Beşer ve İnsan - Kuran'daki Farkı Üzerine

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

1/5/202632 min read

Kuran'da Beşer-İnsan Kavramı Üzerine

Kur’an’da insanı ifade etmek üzere kullanılan kavramlar, basit bir eş anlamlılık ilişkisiyle açıklanamayacak kadar ince farklara sahiptir. Bu kavramların başında “beşer” ve “insan” gelir. Çoğu meal ve yorumda bu iki kelime birbirinin yerine kullanılsa da, Kur’an’ın kelime seçimindeki hassasiyeti dikkate alındığında bu kullanımın rastgele olmadığı görülür. Aksine, her bir tercih belirli bir anlam alanına, belirli bir vurguya ve belirli bir bağlama işaret eder.

Bu çalışma, Kur’an’da geçen “beşer” ve “insan” kavramlarının ne olduğu ve hangi bağlamlarda, hangi amaçla ve ne tür anlam farklarıyla kullanıldığını incelemeyi amaçlamaktadır. Temel soru şudur: Kur’an neden bazı yerlerde “insan” derken bazı yerlerde özellikle “beşer” kelimesini tercih etmektedir? Bu tercihin arkasında yalnızca dilsel bir çeşitlilik mi vardır, yoksa daha derin bir anlam örgüsü mü söz konusudur?

İlk bakışta bu iki kelime eş anlamlı gibi görünse de, ayetlerin bağlamı dikkatle incelendiğinde “beşer” kelimesinin daha çok insanın biyolojik, fiziksel ve ontolojik yönünü; “insan” kelimesinin ise bilinç, sorumluluk, ahlâk ve muhataplık boyutunu öne çıkardığı görülür. Bu ayrım, insanın yalnızca maddi bir varlık olmadığı, aynı zamanda yükümlülük taşıyan, vahye muhatap olan ve irade sahibi bir varlık olarak konumlandırıldığı fikrini güçlendirir.

Bu çalışma, Kur’an’daki tüm “beşer” ve “insan” kullanımlarını bağlamlarıyla birlikte ele alarak şu temel soruya cevap aramayı amaçlamaktadır: Kur’an’da insan ne zaman “beşer”, ne zaman “insan” olarak adlandırılır ve bu tercih neyi anlatır? Böylece insanın yaratılışı, konumu ve sorumluluğu hakkında daha tutarlı ve bütüncül bir kavrayışa ulaşmak hedeflenmektedir.

Beşer

“Beşer” kelimesi, Arapçada ب-ش-ر (be-şın-ra) kökünden gelir ve bu kökün temel anlamı “derinin, yüzeyin ortaya çıkması”dır. Beşer de cildin dış yüzüdür. Yine bu kökten Kuran’da da mufaale babında başera/tubaşare fiilleri tenlerin karşılıklı teması sebebiyle, cinsel ilişki manasında da kullanılmıştır. Bu nedenle beşer, insanın bedensel, görünen, maddi yönünü ifade eder. Kur’an’da beşer kelimesi geçtiğinde genellikle yeme, içme, cinsellik, doğum, ölüm gibi insanın fiziki varlığına ait yönler ön plana çıkar.

Resullerin “Ben de sizin gibi bir beşerim” demeleri, onların tanrısal bir varlık değil, bedensel sınırları olan insanlar olduklarını vurgular. Bu kullanım, beşerin insanın biyolojik ve bedeni yönünü ifade ettiğini gösterir.

Aynı kökten gelen beşşere, mübeşşir ve büşra kelimeleri ise ilk bakışta farklı anlam alanlarına ait gibi görünse de, kök anlam bakımından ortak bir noktada buluşur. Bu ortak nokta, “ortaya çıkma, görünür hale gelme” fikridir. Nasıl ki beşer, bedenin görünürlüğünü ifade ediyorsa, büşra da sevinç halinin yüzde belirmesini, içte olanın dışa vurmasını anlatır. Bu nedenle müjde, yüzün aydınlanmasıyla ilişkilendirilmiştir. Ancak bu ortaklık, anlamların özdeş olduğu anlamına gelmez, yalnızca aynı kökten beslenen farklı yönlere işaret eder.

İnsan

“İnsan” kelimesi ise köken itibarıyla أ-ن-س (elif–nun–sin) kökünden gelir. Bu kök, “farkına varmak, ünsiyet kurmak, alışmak, yakınlık hissetmek” anlamlarını taşır. Bu nedenle insan, çevresiyle farkına varan, ilişki kurabilen, bilinç sahibi bir varlık olarak tanımlanır.

Bazı kaynaklarda insan kelimesinin nisyan (unutmak) köküne bağlandığı görülse de, bu yaklaşım anlam bakımından zayıftır. Çünkü Kur’an’da insan esasen unutan değil; hatırlatılan, uyarılan ve sorumlu tutulan varlık olarak karşımıza çıkar. Unutmak, insanın özünü değil, zaafları arasında bir zaafı ifade eder. İnsan kelimesinin kökünün “unutmak” (ن-س-ي) olarak kabul edilmesi, mantıksal açıdan bir gariblik de taşır. Zira insanın sahip olduğu çok sayıda zaaf arasında unutmak, illa ki veya özellikle öne çıkan bir özellik değildir. Dolayısıyla, bir varlığa özellikle bir sebep olmaksızın, yalnızca zaafı üzerinden isim vermek, anlamlı bir isimlendirme yaklaşımı değildir.

Ayrıca yine insan ile aynı kökten olduğuna kuşku bulunmayan başka türev kelimelerin de (ünas, ins, insiyyun gibi) yapısına bakıldığında da n-s-y (nisyan) kökünün değil e-n-s kökünden geldiği bellidir.

Bu bağlamda insan, yalnızca yaşayan bir varlık değil, bilinci olan, tercih eden, sorumluluk yüklenen bir özne olarak tanımlanır. Beşer, insanın maddi cephesini temsil ederken, insan, onun ahlaki ve bilinçli yönünü temsil eder. Beşer varoluşun zeminidir, insan ise bu varoluşun anlam kazandığı boyuttur.

Beşer – İnsan: Tekillik / Çoğulluk Meselesi

“Beşer” kelimesi Arapçada hem tekil hem çoğul olarak kullanılan bir isimdir. Yani form olarak değişmez. Bağlama göre tek bir kişiyi de, çoğulu da ifade edebilir. Bu yönüyle “beşer” kelimesinin ayrıca bir çoğul formu yoktur.

“İnsan” kelimesi ise tekildir. Bunun çoğulu marife olarak “en-nas” nekra olarak “ünas”tır. Buradaki önemli nokta şudur: “Nas” kelimesi, bazı sözlüklerin ifade ettiği ve zannedildiği gibi n-v-s kökünden gelmez/gelmiş olamaz. Aksine, “insan” kelimesinin çoğuludur. Ancak bu şekilde çoğul, klasik veya bilinen kalıplarla değil, kullanım sonucu oluşmuş bir yapıdır.

Kur’an’da bunun işareti açıktır:


-“enNas” kelimesi daima eliflamla marife olarak (en-nas) gelir.


-Nekre hâli ise “ünas” şeklindedir. Ve her zaman eliflamsızdır.

Bu durum, Nas kelimenin aslının ens /insan olduğunu, baştaki hemzenin telaffuzda düşmesiyle “ennas” şekline dönüştüğünü gösterir. Bu, Arapçada da az da olsa rastlanan bir olgudur ve dilin kullanım kolaylığıyla ilgilidir. Gramatik bir sebebi veya kuralı olmadan da bazen harflerin düşmesi her dilde olduğu gibi Arapça da nadir de olsa görülen bir durumdur. Nitekim “el-ilah” → “Allah” dönüşümünde de benzer bir süreç görülür.

