Delalet Konusu ve Hareke Meselesi Üzerine

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

Ahmet Söğütçü

11/15/202522 min read

GİRİŞ

Kur'an'da Allah'a isnat edilen "saptırma" (يُضِلُّ - yudillu) fiili, İslam düşüncesinde derinlemesine tartışılmış bir kavramdır. Bu tartışmalar genellikle Allah'ın insanları haksız bir şekilde mi saptırdığı yoksa bu fiilin insanın kendi seçimlerinin bir sonucu olarak mı gerçekleştiği ekseninde yoğunlaşır. Özellikle pek çok ayette geçen "men yudlillahu" ifadesi, son zamanlarda uyduruk farklı kıraatler ve gramer yorumlarıyla da ele alınmıştır. Ancak bazı çevreler, gramer hatası iddiaları ya da fiilin failini (Allah) değiştirerek meseleyi çözmeye çalışmışlardır. Diğer bazıları da yine meseleyi "men yeşau" ifadelerinde geçen yapı hakkında tutarsız yorumlarla konuyu kendilerince hafifletmeye çalışmıştır. Biz bu yazıda her ikisini de genişçe ele alacağız.

Yudlillahu fiilinin faili olarak Allah'ın açık bir şekilde belirtildiği ayetlerin gramer yapıları ve Kur'an'ın ilahi yasalar bağlamındaki anlam katmanları açıklanacaktır. Böylelikle, okuyucuya, Allah'ın saptırması kavramının aslında ilahi adalet ve yasalar çerçevesinde nasıl ele alınması gerektiği konusunda berrak bir anlayış sunulmaya çalışılacaktır.

Örneğin bazı kişiler, "men yudlillahu" ifadesini Kuran’nın bize yanlış iletildiği iddiasıyla ve kimsenin duymadığı bir şekilde “men yudlillahE şeklinde okuyarak, Allah'ın fail değil, meful olması gerektiğini ve bunun gramerin de zorunlu bir sonucu olduğunu iddia ederek "Kim Allah'ı kaybederse/yok sayarsa" şeklinde bir anlam çıkarmaya çalışmıştır.

Ancak Arapça gramer kurallarına göre de, Kuranın tüm ayetleri incelendiğinde de bu yorumun tutarsız ve cahilce olduğu gösterilecektir. Zira bu ifadede Allah'ın fail olduğu hem cümlenin yapısından hem de klasik Arap gramer kitaplarından kolaylıkla anlaşılabilir. Nitekim "men" şart edatı, her zaman fail değil, meful de olabilir. Bu noktada Allah’ın fail olamayacağı şeklinde bir anlam çıkarılarak, dil bilgisine aykırı olduğu iddiası, hem yanlış ve cahilce hem de Kuran'ın bu fiilleri Allah'a kesin olarak isnat edildiği pek çok ayetle açık çelişki oluşturur.

Kur'an'da Allah'ın saptırma fiili, insanların kendi tercihleriyle ilişkilendirilir. İnsanlar, Allah’ın ilahi koruma mekanizmasını reddettiklerinde, bu mekanizmanın etkisi zayıflar ve sonunda tamamen kalkar. Bu durum, Allah'ın adaletinin bir tezahürüdür. Yani Allah, insanları zorla sapkınlığa sürüklemez; aksine, kendi seçimleri doğrultusunda hareket eden kişilerin yollarını kolaylaştırır. Bu bağlamda, "Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan sardırırız; o da onun yoldaşı olur" (Zuhruf 36) ayeti, Allah’ın yasalarının işleyişini açık bir şekilde ifade eder.

1.BÖLÜM


Yudillu Fiilinin Failinin Allah Olduğunu Gösteren Tartışmasız Ayetler (Hareke ile İrabtan Bağımsız Olarak):


Kur'an'da "يضل" (yudillu, saptırır) fiilinin faili olarak Allah'a atıfta bulunan bazı ayetler, gramer yapıları ve ifadelerin kesinliği dolayısıyla herhangi bir belirsizliğe yer bırakmayacak şekildedir.

Bu incelemede, "yudillu" fiilinin faili olarak Allah'ın belirlendiği ayetlerin gramer yapısını, dilsel gerekçelerini ve Allah’a isnat edildiğini gösteren ayetlerin Arapça metinleri ile açıklayacağız.

a. Bakara 26 ve İbrahim 27. Ayetleri
• Bakara 26:

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـيٖٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاؕ فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۘ

يُضِلُّ بِهٖ كَثٖيراً وَيَهْدٖي بِهٖ كَثٖيراًؕ وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَۙ

….(Allah) bununla birçoklarını saptırır ve birçoklarını hidayete eriştirir. (Allah) ancak fasıkları saptırır. (Bakara,26)

Bu ayette, يضل (yudillu) fiilini yapanın Allah olduğu gramer açısından nettir. Çünkü ayette "الفاسقين" (elfasikin/fasıkları) kelimesi irab açısından meful konumundadır ve kendisinden sonra gelen yudillu fiilinin faili değildir.

Eğer fasıklar fail olsaydı, "الفاسقون" (elfasikun) şeklinde merfu (ötre) irab almaları gerekirdi.

Bu yapıda şu itiraz mümkün olabilir burada yudillu fiilinin faili fasıklar değildir orası kesin ama Allah olduğu bariz değildir. Bunun Allah olduğu nereden bilinecektir?

Öncelikle ister mecazi manada mesel olsun ki bu meseli anlatan veren Allah’tır, ister Allah olsun ayette bu fiili yapmaya aday olabilecek 2 isim vardır.

Ayrıca ayette hidayete eriştiren faille yudillu yapan failin aynı fail olduğu da kesindir. Bu durumda failin Allah’tan başkası olamayacağı açıktır.

