangi bir insan basit de olsa bir hata yapabilir ancak sosyal medyada ve çok sayıda takipçisi olan, etrafında gramer ve dilbilgisine çok önem verdikleri iddiasında olan kişiler, yazdıkları ve söyledikleri üzerinden aradan yıllar geçmesine rağmen bu düşüncenin yayında olması basite alınamaz. Buradaki parantezi artık kapattık. Geçiyoruz…
Allah tüm insanlığa insanların konuştuğu herhangi bir dilden biriyle, ki son mesajı Arap diliyledir, mesajlarını iletir. Elbette mesajları da resulün geldiği ve içinde olduğu kavminin diliyle olacaktır. Muhammed (as), diğer resuller gibi kendi ve kavminin diliyle risalet görevini yapmıştır.
Buraya kadar acemiyyun kelimesine “yabancı dil” manası vermek hem sözlük hem bağlam yönüyle doğrudur. Yine burada, Allah’ın Arapça’yı “kendi dili”, diğerlerini “yabancı dil” görmesi gibi bir sonuç doğurduğu iddiası ise dil mantığını tamamen atlayan, kavramların muhatap-merkezli kullanımını bilmeyen, bu yüzden de ciddiye alınabilir bir tarafı olmayan bir itirazdır.
Yine bu ayette acemiyyen Kuran ifadesine Allah kapalı anlaşılmaz bir Kuran yapsaydı manası vermenin de mümkün olamayacağına yukarıda değinilmiştir. Allah’ın böyle bir şeyi zaten yapmayacağı hem metnin iç tutarlılığından hem de Kuran’ın kendi kendini tarifinden açıktır. Ayrıca bir dili düzgün ve net biçimde konuşabilmek "fesahat" ile ifade edilir ki bu da Kuran’da zaten vardır. Konunun daha iyi anlaşılması için bir ayetin daha ele alınması faydalı olacaktır.
وَاَخ۪ي هٰرُونُ هُوَ اَفْصَحُ مِنّ۪ي لِسَانًا فَاَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا يُصَدِّقُن۪يۘ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
Ve kardeşim Harun, O benden lisan olarak daha fasih konuşur. Onu da benimle yardımcı olarak gönder. Beni tasdik etsin. Şüphesiz ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum. (Kasas, 34)
Bu ayette konuşan Musa (as)’dır. Musa sarayda yetiştiği ve Mısırlıların diliyle büyüdüğü için kendi kavminin diline Harun (as) kadar hakim değildir. Rivayetlerde geçen “dilinde kusur vardı, kekemeydi” şeklindeki bilgiler Kuran’da hiçbir şekilde yer almayan ve uyumlu olmayan bilgilerdir. Burada mesele bir hastalık değil, fesahattir. Fesahat, bir dili akıcı ve düzgün bir biçimde ve özellikle gramer kurallarıyla doğal akışı içinde kullanabilmek demektir. Musa (as)’nın durumu da budur: Anadili gibi konuştuğu dil, kavminin dili değildir. Buna karşılık Harun (as), Beni İsrail arasında yetiştiği için onların dilini daha doğal, daha akıcı ve anlaşılır bir şekilde konuşmaktadır. Yani iddia edildiği gibi "arabiyyun" kelimesi net, düzgün açık konuşmak anlamı Kuran'da kastedilseydi, burada Musa’nın, kardeşi Harun’un dilinin daha fasih (efsah) değil daha arabi (a’rabe) demesi gerekirdi.
Tüm ayetler ve bağlamları dikkate alındığında "arabiyyun" ve "acemiyyun" kelimelerine Kuranda arapça ve yabancı dil diyen klasik görüşün (maksatları izah etmede yetersiz olsa da) isabetli olduğu görülmektedir.
Son söz olarak şunu söylemekte fayda var, Kuranın Arapça olduğu zaten bir realite ve inkar edilemez bir gerçektir. Bunun Kuran’da önceki vahiylere nazaran vurgulanması ve ilk muhataplarına dönük sözleri Kuran’ın evrenselliğine gölge düşürmez. Kuran Allah’ın indindeki sonsuz bilgi hazinesinden, herhangi bir insan dili ve lisanıyla kayıtlı olmayan bilgi kaydından, insanların konuştuğu herhangi bir dil ile gerçekleri, hakikatleri gerekli gördüğü ihtiyaçlara göre indirmiştir. Allah katından gelen bir sözün evrensel olup olmadığını tartışmak saçmadır. Allah her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Evrenin tek sahibinden gelen her söz evrenin her yerini yansıtacak özellikler taşımamasına imkan yoktur. Allah’ın kelamının evrenselliğini tartışmak, kelimenin sahibinin konumunu kavrayamamaktan ibarettir.
Kuran’ın "arabiyyun" olarak nitelendiği diğer ayetleri ise, Kitab ve Kuran’ın mahiyeti, nereden indirildiği ve önceki kitaplarla ilişkisi de dikkate alındığında neden "arabiyyun" kelimesine Arapça manasının verilmesi hem sözlük hem de Kuran bağlamların dikkate alındığında daha doğru olduğu görülmektedir.
Sonuç olarak “arabiyyun” kelimesine doğrudan hangi mana verilirse verilsin ilk bakışta malumun ilamı bir söz olarak doğrudan anlaşılacaktır. Nitekim “arabiyyun” kelimesine açık, net anlamlar verilmesi gerektiğini iddia edenler için de bu kelime Kuran’da hiç olmasaydı, "mübin" başta olmak üzere pek çok başka kelimeyle ve sözle Kuran’ın bu vasfının olduğunu bilecek ve bir eksiklik hissetmeyecekti. Çünkü "arabiyyun" ifadesine açık ve net anlamları olduğu iddiaları evrensellik endişesine dayanan tepkisel bir tutum ve Kuran anlayışına ilave olarak sunduğu herhangi bir katkı bulunmamaktadır. Sonradan bu düşünceye sahip olan kişiler, bu düşünceye sahip olmadan önce Kuran hakkında net ve açık değil, kapalı ve anlaşılmaz dememekteydi. Yani pratikte ve düşünce dünyamızda herhangi bir faydası olmayan sadece hatalı ve yanlış olabilecek fikirleri izale etmeye yarayan bir çıkarımdır.
Ancak Kuran'ın "Arapça" olduğu vurgusu, bu sözün geçmiş vahiyler ve geçmiş vahiylerin muhatapları ve yeni muhataplar için özel bir anlamı vardır. Sadece “arabiyyun” kelimesine klasik olarak genel kabul gören anlayışla “arapça” manası verildiğinde bu durum ortaya çıkmaktadır. Yoksa bu sözün maksadı elbette “bu kitap İngilizce değil ha, farsça değil ha karıştırmayın” şeklinde bir amaç için söylenmiş değildir ancak bunu karşı iddiayı savunanlar sanki “arabiyyun” kelimesine arapça manası verilirse böyleymiş gibi göstererek karikatürize etmesi de doğru değildir. Bu sözün maksadında tüm bağlamları incelendiğinde aynı kaynaktan, aynı elKitab'tan, levhi mahfuzdan gelen vahiylerin ve kitapların, aynı hakikatleri ve dini, farklı dillerle yaptığı gibi, son olarak da Arapça lisan ile yaptığıdır. Kuran ise bu Arapça lisanın, olağanüstü muhteşem örneği ve referansı olduğu gibi aynı zamanda mucizedir.
Şüphesiz en doğrusunu Rabbimiz bilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