Dolayısıyla

Beşer: Tekil–çoğul ayrımı olmayan, tür ismi gibi kullanılan bir kelimedir.

İnsan: Tekildir. Ünas onun çoğuludur, nekradır ve elünas→ennas olarak marifedir.

İns (إنس) kelimesi de ens ile aynı köktendir ve esasen zaten insan, ünas, nas gibi kelimelerin hangi kökten geldiğine en temel olacak kelime de budur. İns “insan türü”nü ifade eder. Ancak kullanım bakımından, tek bir bireyi değil, cin veya melek olmayan olarak insan türünü anlatır. Arapçada bazı kelimeler tekil olarak veya marife olarak kullanımda türü temsil edebilmesine rağmen bazı isimler tamamen türü ifade edecek şekilde olabilir. Örneğin “bir insan geldi” denildiğin tek bir bireyi ifade ederken, “insan konuşan bir varlıktır” dediğimiz de burada tekil bir isim kullanılsa da onu cins ya da tür manasında ifade ederiz. Ancak İns dediğimizde onun tek bir yönü vardır ve türün tamamını ifade eden ve türü ifade eden bir kelimedir. Bir ins geldi veya ins’ler geldi denilemez. Bu her kelimeye veya isimde görülen bir durum değildir.

Buna benzer olarak bakara örneği de Arapçadaki bu yapıyı açık biçimde gösterir. بَقَرَةٌ (bakaratün) kelimesi tekil olup “bir inek” anlamına gelir. Bunun çoğulu بَقَرَاتٌ (bakarātün) şeklindedir. Buna karşılık بَقَرٌ (bakarun) kelimesi tekil ya da çoğul bir bireyi değil, doğrudan sığır türünü ifade eder. Yine başka hayvanlar da buna benzer örnekler vardır ancak türe ait farklı bir ismin bulunması zorunlu olmadığı gibi, genellikle dilde türün ismi bağlamla o türün tekiline ve çoğuluna ait isimlerle ifade edilir. Ancak sadece türün ismi için kullanılan özel bir takım isimlerin de olduğu bilinmelidir.

Kur’an’da bu yüzden “ins ve cin” genelllikle birlikte geçer ve insanın türünü ifade eder.

Dolayısıyla:

Beşer → biyolojik yön

İnsan → birey, muhatap

İns → tür ismi (Kuran bağlamında cin veya melek dışı akıllı varlık)

Sadece kelimenin bu formu bile cin ifadesinden sembolik veya yabancı insan gruplarını ifade ettiğine dair saçma sapan yorumların reddine uygundur. Ancak bu tür iddialarda bulunan kişilerin ortak özelliği zaten “Sembolizmin Bataklığı” makalesinde de üzerinde durduğumuz gibi gramer kurallarını hiçe saymalarıdır.

Eğer, tür adı üzerinden o türe mensup bireyler veya topluluklar ifade edilmek istenirse, Arapçada bunun yolu nisbet (mensubiyet) ekinin kullanılmasıdır. Bu durumda türü ifade eden kelimeye “–iyy / –iyyun” yapısı getirilir. Nitekim ins kelimesi tür adı olduğundan, ondan doğrudan tekil veya çoğul üretilmez, bu mensubiyet yoluyla yapılır. Bu sebeple ins kökünden insiyyun (إِنْسِيّ) “ins türüne mensup olan birey”, çoğulu olarak da enâsiyyun (أُنَاسِيّ) kullanılır. Böylece “ins” bir tür olarak kalırken, o türe ait bireyler dilsel olarak mensubiyet yoluyla ifade edilmiş olur.

Esasında beşer ile insan arasındaki ayrım ve ins kökü üzerinden ortaya çıkan farklı kelimelerin anlam ilişkisi üzerine söylenebileceklerin özeti burada tamamlanmış olmaktadır. Beşer, insanın bedensel ve biyolojik yönünü, insan ise bilinç, sorumluluk ve muhataplık boyutunu ifade eder. Bu iki kavram arasındaki fark, yalnızca sözcük düzeyinde değil, Kur’an’ın insan tasavvurunun temelinde yer alan bir ayrımdır. Ancak bu çalışmanın amaçlarından biri bu ayrımın Kur’ân ayetlerinde nasıl karşılık bulduğunu, hangi bağlamlarda hangi kelimenin tercih edildiğini göstermektir. Bu nedenle bundan sonraki bölümde, Kur’ân’da geçen ayetler tek tek ele alınarak, beşer ve insan kavramlarının kullanımındaki anlam farkları somut örnekler üzerinden ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Bu noktada okuyucu özel bazı ayetlere bakabilir veya bu kadarıyla iktifa edebilir. Esasında makalenin konusu için birkaç ayet zikretmek yeterli olacaktı ancak meselemiz sadece iki kavram arasındaki farkı izah etmek değil, elimizden geldiğince ayetlerdeki tercihin sebepleri hakkında daha fazla incelemede bulunmaktır.

Ayet Örnekleri:

Ayetleri önce beşer sonra insan kelimeleri üzerinde mushaf sırasına göre inceledik. Ancak konumuz açısından benzer ayetler varsa açıklamada tekrara düşmemek için Mushaf sırasına denk gelen ayetin akabinde onu da sunduk.

BEŞER (Tüm ayetler):

Konuyla ilgili hakkında incelemesi yapılan ayetlerin okuyucu için daha kolay bulunması için ayet incelemesinde sıralama şu şekildedir.

Ali İmran, 47 / Meryem, 20 / Ali İmran, 79 / Maide, 18/ Enam, 91/ Hud, 27 / İbrahim 10-11 / İsra 93-94 /Kehf 110 / Enbiya 3 / Muminun 24, 33-34, 47 / Şuara 154, 186 / Yasin 15 / Fussilet 6 / Kamer, 24 / Tegabun 6, / Yusuf, 31/ Hicr, 28 / Sad, 71/ Nahl, 103/ Meryem, 17/ Meryem, 26/ Enbiya, 34/ Furkan, 54/ Rum, 20/ Şura, 51/ Müddesir, 25, 29, 31,36

Ali İmran, 47

قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(Meryem): “Rabbim! Bana bir beşer dokunmadığı halde benim nasıl bir çocuğum olabilir?” (Allah): İşte Allah böyle dilediğini yaratır. O bir işe karar verdiği zaman ona sadece ol, der, o da oluverir.(Ali İmran,47)

قَالَتْ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌ وَلَمْ اَكُ بَغِياًّ

(Meryem) dedi ki: Benim için bir oğlan çocuğu nasıl olabilir, bana herhangi bir beşer dokunmamış ve ben de iffetsiz de olmadığım halde?” (Meryem, 20)

Burada Meryem validemiz “insan” demiyor, özellikle beşer diyor. Çünkü bağlam biyolojik temas, yani bedensel ilişki üzerinedir. “messe” fiili zaten doğrudan fiziksel teması (Türkçedeki temas kelimesinin kökü de budur) ifade eder. Dolayısıyla bu temasın öznesi de bilinç, ahlak veya sorumluluk yönüyle değil, bedeniyle var olan insan, yani beşer olarak ifade edilir. Çünkü mucizevi olan şey biyolojik temas olmaksızın bir doğumun gerçekleşmesidir.