Bu ayette Fasıklar dışında şeytan veya başka bir takım kimseleri fail olarak takdir etmek yehdi fiilinin failini de aynı kişi yapacağından mantıksız olacağı gibi, zaten sapmış olan fasıkların saptırmanın saçma olduğu argümanıyla hareket edenlerin en azından bu iddialarından vazgeçmeleri gerektiğini ortaya koymaya yeterlidir.

• İbrahim 27:

يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِمٖينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓا

Allah, iman edenleri dünya hayatında ve ahirette sabit bir sözle sağlamlaştırır. Allah zalimleri saptırır. Allah dilediğini yapar. (İbrahim,27)

Bu ayette de "yudillu" fiilinin faili olan Allah, zalimleri saptırmaktadır.

"الظالمين"
(zalimin) kelimesi irab açısından meful konumundadır.

Failin Allah olduğunu gösteren bu gramer yapısında, Allah dışında bir fail düşünmek hiç bir şekilde mümkün değildir.

Zalimin kelimesinin fail olması mümkün değildir. Zira eğer fail olsaydı EZZALİMİN DEĞİL EZZALİMUN olması gerekirdi. Bu ayette ki bu cümlede وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِمٖينَ harekeden bağımsız olarak Allah’ın fail olmadığı kesinlikle söylenemez. Fail Allah'tır. Kendince uyduruk kıraat çıkartan sapkınların, bu ayeti nasıl anladığı dair bugüne kadar bir izah bulunmamaktadır.

Mümin 74

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـًٔاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِر۪ينَ

İbrahim 27. Ayetle aynı gerekçeler… Bir önceki ayette ifade ettiğimiz şeylerin tamamı bu ayet için de geçerlidir.



b. Casiye 23.

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةًؕ فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِؕ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Kendi hevasını ilah edineni gördün mü? Allah, onu bir ilme göre saptırmıştır, kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne perde çekmiştir. Allah'tan sonra ona kim hidayet verebilir? Düşünmez misiniz? (Casiye,23)

Bu ayette "hu" muttasıl zamiri (O’nu) yudillu fiiline bağlı bir meful konumundadır.

Bu gramer yapısında "hu" zamirinin fail olma ihtimali yoktur; fail yalnızca Allah olabilir.

Failin Allah olmadığını söylemek Arap dilinin temel kurallarına aykırıdır ve ayet harekesiz ve noktalamadan bağımsız bir biçimde Allah’ın faili olduğunu açık bir biçimde ifade eder. Allah'ın yudillu fiilinin faili olmayacağını söyleyerek Kuran'ı tahrif edenlerin bu ayet hakkında bugüne kadar bir izahını duyan varsa lütfen bize bildirsinler.


c. Rad 27 ve Fatır 8. Ayetleri
• Rad 27:


وَيَقُولُ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهٖؕ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدٖٓي اِلَيْهِ مَنْ اَنَابَۚ


İnkâr edenler, "Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: Allah, dilediğini saptırır ve O’na yöneleni hidayete erdirir. (Rad, 27)


• Fatır 8:


اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِهٖ فَرَاٰهُ حَسَناًؕ فَاِنَّ اللّٰهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدٖي مَنْ يَشَٓا فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍؕ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

Kötü ameli kendisine güzel görünen kimse, doğru yolu bulabilir mi? Şüphesiz ki Allah, dilediğini saptırır ve dilediğine hidayet eder. Öyleyse kendini onlara üzerek tüketme; Allah onların

yaptıklarını bilmektedir. (Fatır,8)


Bu ayetlerde, feİnnallahe ifadesiyle gelen Allah, inne’nin ismi olarak yer alırken, yudillu fiili ise haber konumundadır. Bu gramer yapısında Allah’ın fiilin faili olduğu açıkça görülmektedir.

Burada Rad 27 ve Fatır 8. Ayetlerde Kuran'ı tahrife ant içmiş olanlar şöyle bir itiraz yapılabilir.

Belki Allah meful, Men ismi mevsulu faildir denirse buna cevap şu şekildedir.

İnne (enne de aynı şekilde) kendisine isim cümlesinin başına gelir. Eğer Allah meful olarak takdir edilirse cümle fiil cümlesine dönüşür. Bu da gramere uymaz. Yani bu cümleler innesiz olsaydı bu iddia ileri sürülebilir, zorlama da olsa Allah öne geçmiş meful, men ismi mevsulu ise tehir edilmiş (sonraya bırakılmış) fail denilebilirdi. Ancak bu yapı da bunun yapılması da mümkün değildir. Yudillu fiilinin failin Allah olması dışında bir alternatif üretilemez. (Muhaffef inne de olamaz çünkü muhaffef inneden sonar fiil gelir meful gelemez)

Görüldüğü gibi tüm kıraatleri yok saysak, istisnasız olarak Allah’ın fail olduğu tüm okuyuşları (meşhur, zayıf, şaz vs) geçersiz kabul edip nokta ve harekeleri bir takım sapkınlar gibi kendimiz takdir edip yeni bir Kuran oluşturma girişiminde bile, Allah’ı yudillu fiilinin faili olmaktan çıkarmak mümkün olmamaktadır. Ancak ağızlarından sabah akşam ilke, prensip gibi sözler dökülen bu kişiler, ilkesizliğin en dibini bulmuştur ancak şuurunda değillerdir.

2.BÖLÜM

Men Şart Edatının İrabı ve “Men Yudlillahu” Okunuşu Üzerine

Men şart edatının irabı hakkında: “Men yudlillahU” şeklinde gelen pek çok ayette bir takım iddia sahipleri buradaki okuyuşun açık bir gramer hatası olduğunu ve Men yudlillahU şeklinde okuyuşun yani arapça gramerdeki adıyla Allahı merfu/ötreli okumanın imkansız olduğunu söylenmektedir. Şimdi aynı tahrifçi bozguncuların kötü niyetli olduğu kadar, aynı zamanda ne kadar cahil olduğunu göstereceğiz.

Örneğin şöyle bir ayette;

مُذَبْذَب۪ينَ بَيْنَ ذٰلِكَۗ لَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَلَٓا اِلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَب۪يلًا


Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü’minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar.
Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın. (Diyanet Meali-Nisa,143)

Buna dayanarak tarih boyunca tartışılmış olan bu mevzu, uyduruk bir kıraatle, AllahU kelimesini AllahE okuyarak ve “kim Allah’ı kayıp sayarsa/göz önünde bulundurmazsa/yok sayarsa/dikkate almazsa” gibi bir anlam verilerek sözde aşılmış olmaktadır.

Şimdi bu iddia yerinde bir iddia mı, gerçekten bu mananın verilip verilemeyeceğinden önce bahsedildiği gibi bir gramer ihlali var mı buna bakalım:

Öncelikle elimizdeki Türkçe gramer kitabından, Şener Şahin ve Hüseyin Günday’ın Arapça dilbilgisi kitabının ilgili bölümünden (sayfa 451) bir örnek: "Men tusadif, tusellim aleyhi" "Kime rastlarsan, ona selam verirsin" (Men nesnedir) Başka kaynaklarda da örnek cümle ve irab çözümlemeleri bulabilirsiniz.

Bu bölümde Men şart edatının irabı yapılırken iki ihtimal ele alınmış ve örnek cümleler kurulmuştur.

Yine Arap dünyasındaki en meşhur gramer kitaplarından biri olan ortaokuldan lise ve üniversiteye kadar okutulan Ali el-Carim ve Mustafa Emin tarafından yazılan “en-Nahvu'l Vadıh 3 ciltlik kitabının ikinci cildinde bir bölüm paylaşacağım.


إِنْ دَلَّتْ عَلَى ذَاتِ رَفْعٍ كَانَتْ فِي مَحَلٍّ رَفْعٍ عَلَى أَنَّهَا مُبْتَدَأٌ إِنْ كَانَ الشَّرْطُ لَازِمًا أَوْ نَاقِصًا مُتَعَدِّيًا وَاقِعًا عَلَى أَجْنَبِيٍّ مِنْهَا، وَفِي مَحَلٍّ نَصْبٍ عَلَى أَنَّهَا مَفْعُولٌ بِهِ إِنْ كَانَ فِعْلُ الشَّرْطِ مُتَعَدِّيًا وَاقِعًا عَلَى مَعْنَاهَا.

"Eğer şart edatı/ismi merfuluğa delalet ediyorsa ref mahallinde müpteda olur, şart fiili lazım fiil olsun ve nakıs fiil olsun (farketmez). Ve yine şart ismi/edatı nasba delalet ediyorsa mefulun bihtir. Şart fiili kendisine taalluk eden müteaddi fiil olsa bile."

Burada da görüleceği üzere men ve ma şart edatlarını cümleden mefulun bih konumunda olabileceğini yazıyor.

Yine meşhur gramer kitaplarından biri olan Mustafa El-Galayini'nin 3 ciltlil CAMİÜD DURUSÜL ARABİYYE eserinin 2 cildinde bu konuyu ele almakta ve men, ma ve mehma şart edatlarının mefulun bih ve müpteda olabileceğine dair anlatımları ve örnekleri göreceksiniz.

«من وما ومهما» إن كان فعلُ الشرط يطلُبُ مفعولًا به، فهي منصوبةٌ محلًا على أنها مفعولٌ به له، نحو: «ما تُحصِّلْ في الصِّغر ينفعكَ في الكِبَر. من تُجاوِرْ فأحسن إليه. مهما تفعلْ تُسأل عنه». وإن كان لازمًا أو متعديًا استوفى مفعولَه، فهي مرفوعةٌ محلًا على أنها مبتدأٌ، وجملةُ الشرط خبرها، نحو: «ما يجيء به القدر، فلا مَفرَّ منه. من يجُدَّ يجِدْ. مهما ينزل بك من خطبٍ فاحتمله. ما تَفْعلْه تَلقَه.«من تَلقَه فسلِّمْ عليه. مهما تفعلوه تجدوه»

Burada men şart edatının mefulun bih olduğu durum için irabtaki örneklerden birisi şöyle:

"men tucavir feehsin ileyhi"

KİME komşuluk edersen/komşu olursan, ona iyilikte bulun.”

Yukarıda görüldüğü gibi gramer olarak men şart edatının kendisinden sonraki cümlenin faili olmak zorunda olduğuna dair bir kural yoktur.

Dolayısıyla men yudlillahu şeklinde okuyuşun kasten yapılan bir gramer ihlali olduğu iddiası da ilmi değildir.

İstisnasız tüm kıraatlerde okuyuşun bu şekilde olduğu bilinmekte olup, bugüne kadar sözde gramer ihlali olmasına rağmen bunca alimin bunu fark edemeyip tefsirlerde bu ayetlerin irabına dair en küçük bir tartışma ya da açıklamaya bile ihtiyaç duyulmaması, kimsenin bunu fark edememiş olmasına inanmak veya bile bile bunu tartışmaya bile açmadan gizleyerek gramer ihlali yaptıklarını iddia edip sonra da men yudlillahE şeklinde, Allah'ı cümlede fail değil nesne/meful yapılması gerektiğini ileri sürmek, nasıl bir akıl yapısıdır anlamak gerçekten zordur.

Özetle kuranda, harekeden bağımsız olarak Allah'ın yudillu fiilinin yaptığını anladıktan sonra bu şart edatlarında da Allah'ı fail yapmak en uygun hatta zorunlu bir tercihtir. Nitekim aynı şart edatları men yehdi llahu şeklinde de gelmekte olup, orada da men edatının şart edatı olduğu yehdi fiilinin ya sının cezim sebebiyle hazfolması sayesinde anlıyoruz. Yani men edatının soru veya ismi mevsul olma imkanı da yok. Orada da men şart edatları vardır ve fail Allahtır. Nitekim orada faili Allah değil men yaparsak (örneğin araf 178 de veya isra 97, kehf 17, zumer 37) "men yehdi llahe" şeklinde okunursa bu ifadeye nasıl mana verilecek, haşa kim Allahı doğru yola ulaştırırsa mı diyeceğiz?

مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدٖيۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Araf 178

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِهٖؕ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّؕ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُؕ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعٖيراً

İsra 97

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمٖينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فٖي فَجْوَةٍ مِنْهُؕ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِؕ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِد

Kehf 17

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُضِلٍّؕ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِعَزٖيزٍ ذِي انْتِقَامٍ

Zumer 37

Görüldüğü gibi men yudllilahu şeklinde okuyuş hiçbir şekilde bir gramer ihlali olmayıp, bu fiilin Allaha isnat edildiği kuşku götürmeyen ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde men yudillahE şeklinde, bu güne kadar duyulmamış bir okuyuşu tercih etmek de Kurana aykırıdır.

Bunların meşhur özelliklerinden biri de geçmişte söylediği yalan ve hezeyanları sanki hiç söylememiş gibi inkar edebilmeleridir. Bu yüzden biz zaten bunun bir gramer ihlali olduğunu iddia etmiyoruz diyebilirler. Elbette insan hata yapabilir ve hatasından dönebilir ki asıl erdem budur. Ancak bu erdem, hataların açıkça ilan edildiği yazı ve videolarda olmasına rağmen, insanlara bunlarda hata yapıldığı uyarısıyla değilse samimiyetli bağdaşmayan münafıkça bir tutumdur.

3.BÖLÜM

İnsan ve İlahi Koruma Mekanizması

İnsan, doğası gereği aciz bir yaratık olarak, Allah’ın koruması altındadır.

Ancak bu koruma, kişinin tutumuna ve davranışlarına bağlı olarak güçlenebilir veya zayıflayabilir. Allah’ın sunduğu koruma, kulların nankörlük ve küfrü tercih etmesi durumunda azalır, sonunda ise tamamen kalkabilir.

Bu koruma, tek bir kalkan olarak düşünülmemelidir; aksine göz, kulak ve nefis gibi farklı alanlarda çeşit çeşit koruma kalkanları vardır. Örneğin, insanın harama karşı iştahının kabarmaması, nefsinin koruma kalkanında olduğunun bir göstergesidir.

Aynı şekilde, şeytanın fısıltılarının kulağa ulaşmaması, kulağın koruma kalkanıyla muhafaza edilmesidir.

Ancak gerçeği reddedenler, duyduklarını kulak arkası eder, gördüklerini görmezden gelir ve kendilerine sunulan mantık zincirini akletme gereği duymazlar. Bunun sonucu olarak, kulaklarının, gözlerinin ve kalplerinin işlevleri zayıflar ve kişi manevi anlamda körleşir.

İlahi Yayın ve İnsan Seçimleri

Bu durumu anlamak için şu örneği düşünebiliriz: Allah, insana bir televizyon ve kendi katından bir yayın sunmuştur. Vahiy TV olarak adlandırılabilecek bu yayın, yüksek kalitede ilahi rehberlik sunar. Ancak insan, bu yayına odaklanmak yerine sürekli başka kanallara – Netflix, YouTube ya da Disney gibi – yönelirse, Allah’ın yayını 360p’ye düşebilir.

Eğer kişi, bu yayını tamamen reddederse, bir gün gelir, yayının tamamen kesildiğini fark eder. Gözleriyle gördüğünü anlayamaz, kulaklarıyla duyduğunu idrak edemez hale gelir. Bu durum, Kur’an’da şu şekilde ifade edilir: “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytan sardırırız; o da onun yoldaşı olur.” (Zuhruf, 36).

Allah, sistemi kuran ve yasaları belirleyen olarak, kişinin seçimlerine müdahale etmez; ancak seçimlerinin sonuçlarını belirler. Aynı şekilde, su, elektrik ya da doğalgaz faturalarını ödemeyen bir kişinin hizmetleri kapatılır ve sayaç mühürlenir. Sayaç, kişinin kendi hatasıyla mühürlenmiştir. Ancak kişi, borcunu ödeyip samimi bir tövbe ederse, Allah da kişinin manevi mührünü kaldırabilir.

Kalplerin Mühürlenmesi ve İlahi Yasalar

Kalplerin mühürlenmesi de ilahi yasaların bir sonucudur. Allah’ın şu ayette dediği gibi: “Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın fakat Allah attı.” (Enfal, 17). Burada Allah, ilahi yasaların işleyişine dikkat çeker. İnsan, kendi tercihlerine göre hareket eder; ancak her sonuç, Allah’ın koyduğu yasalar doğrultusunda gerçekleşir.

Bu durum, demirden yapılmış bir makine örneğiyle açıklanabilir. Allah, takva elbisesinin makineyi neme ve dolayısıyla pastan koruyacağını söyler. Ancak kişi, makineyi sürekli nemli ortamlarda bırakırsa, zamanla paslanır ve çalışamaz hale gelir. Aynı şekilde, manevi koruma kalkanı zayıflayan bir insanın kalbi, manevi anlamda felç olur ve kişinin hareket kabiliyeti sınırlanır.

Allah, insanın dalaleti tercih etmesi durumunda şöyle der: “Pas tuttururuz.” Bu ifade, fiziksel ve kimyasal yasaların yaratıcısı olarak Allah’ın, manevi yasalar üzerindeki etkinliğini gösterir. Paslanma süreci, insanın kendi tercihlerinin sonucudur; ancak bu süreç, ilahi yasaların bir parçasıdır.

Hidayet ve Dalalet Üzerine

Allah, hidayet ile ilgili şu gerçeği ortaya koyar: “Hidayet, ancak takva sahiplerine rehber olur.” Hidayet, talep eden kişiye Allah’ın bir lütfudur. Kişi, dosdoğru yolu tercih ettiğinde, Allah ona bu yolda kolaylık sağlar. Ancak uyarılara rağmen sapmayı seçen bir kişi için dalalet de kolaylaştırılır.