Ali İmran, 79

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ

Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği bir beşer için, insanlara Allah’ın berisinden bana kul olun demesi olacak şey değildir. Fakat öğretildiğiniz ve üzerinde çalıştığınız Kitab ile (sebebiyle), Rabbaniler (Rabbine tam teslim olanlar) olun, der. (Ali İmran, 79)

Burada “beşer” kelimesi özellikle seçilmiştir. Çünkü ayet, nübüvvet makamını beşeri varlık sınırları içinde konumlandırmakta ve bu sınırın aşılmasını kesin biçimde reddetmektedir. Allah’ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği bir beşerin, insanları kendisine kulluğa çağırması düşünülemez. Zira bu, beşerliğin ontolojik sınırlarını aşmak anlamına gelir. Beşer, yaratılmışlığı, bedenselliği ve mahluk oluşu itibarıyla kulluk konumundadır. İlahlık veya ilahi yetki iddiasının bu düzleme ait olamayacağını herkes kendi üzerinden bilebilir. Ayette dikkat çekici olan husus, resullüğün beşer üstü bir statüye yükseltilmemesi, aksine vahyin muhatabı olan bir insanın sorumluluğu olarak tanımlanmasıdır. Böylece Kur’an, hem Yahudi-Hristiyan geleneğinde görülen kutsallaştırılmış insan anlayışını hem de müşriklerin “beşer resul olamaz” itirazını aynı anda geçersiz kılar

Maide, 18

وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

Yahudi ve Hristiyanlar: “Biz Allah'ın çocukları ve sevgilileriyiz” dediler. Deki “O halde suçlarınız sebebiyle size neden azab ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattığı kimselerden beşersiniz.” O dilediğini bağışlar dilediğine azab eder, göklerin, yerin ve arasındakilerin de mülkü sadece O’nundur. Dönüş ancak O’nadır. (Maide, 18)

Yahudi ve Hristiyanlar kendilerini özel, seçilmiş, ilahi yakınlığa sahip bir konumda tanımlarken, Kur’an onların bu iddiasını beşer kelimesiyle kırar. Çünkü beşer, insanın ontolojik olarak yaratılmış, bedensel, sınırlı ve mahluk yönünü ifade eder. Onlara siz de diğer yarattığı kimselerden bir beşersiniz. Onlar gibisiniz.

Eğer burada “insan” denseydi, anlam daha çok akıl, bilinç, sorumluluk boyutuna kayardı. Oysa ayetin maksadı bu değildir. Burada vurgulanan şey şudur: “Siz de diğerleri gibi yaratılmış varlıklarsınız, ilahiliğe, tanrısal yakınlığa dair hiçbir ayrıcalığınız yoktur.” Bu yüzden ayette özellikle “beşer” kelimesi seçilmiştir.

Enam, 91

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ٓ اِذْ قَالُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ عَلٰى بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ مَنْ اَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذ۪ي جَٓاءَ بِه۪ مُوسٰى نُوراً وَهُدًى لِلنَّاسِ تَجْعَلُونَهُ قَرَاط۪يسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَث۪يراًۚ وَعُلِّمْتُمْ مَا لَمْ تَعْلَمُٓوا اَنْتُمْ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬كُمْۜ قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

“Allah herhangi bir beşere bir şey indirmedi” demekle, Allah’a, O’nun hak ettiği biçimde, gereken önemi vermediler. De ki: “Musa’nın insanlar için nur ve klavuz olarak getirdiği, sizin de onu kağıtlara geçirip açıkladığınız ama çoğunu gizlediğiniz, sizin ve atalarınızın bilmediği şeylerle öğretildiğiniz, o kitabı kim indirdi?” “Allah!” de ve onları içine oynayadurdukları bataklıkta bırak! (Enam, 91)

Ayetin merkez cümlesi ve bizim de odak cümlemiz şudur.

مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِنْ شَيْءٍ
“Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi”

Burada özellikle “beşer” kelimesinin kullanılması tesadüf değildir. Çünkü inkarcıların temel iddiası şudur: Allah, beşer gibi bir varlıkla konuşmaz, ona vahiy indirmez. Beşer; yiyen, içen, doğan, ölen, bedensel ve sınırlı bir varlıktır. Onlara göre böyle bir varlığa, ilahi hitap yakışmaz.

Ayette dikkat çekici olan böyle bir sözü Yahudilerden birilerinin nasıl söylemesinin mümkün olmasıdır?

Burada tarih boyunca işin bu kısmını bir takım rivayetlerle izah edilmeye çalışılsa da, izahı becerilememiştir. Zira bu Yahudilerin ve Hristiyanların vahiy telakkisinin iyi anlaşılmamasından kaynaklıdır.

Buradaki yaklaşım, modern dönemde benzer bir dil ve kavramsal çerçeveyle Müslümanlar (?) arasında da üretilmiştir. Özellikle Fazlur Rahman ve Türkiye’de onun çizgisini sürdüren bazı isimler (örneğin Mustafa Öztürk), vahyi Allah’tan gelen lafzi bir hitap olarak değil, tarihsel bağlam içinde peygamberin bilincinde oluşan bir anlam süreci olarak yorumlamaktadır. Bu anlayışa göre ilahi olan “mana”dır veya sadece dönemin şartlarını iyileştirme maksadına matuftur. Lafız ise bütünüyle beşeridir ve tarihseldir. Böylece Allah’ın bir beşere doğrudan bir kelam indirmesi reddedilmiş olur.

Muhammed (as) ve Kuran ise her şeyiyle Kuranın Allah’tan olduğunu ifade eder. Onlar da buna karşı “Allah herhangi bir beşere bir şey indirmedi” demişlerdir. Ve halen bunun benzerini ehli kitap söylemeye devam etmektedir.

En‘âm 91’de kınanan tutumun bu olduğunu düşünüyoruz. Allah’ın kelâmını, beşeri idrak ve ifade sınırlarına hapseden bir yaklaşımdır. Nitekim ayetin muhatapları olan Yahudilerde de bu düşünceler tarihten beri vardır ve görülür. Onlar kutsal kitapların mana veya ilham boyutuyla Tanrısal, ancak sözlerin ve kelimelerin beşeri olduğuna inanırlar. Aynı düşünce Hristiyanlar da ve inandıkları muharref İncil için de geçerlidir. Bu yönüyle onların kutsal metinleri, vahyin lafzi olarak gelmiş ve korunmuş bir hitabı değil, bizdeki hadis ve siyer külliyatına benzer biçimde insan eliyle aktarılmış anlatımlarında öte değildir.

Hud, 27 // İbrahim 10-11 // İsra 93-94 // Kehf 110 // Enbiya 3 // Muminun 24, 33-34, 47 / Şuara 154, 186 // Yasin 15 / Fussilet 6 // Kamer, 24 // Tegabun 6

فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَراً مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذ۪ينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِۚ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِب۪ينَ

Ve kavminden ileri gelen kafirler: “biz seni ancak bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz ve sana ancak aklı kıt olan aşağı kimselerden başkasının tabi olmadığını görüyoruz. Ve senin bizim üzerimizde bir üstünlüğünü görmüyoruz. Bilakis biz senin yalancı olduğunu zannediyoruz.” (Hud, 27)

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

Resulleri “Allah hakkında şek mi var? O göklerin ve yerin yaratıcısıdır (Fatır). O sizi günahlarından bağışlanmaya ve sizi belli bir süreye kadar ertelemeye çağırıyor” dediler. Onlar: “Siz bizim gibi bir beşerden başka bir değilsiniz, bizi babalarımızın taptıkları şeylerden engellemek istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil/sultan getirin” dediler. (İbrahim, 10)

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Resulleri onlara biz ancak sizin gibi bir beşeriz. Fakat Allah kullarından dilediğine lutfeder. Bizim için Allah’ın izni dışında bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler ancak ve ancak Allah’ı vekil edinsinler.” (İbrahim, 11)

اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟

“Veya mücevherden bir evin oluncaya ya da göğe yükselinceye kadar (sana inanmayız). Bize, okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar yükselmene de inanmayacağız!” De ki: “Rabbim yücedir(Subhandır). Ben resul bir beşerden başka bir şey miyim?!” (İsra,93)

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً

İnsanlara, kendilerine gelen hidayete iman etmelerine ancak “Allah bir beşeri mi resul olarak gönderdi?” demelerinden başka bir şey mani olmadı. (İsra,94)

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً

De ki: “Ben sadece sizin benzeriniz bir beşerim. Ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, salih amel işlesin ve kullukta ona hiç kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110)

لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ

Kalpleri eğlence halinde…ve o zalimler kendi aralarında gizlice: “Bu sizin gibi bir beşerden başka bir şey mi? Göz göre göre sihre mi kapılıyorsunuz”(Enbiya,3)

فَقَالَ الْمَلَؤُا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يُر۪يدُ اَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةًۚ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا ف۪ٓي اٰبَٓائِنَا الْاَوَّل۪ينَۚ

Ve kavminden kafirlik eden ileri gelenler dedi ki: “Bu sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil. Sizin üzerinizde üstünlük kurmak istiyor. Eğer Allah dileseydi bir takım melekler gönderirdi. Biz böyle şeyi önceki atalarımızdan da işitmedik.”(Muminun, 24)

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ الْاٰخِرَةِ وَاَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ مَا هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۙ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ

Kavminden kafirlik eden ve ahiretle karşılaşmayı yalan sayan, dünya hayatında kendisine geniş imkan verdiğimiz ileri gelenler: “Bu sizin gibi bir beşerden başka bir şey değil, sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor”dediler. (Muminun, 33)

وَلَئِنْ اَطَعْتُمْ بَشَراً مِثْلَكُمْ اِنَّكُمْ اِذاً لَخَاسِرُونَ

“ve eğer sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, kesinlikle siz, o zaman hüsrana uğrayan kimselersiniz.” (Muminun, 34)

فَقَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَۚ

Ve dediler ki: “Kavmi bize kölelik ettiği halde bizim gibi iki beşere mi inanacağız.” (Muminun, 47)

مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

“Sen bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Haydi bir ayet (mucize) getir eğer doğru söyleyenlerdensen.” (Şuara, 154)

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ

Sen bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Ve biz kesinlikle senin yalancılardan olduğunu zannediyoruz. (Şuara, 186)

قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ

Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz, Rahman herhangi bir şey indirmiş değil. Siz ancak yalan söylüyorsunuz” dediler. (Yasin, 15)

قُلْ اِنَّـمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّـمَٓا اِلٰهُـكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَق۪يمُٓوا اِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُۜ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِك۪ينَۙ

De ki: Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana sadece ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. O’na yönelin, ondan bağışlanma dileyin. Yazıklar olsun müşriklere! (Fussilet, 6)

فَقَالُٓوا اَبَشَراً مِنَّا وَاحِداً نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

Ve dediler ki:“Bizden bir beşere mi tabi olacağız? Şüphesiz biz o zaman sapkınlık ve delilik içindeyiz (demektir)” (Kamer, 24)

ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُٓوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَاۘ فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ

…Bu, resulleri onlara beyyinelerle geldiğinde ve onların da “Bir beşer mi bizi doğru yola ulaştıracak” demeleri, inkar etmeleri ve sırt dönmeleri sebebiyledir. Allah’ınsa ihtiyacı yoktu. Allah ihtiyacı olmayan (Ganiyy) ve her türlü övgüye layık olandır(Hamid). (Tegabun, 6)

Yukarıda zikredilen bütün ayetlerde ortak bir vurgu açık biçimde görülür: “beşer” kavramı, insanın bedensel, biyolojik ve doğal varoluşunu ifade eden bir çerçevede kullanılmaktadır. Bu ayetlerde inkarcıların itiraz noktası, resullerin ahlakı, mesajı ya da akli tutarlılığı değildir. Onların bizim gibi yiyip içen, bizim gibi yaşayan bir beşer olmalarıdır. Nitekim “siz de bizim gibi bir beşersiniz”, “yediğimizden yiyor, içtiğimizden içiyor”, “bizim gibi bir beşeri nasıl Allah gönderir?” ifadeleri, bu zihniyetin ortak refleksini yansıtır. Onlara göre ilahi mesaj, ancak beşeri sınırların ötesinde, doğaüstü bir varlıktan —melekten ya da maddi gerçekliğin dışında bir güçten— gelmeliydi. Bu yüzden resullerin beşer oluşu, mesajın kabul edilebilirliğine engel sayılmıştır.

Bu bağlamda resullerin “biz de sizin gibi bir beşeriz” demeleri, kendilerini sıradanlaştırmak değil, muhataplarının yanlış beklentisini tashih etmektir. Çünkü inkarcılar, resullerin getirdiği mesajı reddederken asıl itirazlarını vahyin içeriğine değil, onu getirenin beşer oluşuna yöneltmektedirler. “Bizim gibi yiyen, içen, çarşıda gezen birinin Allah’tan elçi olması mümkün değildir” düşüncesi, onların zihninde temel engel veya bahanedir. Bu yüzden resuller, defalarca ve ısrarla şunu vurgularlar: Biz de sizin gibi bir beşeriz; biyolojik, fiziksel, yaratılmışlık bakımından sizden farklı değiliz. Aramızdaki tek fark, bize vahyedilmiş olmasıdır. Yani fark ontolojik değil, görevle alakalı. Esasında bu grupta verilen ayetler bile başlı başına insan yerine neden beşer denildiğini anlatıyor ancak biz elimizden geldiğince herhangi bir kapalı nokta kalmasın diye daha fazla ayet incelemesi yapacağız. Kuran hiçbir ayette Resuller veya muhatap oldukları inkarcılar bu konuyla alakalı konuşmalarda “insan” lafzını kullanmamıştır. Çünkü ahlaki, sorumluluk ve bilinç düzeyi bakımından Resul ile kafirler arasında dağlar kadar fark vardır, beşer olarak onlar gibidir ancak insan olarak kıyas edilemez.

Yusuf, 31

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ

Derken (kadın) onların tuzaklarını işitince, onlara (davet için birini) gönderdi. Onlar için yaslanma yeri hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. Ve (Yusuf’a) çık karşılarına dedi. Derken onlar onu (Yusuf’u) görünce gözlerinde büyüttüler ve ellerini doğradılar. “Allah’ı tenzih ederiz, bu bir beşer değil, bu olsa olsa ancak bir kerim bir melektir” dediler. (Yusuf,31)

Bu ayet de “beşer” kavramının Kur’an’daki anlam alanını son derece çarpıcı biçimde sunar. Yusuf kıssasında kadınların “Bu bir beşer değildir!” demeleri, onun ilahi ya da meleki bir varlık olduğu inancından değil, tam aksine, beşere yükledikleri fiziksel sınırlılığın bu derece güzellikle bağdaşmadığını düşünmelerinden kaynaklı bir mübalağa ifadesidir. Yani burada “beşer” kelimesi, yine biyolojik, bedensel, arzulara tabi, sıradan insan doğasını ifade eder. Onların gözünde Yusuf, dış görünüşünde bu beşeri ölçülerin ötesinde bir estetik sergilediği için “beşer olamaz” denmiştir. Böylece Kur’an, “beşer” kavramını bir kez daha açık biçimde tanımlar. Beşer; yiyen, içen, arzulayan, bedeniyle var olan ve bu yönüyle sınırları bulunan biyolojik bir varlıktır. Yusuf’un güzelliği karşısında söylenen bu söz, onun ilahi ya da meleki oluşunu değil, tam aksine beşerlik algısının sınırlarının oradaki kadınların gözünden, zorlandığını gösterir.