Dosdoğru yolda olmak da, dalalet üzere olmak da kişinin kendi seçimidir. Ancak her seçim, Allah’ın onayı ile gerçekleşir. Israrla dalalet üzerinde olan bir kişinin kalbi, zamanla bu duruma alışır, huy haline gelir ve mühürlenir. Bunun aksine, dosdoğru yolda olan müttakilere Allah şu şekilde yardım eder: “Eğer Allah’tan korkarsanız, O size iyiyi kötüden ayıracak bir anlayış verir ve günahlarınızı örter.” (Enfal, 29).

Dua ve İlahi Müdahale

Dua, insanın ilahi yardımı talep etme aracıdır. İnsan, Allah’a neden dua eder? Çünkü Allah’ın olaylara müdahalesini, istediği hayırlı sonuçları kolaylaştırmasını, engelleri kaldırmasını bekler. Allah’ın sevdiği kullar için böyle bir müdahale olağandır. Zalimler, fasıklar ve kafirler için ise bunun tam tersi geçerlidir.

Bu noktada fıtratın önemi ortaya çıkar: Fıtrat, Rabbimizin içimize koyduğu bir alarm gibidir. Ancak sapmayı tercih edenler için bu alarmın sesi zamanla kısılır. Alarmın sesi kısıldığında, kişi kendi tercihleriyle sapmasının cezasını çeker. Allah, sapmak isteyenin yolunu kolaylaştırır ve böylece dalaletin cezasını artırır.

Bu durumu şu şekilde anlamak mümkündür: İnsan, dosdoğru yolda olmayı seçtiğinde, Allah ona imanı sevdirir ve kalbini süsler. Ancak inkarda ısrar eden birine ise şeytanı yoldaş eder ve o kişinin yaptıklarını hoş gösterir. Dua, bu dengenin farkına varmak ve Allah’ın yardımını talep etmek için önemli bir araçtır

İlahi Yasalar ve İnsan Sorumluluğu

Allah’ın yasaları, güneşin toprağa vurması gibidir. Verimli bir toprağa vurduğunda bereketi artırır; ancak çürümüş bir çöplüğe vurduğunda kokuşmayı hızlandırır. Bu nedenle, insan, kendi manevi sorumluluğunu yerine getirmekle yükümlüdür.

Dua, bu sorumluluğun bir parçasıdır. İnsan, Allah’tan hayırlı olanı ister, olayların kolaylaşması ve engellerin kalkması için yalvarır. Ancak kişinin tercihleri ve fiilleri, ilahi sonuçları belirler. Allah, dosdoğru yolda olanlara iman sevgisi verir ve kalplerini süslerken, inkarda ısrar edenlere ise şeytanı yoldaş eder ve yaptıklarını hoş gösterir.

Bu, Allah’ın adaletinin ve ilahi yasalarının bir tecellisidir. İnsan, kendi tercihleriyle ya ilahi koruma kalkanını güçlendirecek ya da onu zayıflatacaktır. Tercih, tamamen kişinin elindedir.

4.BÖLÜM

DLL ضلل FİİLİ KÖK ANLAMI

"ضلل" Kökünün Anlamı

"ضلل"

kökü, Arapça'da genel olarak yoldan sapma, kaybolma, hata ve şaşkınlık veya hidayetten uzaklaşma gibi anlamlar taşır. Bu kök, hem fiziksel hem de soyut bağlamlarda kullanılabilir.

Genel Anlamlar ve Kullanım Örnekleri

  1. Yoldan Sapma ve Kaybolma:

Bir kişinin veya şeyin doğru yoldan uzaklaşması anlamında kullanılır.

Örnek: "ضلّ الطريق" (Yolunu kaybetti).

  1. Hidayetten Uzaklaşma:

Manevi anlamda, kişinin doğru inanç ve davranışlardan uzaklaşmasını ifade eder.

Örnek: "إن المجرمين في ضلال وسعر" (Şüphesiz suçlular, bir sapıklık ve azap içindedirler).

  1. Hata ve Şaşkınlık:

Bir konuda yanlış yapmak veya şaşkınlık içinde olmak anlamına gelir.

Örnek: "ضللت المسجد" (Mescidi kaybettim).

  1. Kaybolma veya Gizlenme:

Bir şeyin kaybolması veya gizlenmesi anlamında da kullanılır.

Örnek: "أضللت الشيء" (Bir şeyi kaybettim veya gizledim).

buna göre kelimenin;

  1. Fiziksel Kaybolma:

Bir yer veya nesnenin bulunamaması.

Örneğin, "Bir deveyi kaybettim" anlamında "ضلّ البعير" denir.

  1. Manevi ve Soyut Kaybolma:

Doğru yoldan sapma, hakikati kaybetme veya yanlış yola gitme

Kur'an-ı Kerim'de sıkça geçen "ضلال بعيد" ifadesi, "derin bir sapkınlık" anlamına gelir.

  1. Unutkanlık veya Şaşkınlık:

Bir şeyin unutulması veya zihinden kaybolması anlamına gelir.

Örnek: "أن تضل إحداهما" (Kadınlardan biri şaşırırsa).

  1. Ölüm veya Yok Olma:

Fiziksel bir kaybolma anlamında, ölüm sonrası bedensel dağılma veya yok olma.

Örnek: "أئذا ضللنا في الأرض" (Toprakta kaybolduğumuz zaman mı?).

İf'al Babı Nedir?

İf'al babı, sülasi mücerred fiillerin başına fethalı bir hemze (أ) eklenmesiyle oluşturulan mezid bir fiil kalıbıdır. Genellikle geçişlilik (müteaddi) anlamı kazandırır. Geçişsiz bir fiili geçişli hâle getirir ya da geçişli bir fiilin etkisini bir derece artırır.