Yusuf kıssasında, mesela Yusuf'u bir yardım yaparken veya ahlaki bir meziyetine tanık olarak kadınlar görselerdi ve karşımızda böyle bir bağlam bulunsaydı bu durumda sözün şöyle olmasını beklerdik "bu bir insan değil olsa olsa kerim bir melek". Çünkü bağlam beşerliğe değil insaniyete ait bir durum olurdu.

Hicr, 28

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍ

Hani Rabbin Meleklere: “Şüphesiz ben, (kökeni) yıllanmış (çok uzun süre beklemiş belki binlerce yıl) bir balçıktan (üst kısmı) kurumuş (suların çekilmesiyle) bir beşer yaratıcıyım” demişti. (Hicr, 28)

اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ ط۪ينٍ

Hani Rabbin Meleklere: “Şüphesiz ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım” demişti. (Sad, 71)

Bu ayetler, “beşer” kavramının Kur’an’daki ontolojik çerçevesini en açık biçimde ortaya koyan ayetlerdendir. Burada insanın yaratılışı özellikle “beşer” kelimesiyle ifade edilir, çünkü anlatılan şey, insanın biyolojik ve maddi kökenidir. “Salsal / hame’in mesnûn ve Tıyn, ifadeleri, insanın topraktan, balçıktan, çamurdan, zamanla şekillenmiş maddi bir yapıdan yaratıldığını vurgular. Yani beşer, ruh üflenmeden önceki haliyle, tamamen fiziksel bir varoluşu temsil eder. Bu yönüyle beşer; yiyen, içen, bedeni olan, zamana ve tabiata bağlı bir varlıktır. Ayette meleklerin muhatap alınması da çok önemlidir. Zira Allah bunu doğrudan bize haber şeklinde değil, melekleri karşısına alarak bu sözü onlara söylemesi de çok önemlidir.

Bu ayette yapılan çok ciddi hatalardan biri de bunun göz ardı edilmesi, meleklerin bahsi geçen varlığı sanki ilk defa işitiyor gibi anlaşılmasıdır. Halbuki bu sözün söylenebileceği muhataplar beşer kavramına yabancı olmadıkları, beşer türünü zaten bildikleri bellidir. İleride ele değineceğimiz gibi Hicr 28 ayetinin birkaç ayet öncesinde Allah insanı yaratmasından ve daha önce de cinleri yaratmasından bahsetmişti. Bu ayette ise insanın yaratılmasını yani akıllı, iradeli, bilinç sahibi bu varlığın sahneye çıkışının, beşeriyetten nasıl başladığını ifade etmektedir. Bu ayetten sonraki ifadelerden meleklerin artık bu beşerin önceki bildiğiniz beşer gibi olmayacağını ve ona karşı tutumun da yeni bir durum ortaya çıkaracağını meleklere, Allah haber vermektedir. Buradaki vurgu, yeni yaratılacak varlığın artık bildiğiniz sıradan bir biyolojik varlık olmayacağı, bilakis bilinen beşer yapısının ötesine taşınacağı yönündedir. Nitekim ayetin devamında bu beşerin “tesviye” edilmesi ve kendisine “ruh üflenmesi”, onu önceki ve diğer beşeri varoluş biçimlerinden ayıran temel dönüşüm olarak sunulur.

Nahl, 103

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ

Elbette biz onların ona bir beşer öğretiyor dediklerini biliyoruz. İddia ederek saptıkları kimsenin lisanı acemiyyundur (yabancıdır). Halbuki bu (Kuran), apaçık arapça bir lisandır. (Nahl, 103)

Burada inkarcıların iddiası şudur: Kur’an’ın kaynağı ilahî değildir; onu bir beşer öğretmektedir. Dikkat edilirse buradaki farklı suçlama, “Muhammed uyduruyor” şeklinde kaba bir inkar değildir. Daha inceltilmiş bir iddiadır: Vahiy falan yoktur, bu sözler beşeri bir aktarımdır. Ayet ise bu iddiayı iki yönden boşa çıkarır. Birincisi, işaret edilen kişinin dili “a‘cemi”dir; yani Arapça değildir. Oysa Kur’an, “lisanun ‘arabiyyun mubin”dir: yapısı, üslubu, iç tutarlılığı ve anlam örgüsüyle açık, fasih ve özgün bir Arapçadır. Bu, metnin herhangi bir beşeri öğretiden devşirilmediğini gösterir. Nitekim onlar başka ayetlerde de istersek biz de bunun gibisini söyleriz, bu bir beşer sözüdür, şeklinde ifadeleri vardır. Sözün beşere nispet edilmesi sözün kapasite, potansiyel olarak sınırlılıklarını ifade etmek bakımından daha vurguludur. Dolayısıyla mesele yalnızca “kim söyledi” meselesi değildir, “nasıl bir söz” olduğu meselesidir. Beşere ait her söz onun kapasite ve algılarının ötesine geçemeyeceğini ifade etmek bakımından daha vurguludur.

Meryem, 17

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَاباً فَاَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِياًّ

Ve onların berisinden bir hicap edindi (kendine özel bir yere çekildi). Bunun üzerine ruhumuzu (ruhul kudus veya Cibril) ona gönderdik. O, ona (Meryem’e) düzgün bir beşer olarak göründü. (Meryem, 17)

Esasında bu ayet bile tek başına tüm konuyu özetlemeye yetecek sadeliktedir. Çünkü burada Cebrail’in Meryem’e “beşer suretinde” görünmesi, beşer kelimesinin fiziki, algılanabilir bir formda tecelli etmesi anlamına gelir. Yani melek, hakikatte melekliğini kaybetmez, fakat algılanabilir olmak için beşeri bir surete bürünür. Bu, “beşer” kavramının Kur’an’daki işlevini çok net biçimde ortaya koyar. Beşer, biyolojik–duyusal düzeyde algılanabilir varlık formudur. Meryem 17’deki sahne bu yüzden son derece öğreticidir. Melek, insanlaşmaz, sadece insan biçiminde görünür.

Meryem, 26

فَكُل۪ي وَاشْرَب۪ي وَقَرّ۪ي عَيْناًۚ فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَداًۙ فَقُول۪ٓي اِنّ۪ي نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْماً فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِياًّۚ

O halde ye, iç gözün aydın olsun. Eğer bir beşer görürsen de ki: “Ben bugün Rahman’a oruç adadım, bu yüzden hiçbir inse mensup kişiyle (insiyyan) konuşmayacağım”. (Meryem, 26)

Kur’an’ın her bir kelimeyi adeta atom saati hassasiyetiyle seçtiğini gösteren ayetlerden biri de budur. Ayette, “bir beşer görürsen…” denilmesi ve ardından “bugün hiçbir insi ile konuşmayacağım” ifadesinin kullanılması son derece dikkat çekicidir. Bu bilinçli kelime tercihi, Kur’an’ın dilindeki derinliği ve çok katmanlı anlatımı açıkça ortaya koyar. Nitekim Meryem suresinin her ayet sonunda görülen ahenk, sadece estetik bir unsur değil, anlamı en iyi ifade eden söz dizimindeki hassasiyettir. Aynı anda pek çok muhteşem özelliklere sahiptir Kuran.

Burada önce “beşer” ifadesinin gelmesi son derece yerinde ve beklenen bir kelime seçimidir. Çünkü beşer, görülebilen, fiziki varlığı olan, duyularla algılanan varlığı ifade eder. Meryem’in karşısına çıkan şey de dışarıdan bakıldığında görülebilen bir surettir. Bu nedenle “bir beşer görürsen” ifadesi, bağlama tam oturur. Ancak ayetin devamında neden tekrar “beşer” denmemiş, bunun yerine “insiyyen” (ins’e mensup biri) ifadesi tercih edilmiştir? İşte burada Kur’an’ın kelime seçimindeki ince hikmet ortaya çıkar.

Çünkü Meryem, Allah’ın gözetimi altında, meleklerle ve Rabbiyle iletişim halinde olan biriydi. Normal şartlarda bir kimse, “Rahman’a oruç adadım, kimseyle konuşmayacağım” derdi. Fakat ayette bu şekilde genel bir ifade kullanılmaz. Aksine, “hiçbir ins ile konuşmayacağım” denir. Bu ifade, konuşmama yasağını yalnızca ins türüyle sınırlar. Böylece, beşer suretinde görünen fakat ins kategorisine girmeyen varlıklarla —yani meleklerle— iletişimin bu yasağın dışında kaldığına işaret edilir.

Bu ince fark, hem Meryem’in durumunu en doğru biçimde ifade eder hem de muhatapta doğal bir sonuç doğurur: “Demek ki bu kişi, insan olmayan biriyle iletişim halindedir.” Böylece ayet, hiçbir şeyi açıkça söylemeden, muhatabın zihninde hakikate kapı aralar.

Sonuç olarak bu ayet, Kur’an’ın yalnızca mesaj değil, kelime, ses tonları ve estetik, kelime seçimi ve yapı bakımından da nasıl kusursuz bir bütünlük sergilediğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir.

Enbiya, 34

وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَۜ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ

Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar kalıcı mı olacak? (Enbiya, 34)

“Biz senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük/huld vermedik” ifadesi, ölüm olgusunun beşere ait biyolojik bir gerçeklik olduğunu vurgular. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yine “insan” değil özellikle “beşer” kelimesinin tercih edilmesidir. Çünkü konu iman, inkâr ya da ahlâk değil, bedenle, fanilikle ve biyolojik sona erişle ilgilidir. Beşer, yiyen, içen, yaşlanan ve nihayet ölen bir varlıktır.

Furkan, 54

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً

O, (köken olarak) sudan bir beşer yaratandır. Ve onu nesep (bir soya bağlı) ve sıhriyet (evlilik yoluyla akrabalık) haline getirdi. Rabbin Kadirdir (her şeye gücü yeten ve ölçü koyan). (Furkan, 54)

Bu ayet de “beşer” kavramının Kur’an’daki anlam çerçevesini tamamlayan temel halkalardan biridir. Burada beşer, yalnızca biyolojik bir varlık olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkiler ağı içinde konumlanan bir varlık olarak da tanımlanır. “Sudan bir beşer yaratmak” ifadesi, insanın maddi kökenine işaret ederken, hemen ardından gelen “nesep ve sıhr” vurgusu, bu biyolojik varlığın sosyal yapıya dönüşmesini ifade eder. Yani beşer, yalnızca yiyen, içen, üreyen bir organizma değildir, aynı zamanda soy, akrabalık, evlilik ve toplumsal bağlar yoluyla sosyal hale gelen, insanlık düzenine taşınan bir varlıktır.

Burada dikkat çekici olan husus, ayetin yine “insan” değil “beşer” kavramını tercih etmesidir. Çünkü anlatılan şey ahlaki bilinç, iman veya sorumluluk değil, biyolojik köken, bedensel devamlılık ve toplumsal örgütlenmenin doğal temelleridir. Nesep ve sıhriyet, insanın biyolojik varlığının sosyal bir yapıya dönüşmesinin zorunlu sebepleridir.

Rum, 20

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ

Ve sizi (köken olarak) topraktan yaratması da O’nun ayetlerindendir. Bir zaman sonra siz sağa sola yayılan/dağılan bir beşer oldunuz.(Rum, 20)

“Sizi topraktan yaratması” ifadesiyle insanın yine maddi kökenine, yani fiziksel varoluşunun başlangıcına işaret ederken, hemen ardından gelen “sonra bir beşer olarak (yeryüzüne) yayılmanız” ifadesi, bu maddi kökenden türeyen canlılığın çoğalma, hareket etme ve yeryüzünü doldurma sürecini anlatır. Burada da özellikle beşer kelimesinin seçilmesi tesadüf değildir. Çünkü anlatılan şey bilinç, ahlak ya da iman değil, biyolojik varoluşun dinamizmi, bedensel çoğalma ve yeryüzüne dağılma sürecidir. İnsan, burada henüz ahlaki sorumluluk sahibi bir “insan” olarak değil, çoğalan, yayılan, hareket eden bir tür olarak ele alınır. Ayet, beşerin topraktan başlayarak çok uzun bir zaman sonra yeryüzüne yayılan canlı bir varlık haline gelişini, Allah’ın ayetlerinden biri olarak sunar.

Şura, 51

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْياً اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِـاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَك۪يمٌ

Allah’ın bir beşerle konuşması ancak vahiyle, perde gerisinden ve kendisine bir elçi göndererek kendi izniyle vahyetmesi sureti dışında olması mümkün değildir. Şüphesiz O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura, 51)

Bu ayette de özellikle “beşer” kelimesinin seçilmiş olması son derece anlamlıdır. Çünkü konu, insanın ahlaki yönü, iradesi ya da bilinç kapasitesi değil, yaratılmış bir varlık olarak Allah ile doğrudan temas sınırıdır. Ayet, Allah ile beşer arasındaki ilişkinin mahiyetini belirlerken, beşerin ontolojik konumunu esas alır. Beşer, doğrudan ilahi hakikati kuşatabilecek veya alabilecek bir varlık değildir. Bu yüzden Allah’ın konuşması ancak üç yolla gerçekleşir: vahiy, perde gerisinden hitap (ses var görüntü yok) veya bir elçi aracılığıyla. Yani iletişim doğrudan değil, daima bir aracılık ve sınır üzerinden olur. Bu nedenle Allah’ın kelamı, beşeri idrakle uyumlu bir forma indirgenerek ulaştırılır.

Müddesir, 25, 29, 31,36

اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ

Bu ancak (olsa olsa) beşer sözüdür. (Müddesir, 25)

İnkarcılar, vahyi reddederken onu ahlaki ya da fikri olarak değil, ontolojik düzeyde de aşağı çekmek isterler. Yani sorun, sözün içeriğinde değil, kaynağındadır. Onlara göre bu söz, ilahî olmaya elverişli olmayan bir varlıktan sadır olmuştur. Sözün beşere nispet edilmesi, sözün kapasite, potansiyel olarak sınırlılıklarını ifade etmek bakımından daha vurguludur. Bu bir insan sözü de denilebilirdi ancak bu beşer sözü demek kadar sözü aşağılayıcı olmazdı. Çünkü nice insan sözü vardır ki insaniyyet alanında olsa da zirvelerde gezebilir. Ancak bir söze beşer sözü denildiğinde onun hatalarla malul ve sıradan bir söz olmasını, sözün beşerin kapasite bilgisiyle orantılı olduğunu ifade etmek bakımdan daha vurguludur.

لَـوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِۚ

Deri için kavurudur. (Müddesir, 29)

Bu ayet hakkında son dönemde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ancak burada maksadımız buna deri mi yok beşer anlamı verip de levvahatün ifadesine uyarı, aydınlatıcı gibi manalar mı verilmesi gerekir şeklinde bir tartışmaya girmek istemiyoruz. Zira amacımız neden beşer kelimesinin tercih edildiği üzerinde kısaca not düşmektir. Öncelikle sakar kelimesinin cehennemi ifade ettiği üzerinden ve dolayısıyla da burada ister deri manası olsun ister deriden teşekkül eden beşer olsun ve isterse beşer için gerçekleri gösterici manada olsun bağlamın Müddesir 25 ile sıkı bir ilişkisi vardır. Hemen az önceki kafir, kuran için bu ancak bir beşer sözüdür demişti ve onun Sekara sürükleneceğinden bahsedildi işte bu sekar o kafirin sardıralacağı sekardır. Beşer için yani deri için çok yakıcıdır. Burada görüleceği üzere kafirin kuran hakkında yaptığı ithamın sonuçları kullandığı kelime üzerinden nasıl tezahür edecek ona bu gösterilecektir.