İf'al Babının Temel Anlamları ve Örnekleri

İf'al babı sadece geçişlilik anlamı taşımaz; birçok anlam katmanına sahiptir. İşte en önemlileri:

  1. Ta'diyye (Geçişlilik)
    Fiili, etkisinin mefule geçmesini sağlayacak şekilde dönüştürür.

Örnek: قَامَ زَيْدٌ (Zeyd kalktı) → أ أقمتُ زَيْدًا (Zeyd’i ayağa kaldırdım).

  1. Ta’riz (Sunma/Arz Etme)
    Bir nesneyi bir duruma arz etmeyi ifade eder.

Örnek: أبَعْتُ الدَّارَ (Evi satışa sundum).

  1. Selb ve İzale (Kaldırma/Giderme)
    Bir şeyin mefulden kaldırıldığını ifade eder.

Örnek: أقَْذَيْتُ عَيْنَ زَيْدٍ (Zeyd’in gözündeki çapağı giderdim).

  1. Sayruret (Bir Halden Başka Bir Hale Geçmek)
    Fiil, failin kök anlamıyla bir hâl kazandığını ifade eder.

Örnek: أوَرَقَ الشَّجَرُ (Ağaç yapraklandı).

  1. Duhul (Girmek)
    Failin, fiilin kök anlamına dâhil olduğunu belirtir.

Örnek: أصْبَحَ الرَّجُلُ (Adam sabaha girdi).

  1. Temkin (İmkân Sağlamak)
    Birine bir eylemi yapabilmesi için imkân tanımayı ifade eder.

Örnek: أحْفَرْتُ الرَّجُلَ البِئْرَ (Adama kuyuyu kazması için imkân sağladım).

  1. Haynunet (Zamanın Gelmesi)
    Bir şeyin zamanı geldiğini ifade eder.

Örnek: أصْرَمَ النَّخْلُ (Hurmanın kesim zamanı geldi).

  1. Kesret (Çokluk)
    Fiilin yoğun şekilde gerçekleştiğini ifade eder.

Örnek: أشْجَرَ الْمَكَانُ (Yer çok ağaçlandı).

  1. Vicdan ve Musâdefe (Bir Özelliği Bulmak)
    Bir nesneyi bir özelliğiyle bulmayı ifade eder.

Örnek: أكْرَمْتُ زَيْدًا (Zeyd’i cömert buldum).

  1. Sayıya Ulaşmak
    Bir şeyin belli bir sayıya ulaştığını ifade eder.

Örnek: أخْمَسَ العَدَدُ (Sayı beşe ulaştı).

  1. Mutâva’at (Uyum Sağlamak)
    Bir fiilin etkisinin nesne tarafından kabul edildiğini ifade eder.

Örnek: فَطَّرْتُهُ فَأَفْطَرَ (Ona iftar ettirdim, o da iftar etti).

  1. Hücum Etmek
    Bir saldırıyı ifade eder.

Örnek: أطْلَعْتُ عَلَيْهِمْ (Onlara hücum ettim).

  1. Dua Etmek
    Su veya yağmur için dua etmeyi ifade eder.

Örnek: أسْقَيْتُهُ (Ona yağmur duası ettim).

  1. Mücerred Anlam
    Mezid olsa da, fiilin anlamının değişmediği durumlar.

Örnek: جَلَى الرَّجُلُ بِثَوْبِهِ وَأَجْلَى (Adam elbisesini attı).

  1. Işımak
    Havanın aydınlanmasını ifade eder.

Örnek: أشْرَقَتِ الشَّمْسُ (Güneş doğdu, aydınlattı).

  1. Tesmiye (İsimlendirme)
    Bir kişiyi veya nesneyi isimlendirmeyi ifade eder.

Örnek: أكَْفَرْتُهُ (Ona kâfir adını verdim).

YUDİLLU FİİLİNİN DLL KÖK manası esas alındığına gelebileceği muhtemel manalar;

Şaşırma manası üzerinden giderek MEAL önerisi:

Türkçede "Allah şaşırttı" ifadesinin halk dilinde ve irfani bir boyutta sıkça kullanılmasının, Kur’an’daki "يضل" (yudillu) fiilinin Allah’a nispet edildiği bağlamlara uygun bir tercüme zemini oluşturduğu oldukça isabetlidir. Bu yaklaşım, hem kelimenin Arapça kök anlamına hem de halkın geleneksel dil kullanımına dayanarak, herhangi bir "kötülük isnadı" içermeyen bir üslubu ifade eder.

1. “Şaşırtma” İfadesinin Anlam Katmanları

Türkçede "şaşırtmak" kelimesi, farklı bağlamlarda çok katmanlı anlamlar taşır:

Doğruyu yanlıştan ayıramama: Bir kişinin hataya düşmesine sebep olan durum.

Planların bozulması: Kişinin amacına ulaşamaması ya da işlerindeki aksaklıklar.

İlahi adalet: Kötü niyetli bir kişinin, kendi planları nedeniyle başarısız olması.

Hayret: Bazı durumlarda, şaşkınlık veya hayret etme hali.

Allah’a isnat edilen yudillu (şaşırtır) fiili, Türkçe’deki "Allah şaşırttı" ifadesiyle paralel olarak düşünüldüğünde;

Zalimlerin ve kötülük yapanların planlarını bozmak, kendi yanlışlarına düşmelerine izin vermek, Allah’ın, bu şaşırtma üzerinden adaleti gerçekleştirmesi gibi durumların olduğu anlaşılmaktadır.

2. “Allah Şaşırttı” İfadesinin İrfani Boyutu ve Dualardaki Yeri

Türk halk kültüründe, dualar ve günlük konuşmalarda:

“Allah bizleri şaşırtmasın” denilerek, kişinin doğru yolu kaybetmemesi, doğruyu yanlıştan ayıramaz hale gelmemesi için dua edilir.