وَمَا جَعَلْنَٓا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَـفَرُواۙ لِيَسْتَيْقِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ا۪يمَاناً وَلَا يَرْتَابَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ وَلِيَقُولَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْـكَافِرُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَـهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟

Biz ateş sahiplerini ancak bir takım meleklerden kıldık. Onların sayısını da kafirler için bir imtihan yaptık ki bununla kendilerine kitap verilenler yakine kavuşsun ve iman edenlerin de imanı arttsın. Ve kendilerine kitap verilenler ve müminler şüphe duymasın. Kalplerinde maraz olanlar ve kafirler de Allah bununla misal olarak neyi murad ediyor desin. İşte böyle Allah dilediğini şaşırtır/saptırır dilediğine de hidayet eder. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Ve bu ancak beşer için bir öğüt/ hatırlatmadır. (Müddesir, 31)

نَذ۪يراً لِلْبَشَرِۙ

…Beşer için uyarı olarak (Müddesir, 36)

Bu ayetlerin tam anlamıyla ne ifade ettiği konusundan öte biz yine konumuz açısından tercih edilen beşer kelimesinin sebebi olarak şunları söyleyebiliriz. 25. Ayette kafir kişi, kuran için bu bir beşer sözüdür dedi, ardından o kafirin sekara atılacağından ve 29. ayette beşer için kavurucu bir ateş olduğundan bahsedildi. Bu ateşin başında ise 19 adet melek olduğundan ve onların sayısı hakkında bir takım sebepler zikredildikten sonra bunların beşer için bir hatırlatma ve öğüt olduğundan bahsedildi. Ve son olarak yine 36. Ayette beşer için uyarıcı olduğunu ifade etti. Dolayısıyla suredeki söz dizimi kelime tercihlerinin beşer üzerinden döndüğünü ifade edebiliriz. Kuran’a beşer sözü diyen kafirden sekardaki beşer için yakıcı ateşten sonra kuranın beşer için öğüt ve hatırlatma olduğunun ifade edilmesi sözdeki uyum ve ahengi ifade ediyor.

Beşer, kendi varlığı için can yakıcı bir azabtan korunmak istiyorsa bu öğütleri ve uyarıları dikkate almak zorundadır.

İNSAN (Tüm ayetler): Konunun beşerle ilgili incelediğimiz tüm ayetlerden sonra insan için gelen ayetleri 3 gruba ayırabiliriz.

Birinci grup ayetler insanın ahlaki ve sorumluluk yönünden bahseden, iman eden ve salih amel işleyenler dışında olanların kınandığı, azarlandığı yapıdaki ayetler.

İkinci grup ayetler insanın genel doğasından ahlaki ve bilişsel durumundan, sorumluluk yüklenmesinden bahseden ayetler.

Üçüncü grupta ise yaratılışından, yaratılış kökeninden ve sürecinden bahseden ayetler ki bunlar da temel mesaj had bildirme, şükran duygusunun meydana gelmesi gibi unsurlardır. Biz bu ayetleri sadece atıfla zikredeceğiz.

Yazının boyutunu okuyucu için de bıktırıcı hale getirmemek için sadece ilgili ayetlere kısa kısa atıfla değerlendirme yapıp geçeceğiz.

İnsan kavramının tercih edilmesi yukarıda pek çok kez ifade edildiği gibi ruhi durumunu ifade etmesi açısından önemlidir. Nisa 28. Ayette Allah insan üzerine düşen sorumluluğu hafifletmek istiyor çünkü o hem bedenen hem de ruhi yönden zayıftır ve bunun bilincinde olması gerekir.

İnsana bir zarar dokunduğunda hemen Allaha dua ederken, zarar ortadan kalktığında sanki dua eden kendisi değilmiş gibi geçip gider. (Yunus, 12)

Yine aynı insan, bir rahmetin kendisinden kesilmesi sonrası, hemen umudu kesilmiş bir nanköre dönüşme potansiyeli vardır. (Hud, 9)

Şeytan insan için düşmandır. Kafire de mümine de düşmandır. Kafire dost görünen bir düşmandır ve sonunda onu ateşe götüren, dost görünen azılı bir düşmanken, müminlerin ise ayağını kaydırmaya, hased ve çekememezliğe sürükleyen bir düşmandır. (Yusuf, 5)

İnsan gerçekten çok zalim ve çok nankördür, iman eden ve salih amel işleyenler hariçtir tabiki. (İbrahim, 34)

İnsan beşeriyetten gelmiştir. Balçıktan çamurdan yaratılmıştır. Kendisine ruh üflenmesiyle bilinç ve irade sahibi bir varlık olmuştur. (Hicr, 26).

İnsan bir nutfeden, bir yumurta hücresi ve spermden yaratıldığına bakmıyor da Allah’a karşı apaçık bir hasım kesilme hadsizliği yapabiliyor. (Nahl, 4)

İnsan şerri için de hayrı için de dua edebilir çünkü o çok acelecidiri, bir şeyin hemen olmasını ister, bilmez ki belki de istediği şeyde şer vardır. (İsra, 11)

Her insan ameli boynuna geçirilmiştir ve bunun hesabını verecektir. (isra, 13)

Şeytan insana apaçık düşmandır yine, onların arasını bozmak, ona çirkin sözler söyletmek ister. (İsra, 53)

İnsan çok nankördür. Allah’a dar zamanda dua eder, Allah onu kurtarınca da Allah’tan yüz çevirir. (İsra, 67)

İnsana nimet verilince şımarır, nimet çekildiği zaman da umutsuz hale gelir. (İsra, 83)

İnsan çok cimridir. Rabbinin hazineleri yanında olsa azalır, tükenir endişesi taşır. (İsra, 100)

İnsan çok tartışmacıdır. Her türlü belgeyi delili göstersen yine inadından tartışmaya, kendini haklı göstermeye çalışır. (Kehf,54)

İnsan, öldüğümüz zaman tekrar mı hayat bulacağız diye inkarla sorar. Bilmez mi ki hiçbir şey değilken bu hale getirdi Allah onu. (Meryem, 66-67)

İnsan adeta aceleden yaratılmıştır. Ama acele etmesine gerek yok Allah’ın ayetlerine tanık olacaktır. Er veya geç bunları görecektir. (Enbiya, 37)

İnsana Allah hayat vermiştir, onu öldürecek ve tekrar hayat verecektir. Tüm delillere rağmen insan Allah’a karşı çok nankördür. (Hac, 66)

İnsan çamurdan yaratılmıştır. Aşama aşama şu hale gelmiştir. Ve sonunda bir hesap olacaktır (Muminun, 12)

Şeytan insanı yapayalnız bırakır. Onu saptıran cin ve ins şeytanlar işin sonunda sanki onunla birlikte değilmiş gibi, onun yüzüne bile bakmazlar. (Furkan, 29)

Allah, insana anne babasına iyilikte bulunmayı devamlı, tarih boyuna emretmiştir. Sadece onların şirk emrine ve Allah’ın emirlerine aykırı olan şeylerde itaat edilmez. (Ankebut, 8)

Yine insana anne babasına şükran duyması hep emredilmiştir. Hele ki anası onu ne zorluklarla taşıdı ve doğurdu (Lukman, 14)

Allah insanı en başta bir çamurdan, evire çevire, dönüştüre dönüştüre yarattı, kendisine ruh üfledi bilinç kazandırdı. Nereden nereye geldi ama sonra inkar ederek o şunu dedi: “toprak olup yeryüzünde kaybolup gittikten sonra mı yeniden mi yaratılacağız?” (Secde, 7-10)

İnsan çok cahil, dağların bile yüklenmekten kaçınacağı kadar ağır bir sorumluluk altında olduğunun nasıl farkına varmaz. Kendisine verilen kıymeti nasıl idrak edemez (Ahzab, 72)

Yoksa insan yaratıldığı şeyi görmüyor mu da Rabbine karşı isyancı, hasım bir tutum takınıyor (Yasin, 77)

İnsana bir zarar geldiğinde yine rabbine dua eder. Sonra Allah ona verdiği nimeti hemen unutur. Bir de tutup bu bana ilmim sayesinde verildi diyerek kendine mal eder, böbürlenir (Zumer, 8, 49)

İnsan, kendisi için hayrı istemekte hiç usanmaz yorulmaz, ama şer dokundu mu da hemen ye’se düşer. Nimet verilince ahireti de inkar etmeye başlar, bir ihtimal ahiret olsa bile orada da bu dünyadaki gibi rahat ederim diye düşünür. (Fussilet 49,50,51)

İnsan Rabbinden gelen bir ikram olunca hemen mutlu olur ama kendi yaptıkları yüzünden başına bir kötülük gelince Rabbini suçlar, nankörlük yapar (Şura, 48)

İnsan apaçık bir nankördür (elbette iman eden ve salih amel işleyenlerin istisna tutulduğunu unutmadan). Allah hakkında ipe sapa gelmez iddialarda bulunur. (Zuhruf, 15,16)

Allah, insana yine anne babasına ihsanda, iyilikte bulunmasını daima emreder. Annesinin onu taşıması ne zorluklar içinde olmuştur, onu emzirmiştir, şefkatle büyütmüştür. Ancak anne baba da o çocuk için dua etmiştir bunu da veren Allah’tır. Çocuğunu Allah’a ortak koşmamalı, onun hatrını ve iyiliğini Allah’ın emirlerinin önüne geçirmemelidir. (Ahkaf 15,16)

Allah insana şah damarından daha yakındır. İçinden neler geçiyor, aklında neler dolaşıyor hepsini ondan daha iyi bilir. (Kaf, 16)

Yoksa insan kendisinin temenni ettiği, arzu ettiği ne varsa erişecek mi sanır? Dünya da ahiret de Allah’ındır. (Necm, 24-25) İnsana ancak sa’yi/ mesaisi yani çabası kadarı vardır. (Necm, 39)

Allah Kuranı öğretti bu en büyük nimettir, insanı yarattı, beyanı konuşmayı öğretti, yaratıldığı şeylere bak ve Allah’ın onu ulaştırdığı yere bak. Verdiği nimetlere bak. Ey insan ve cin Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalan sayabilirsiniz? (Rahman, 3,14)

Şeytan, insanı hakkında dolaplar çevirir, üç kağıda getirir. Bile bile ateşe sürükler sonra bu kadarından ben bile korkarım deyip kenara çekilir. İnsanı azdırır azdırır sonra kendisinin bile yapmayacağı şeytanlıklar karşısında, senden uzağım ben Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım der. (Haşir, 16)

İnsan hırslı, tatminsiz bir yaratıktır adeta mayası böyledir (bunu kontrol alabilen müminler hariç elbette). (Mearic, 19)

İnsan tekrar kemiklerinin bir araya getirelemeyeceğini mi sanır, tekrar diriltilemeyeceğini sanır, aslında o fücurunu sürdürmek ister, ahiret hevasına göre yaşamasına mani olduğu için inkar eder. Ama işin sonunda kaçacak delik var mı diyecek, hesap önüne konulacak, aslında o da kendi nefsini gayet iyi bilir. İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor. (Kıyamet 3, 5, 10, 13, 14, 36)

İnsan üzerinden adı anılmaya layık bir varlık değilken çok uzun bir süre geçmiştir. Onun bu aşamaya gelmesi çok uzun bir zamanın ve sürecin sonundadır. Allah ona doğruyu göstermiştir. Artık ister şükredici olsun ister nankör. (İnsan,1-3)

O gün insan ne çaba harcayıp neler için uğraş verdiğini, enine boyuna düşünür (Naziat, 35)

Kahrolası insan ne kadar da nankör! Neyden yaratıldığına bakmaz mı, düşünmez mi? (Abese, 17-18)

Ey insan, nedir seni aldatan Kerim Rabbine karşı, nedir? (İnfitar, 6)

Ey insan, sen Rabbinin huzura varana kadar bir koşuşturma ile didineceksin, o zaman ne için uğraştıysan onlar kayıtlı bir şekilde sana verilecek. (İnşikak, 6-7)

İnsan bir baksa ya neyden yaratıldı, atılmış bir sudan. O kendini ne sanıyor? (Tarık, 5)

Rabbi, insanı deneyip ikram ettiğinde Rabbim bana ikram etti der, yine imtihan için onu azalttığı zaman Rabbim beni terketti, der. (Fecr, 16) İnsan cehennemi gördüğü gün her şeyi anlayacaktır ama ne fayda! (Fecr, 23)

İnsan pek çok sıkıntılı süreçlerden geçerek yaratıldı. Ama o zorluk içinde olanlar için kılını kıpırdatmaz ama keyfi ve hevası uğruna servetleri gözü görmez. İman eden ve salih amel işleyenler, sarp yokuşu göze alanlar müstesna (Beled, 4)

İnsan en güzel kıvamda yaratıldı ama aşağıların aşağısına düştü ancak iman edenler ve salih amel işleyenler müstesna (Tin, 4)

Allah insanı bir alaktan, rahim duvarına yapışan bir embriyodan yarattı. İnsana bilmediğini de O öğretti, kalemle yani bilginin araçlarıyla öğretti. Ama insan azar kendini müstağni görünce. (Alak 2,5,6)

İnsan kıyamet günü ne oluyor bu yeryüzüne der, işte o zaman amellerin tartıya sokulacağı gün gelmiş demektir. (Zilzal, 3)

İnsan rabbine karşı aşırı son derece nankördür. Kendisi de buna şahittir. Akıbetinin sonunda ne olacağını bilmiyor mu? (Adiyat, 100)

Özetle, velhasıl: İnsan, her asırda, her çağda, her dönemde hüsranın içindedir, göbeğindedir ancak iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler müstesna. (Asr, 1-3)

Son Söz:

Yüzeysel biçimde de olsa Kuranda insan geçen ayetlere de temas etmeye çalıştık. Elbette yazının başında ifade ettiğimiz insan, nas ve ins kavramları ve bunların da kendi aralarında tercih sebepleri üzerinde ayrıca inceleme gerekir ancak bu başka bir makalenin konusu olacaktır inşallah. İsabet ettiğimiz yerlerden ötürü Rabbimize hamd ederiz, istemeden yaptığımız hatalardan dolayı da affetmesini dileriz.

Allah’ın kitabı her bir ayeti derya deniz, her bir kelimenin incelenmesi, her bir edat ve söz diziminin keşfi, hiçbir insanın sonunu getiremeyeceği büyük bir evrendir. Bu çalışmada biz bir nebze olsun beşer ve insan kelimelerinin tercih edilişindeki hikmete dair kafa yorduk.

Şüphesiz en doğrusunu Rabbimiz bilir.