“Allah şaşırttı” ifadesi, genellikle bir zalim veya kötülük yapan birinin başarısız olması durumunda kullanılır. Bu, bir tür ilahi adaletin tecellisi olarak görülür.

“Allah saptırdı” ifadesi ise Türkçede daha az kullanılır; çünkü bu, doğrudan bir kötülük isnadı gibi algılanabilir.

Bu kültürel kullanım, "şaşırtmak" fiilinin halkın nazarında hem kelimenin sözlük anlamına uygun bir şekilde hem de manevi bir boyutta yorumlandığını gösterir.

3. Şaşırtma ve İlahi Adalet

Allah’ın zalimleri ve kötülük yapanları şaşırtması, onların:

Doğruyu yanlıştan ayıramaması, yanlış kararlar vermesi:
Örneğin, bir zalimin planlarının beklenmedik şekilde bozulması.

Kendi kazdıkları kuyuya düşmeleri:
Bu, zalimin yaptığı kötülüklerin kendisine dönmesi olarak görülebilir.

Örneğin Kur’an’daki bağlamda;

"وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ"

(Allah onunla ancak fasıkları şaşırtır) ayeti, bu ilahi adaletin bir tezahürü olarak anlaşılabilir.
Türkçe halk diliyle, "Allah, fasıklık yapanları şaşırtır" şeklinde ifade edildiğinde, fiilin hak edene yönelik bir adalet eylemi olduğu anlaşılır.

“Şaşırtma” ifadesi, Türkçede özellikle düşmanların planlarının bozulması ve yanlışa düçar olmaları anlamında kullanılır. Bu da kötülüğe karşı bir ilahi yardım ve müdahale olarak anlaşılır. Bir kötünün hedefe ulaşmak için giriştiği planların işlemez hale gelmesi ve düşmanın, yanlış kararlar alarak kendi zararına davranışlarda bulunmasıdır.

5.BÖLÜM

MEN YEŞAU GELEN YERLERDE DİLEYENİN ALLAH DEĞİL KUL OLMASI ÜZERİNE GETİRİLEN İDDİALAR

Bu konuya giriş yapmadan önce Men yeşau şeklinde gelen ismi mevsul+fiil ifadelerinde yeşau fiilinin faili Allah kabul edilirse “dilediğini veya dilediği kimseyi/ tercih ettiğini” manası çıkar, yeşau fiilinin faili men ismi mevsulu kabul edilirse “dileyen/tercih eden” gibi bir mana çıkmaktadır. Kuran bütünlüğünde hangisinin doğru olduğu meallerle kıyaslayarak ve sonunda değerlendirme yaparak görüşümüzü belirteceğiz.

Örnek bazı Mealler:

Bakara 213

يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ وَاللّٰهُ ……………..

Hidayet ve delalet bağlamında;

Dileyeni Kul Yapan Mealler:

Allah dileyeni (layık gördüğünü) doğru yola ulaştırır. (Mehmet Okuyan Meali)

Çünkü Allah, dileyeni doğru yola ulaştırır. (Bayrak Bayraklı)

Zira Allah, dileyeni doğru yola iletir. (Erhan Aktaş)

çünkü Allah, [ulaşmak] isteyeni doğru yola ulaştırır. (Muhammed Esed)

Allah, doğruları tercih edeni doğru yola yöneltir. (Süleymaniye Vakfı)

Dileyeni Allah veya Kul olabileceğini ifade eden Mealler:

Allah, isteyeni/istediğini doğru yola işte böyle yöneltir. (Mustafa İslamoğlu)

ALLAH dilediğini/dileyeni doğru yola iletir. (Edip Yüksel)

Allah, dilediği kişiyi/dileyeni dosdoğru yola iletir. (Yaşar Nuri Öztürk)

Dileyeni Allah Yapan Mealler:

Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Elmalılı Hamdi Yazır Meali)

Allah dilediğini doğru yola iletir. (Diyanet ve Diyanet Vakfı Mealleri)

Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir. (Ali Bulaç Meali)

Ve Allah Teâlâ dilediğini doğru yola hidâyet eder. (Ömer Nasuhi Bilmen Meali)

Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Süleyman Ateş Meali)

Peki gramer gerekçelerine de bu fikri dayandıran hocalarımız aynı gramatik durumlarda bakalım nasıl mana vermişler. Acaba bu konuda ileri sürdükleri gramer gerekçelerini devam ettirebilmişler mi? Allah'ın dilemesi hidayet ve dalalet söz konusu olduğunda devre dışı bırakmayı uygun görenler, benzer gramatik durumlarda ne yapmışlar?

Örnek ayet ve Meal

Bakara 247

وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ ……………..

Allah dilediğine (layık olana) hesapsız rızık verir. (Mehmet Okuyan Meali)

Allah, dilediği kimselere hesapsız rızık verir. (Bayrak Bayraklı)

Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. (Erhan Aktaş)

Ve Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. (Muhammed Esed)

Allah, tercihini doğru yapana hesapsız rızık verir. (Süleymaniye Vakfı)

Allah isteyene/istediğine hesapsız rızık veriyor. (Mustafa İslamoğlu)

ALLAH dilediğine hesapsız şekilde nimetler bahşeder. (Edip Yüksel)

Allah, dilediğini hesapsız bir biçimde rızıklandırır. (Yaşar Nuri Öztürk)

Görüldüğü gibi bu ayette yeaşu fiilinin failini Allah yapmayan sadece 2 Meal kaldı. Süleymaniye Vakfı ve Mustafa İslamoğlu kısmen iki alternatifle vermeye devam etti.

başka bir ayete bakalım;

Rad 13

وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ.…………..

dahası O, yıldırımları gönderip dilediğini ona hedef kılmaktadır; (Mustafa İslamoğlu)

Yıldırımları o gönderir ve onlar, ölçüsüne denk düşenlere çarpar. (Süleymaniye Vakfı)

Dikkat ederseniz bu ayette İslamoğlu, faili Allah yapmıştır. Halbuki aynı gramatik yapıdaki önceki ayetlerde failin Allah/kul şeklinde iki tercihli bırakmıştı.

Halen aynı meal mantığında ısrarla devam etmek için men yeşau manasına her ayette, sözde farklı manalar veren Süleymaniye vakfına bir de şu ayet üzerinden bakalım

Nahl 2

يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ

Allah, kendi emri olan o ruhu[*], meleklerle, kullarından seçtiği kişiye indirir. (Süleymaniye Vakfı)

Görüldüğü gibi Süleymaniye vakfı “dilediğin kişiyi”, en baştaki gibi “tercih edeni” dememiş, ancak Allah’a da tercih ettiğini dememek için (güya tutarlılık uğruna) bunun yerine “seçtiği kişiye” demiştir.

Son olarak Süleymaniye Vakfı’nın Araf 155. Ayete ne meal verdiğine bakarak bu konuyu sonlandıralım.

وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلًا لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ

Musa belirlediğimiz gün için halkından yetmiş adam seçti. Bunlar bir depremle sarsılınca dedi ki “Rabbim! Tercihi sen yapsaydın onları da beni de daha önce etkisiz hale getirirdin. Aramızdaki akılsızların yaptıkları yüzünden bizi yok mu edeceksin? Bu, sadece senin imtihanındır. Sapık saydığını bu yolla belirlersin, yola gelmiş saydığını da bu yolla belirlersin. Bizim velimiz sensin. Bizi bağışla, bize ikramda bulun. En güzel bağışlamayı yapan Sensin (Araf 155. Süleymaniye Vakfı)

Görüldüğü konuyla alakalı Kurandaki tüm ayetlere baktığımızda Allah’a yeşau fiilinin faili olmaması için alternatifler üretenler veya kulu fail yapan ve genellikle de Kuran’ı Kuranla anlayan hocalarımızın tüm ayetler birlikte değerlendirildiğinde tutarsız ve gereksiz bir çaba ve uğraşla, indi yorumlarıyla muhatap okuyucularının aklını hafife almış olduğunu, onları anlayış kıtlığına sahip kişiler olarak görmenin getirdiği endişe ile doğru meali vermekten uzaklaştıkları anlaşılmaktadır.

Halbuki Allah’ın dileyen olması kullarından dilediğini seçmesi, rızıklandırması, mülk vermesi, hikmet vermesi, azab etmesi, rahmet etmesi, hidayete erdirmesi ve şaşırtması veya dalalette bırakması vs hepsi Allah'ın sınırsız ilmi, geçmişi ve geleceği her şeyi bilen sınırsız ilmi, hikmet ve adaletiyle tecelli etmektedir. Allah'ın dilemesinde okuyucu bunun keyfi ve rastgele bir dileme olmadığı dipnotlarla belirtilebilir ancak bunu Kuranla biraz haşır neşir olan her okuyucu bilir. Pek çok mealde herkesi cahil ve düşüncesiz kabul ederek yanlış anlaşılmama gayretini anlıyoruz ancak bu önceki meallerin bu meselede daha doğru ve Kurana sadık bir meal verdiği gerçeğini değiştirmez. Ancak bu hocalarımızın kendi meallerinin daha doğru ve isabetli olduğu fikrine sahipseler bu ilim ve samimiyetle bağdaşmayacağı, pek çok ayette meal tercihleriyle de görülmektedir. Böyle bir meal ancak anlayışı kıt, Allah’ı hiç tanımayan, Allah’ı doğru takdir edememiş ateist veya deist insanlar için bir farkındalık amacına matuf olabilir.

Özetle hidayet ve delalet mevzusunda men yeşau ifadesindeki fiilin failini kul yani Men ismi mevsulu takdir etmek hatalı ve çözüm olarak palyatif bir çözüm olarak tutarsız ve zorlamadır.

Sonuç olarak; Meallerin büyük çoğunluğu hidayet ve dalalet konusunda men yeşau ifadelerinde faili Allah olarak okurken, az bir kısmı (genellikle Kurancı diyebileceğimiz hocalar) faili kul/ Men yapmakta veya bir kısmı da iki alternatifi de zikrederek meal vermektedir.

Dileyenin kul olduğu fikri öyle anlaşılıyor ki Kuran merkezli bir okuyuşun gereği olarak takdir edilmiş gibi görünse de bu düşünce Allah’ın dilemesinin hikmet ve adaletini geri plana koymuştur. Allah'ın dilemesindeki hikmet ve adalet zaten kulun dilemesini kapsayıcıdır. Fakat kulun dilemesi Allah'ın dilemesini kapsamaz, çünkü kulun tercihleri, dilemesi yanlış, isabetsiz, şirkle karışık ve iyi olmayabilir. Ancak Allah’ın dilemesi mutlak iyi, hayr ve adil olandır.

Men yeşau ifadelerinde fiilin failini Allah değil de kul yapmanın ilkeli bir meal ve anlamı okuyucuya ulaştırmaktan uzaktır.

SONUÇ:

وَمَن يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرِيناً فَسَاء قِرِيناً

Şeytan kime arkadaş olursa, (bilsin ki) o, ne kötü bir arkadaştır. (Nisa 38)

Bu ayet önceki bölümlerde de yeni kıraat uydururarak mana takdir edenler için konumuzun bir özeti niteliğindedir.

Bu ayette Men şart edatı fail değil mefuldür, üstelik raci zamir ile mefulun bih gayri sarih yani harfi cerle mefuldur. Şeytan kelimesi kanenin ismidir. Kane nakıs fiilinin yani cümledeki şart fiilinin de faili Men değil, Şeytandır. Lehu ise men şart edatına dönen raci zamir olarak mefulun bih gayri sarihtir.

Dua ile...

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٨﴾

(Onlar şöyle yakarırlar): "Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin." (Ali İmran,8)