Haberin Mübtedaya Takdim Edilmesinin Zorunlu Olduğu Haller (Kuran’dan örneklerle)

ahmetsogutcu@gmail.com

GRAMER NOTLARI

Ahmet Söğütçü

3/29/202625 min read

Haberin Mübtedaya Takdim Edilmesinin Zorunlu Olduğu Haller (Kuran’dan örneklerle)

Normal şartlarda veya gramatik olarak özel şartlar söz konusu değilse, isim cümlelerinde Mübtedanın (muhberin anh/kendisinden haber verilen veya müsnedun ileyh/kendisine isnat edilen veya mahkumun aleyh/hakkında yargıda bulunulan veya muhaddesun anh/kendisinden söz edilen) cümlede önce, haberin (muhberun bih/kendisiyle haber verilen veya müsned/isnat edilen veya mahkumun bih/kendisiyle hüküm verilen veya hadis/söz) ise daha sonra gelmesi asıldır.

Ancak bazı durumlarda haberin önce, mübtedanın daha sonra gelmesi zorunludur. Bu bir takım anlam karmaşalarının meydana gelmemesi ve bazı gramer kurallarının gereği olduğu içindir. Haberin zorunlu olmadığı halde mübtedadan önce gelmesi de mümkündür ancak bu durumda manaya dönük farklı söz incelikleri ortaya çıkar.

Bizim bu bölümde, bu tür söz inceliklerinin aranmadığı, gramatik olarak haberin mübtedaya takdim edilmesi (haberin önce gelmesi) durumlardır. Bunlar başka türlü olamayacağı için, takdim sebebiyle söz incelikleri ya da mana farkları aranmaz. Daha sonra takdim ve tehirin gerekli veya şart olmadığı durumda ne tür söz incelikleri çıkar bunu konu edineceğiz.

Mübtedanın önce gelmesi haberin sonra gelmesinin genel olduğu gibi, müptedanın marife ve haberin de nekra olması geneldir. Ancak aynı şekilde bunun da zorunlu sebeplerle işlemediği durumlar olduğu gibi, zorunlu olmadığı halde mübtedanın nekra veya haberin marife olduğu durumlarda söz incelikleri veya farklı manaları ortaya çıkarabilmek için kullanılır. Fakat bu yazıda sadece “Haberin hangi durumlarda mübtedaya takdim edilmesi/önce gelmek zorunda” olduğu konusu işlenecektir.

1- Haber öğesinin, cümle başında, şart olan bazı istifham (soru) edatları olarak gelmesi:

Örnek:

أيْنَ مُحَمَّدٌ ؟

Eyne Muhammedun? (Muhammed nerede?)

Bu ifadede “eyne” edatı haber, Muhammed ise mübtedadır. Eyne cümle başına gelmek zorunda olduğu için ve aynı zamanda haber öğesi olduğundan, mübtedaya takdim (önce gelmiştir) edilmiştir.

Peki “eyne/nerede” sorusunun haber olduğu nasıl bilinmektedir? Bunu tespit etmenin yolu “eyne” sorusuna cevap vererek cümleyi kurmaktır. Yani “eyne/nerede” sorusunun cevabını hayali bir örnekle cevap verilerek anlaşılabilir.

Diyelim “eyne muhammedun” sorusuna cevap olarak;

مُحَمَّدٌ في المَدْرَسَةِ

“Muhammed okuldadır.”

Denilmiş olsun. Görüldüğü gibi eyne sorusuna cevap olarak geçen ifade, Muhammed hakkında haber veren, kendisine isnatta bulunulan “fil medreseti” ifadesidir. Dolayısıyla baştaki cümlede kendisinden söz edilen veya haber olan “eyne” soru edatıdır.

Benzer şekilde;

كَيْفَ مُحَمَّدٌ ؟

Muhammed nasıl?

متَى الْعِيدٌ ؟

Bayram ne zaman?

Burada da “keyfe” ve “meta” edatları cümlenin haberi olarak müptedaya takdim edilmiştir/önce gelmiştir.

Yine cümle başında olunca zaten haber olup ancak cümle başındayken kendisine muzaf (tamlanan) gelen soru edatlarında da, soru edatına muzaf olan kelime (isim tamlamasında tamlayan muzafun ileyh/tamlanan muzaftır) soru edatıyla birlikte haberdir.

Örnek:

مَنْ زَيْدٌ ؟

Zeyd kimdir? Soruya cevap olarak “zeydun talibun/zeyd öğrencidir” cevabı verilebildiğine göre, men soru edatı öne geçmiş haberdir.

بِنْتُ مَنْ فَاطِمَةُ ؟

Fatıma kimin kızı? Bu cümlede de “bintu men”/kimin kızı ifadesi haberdir. Zira “Fatıma, Muhammed’in kızıdır”(fatımatu bintu muhammedin) cümlesinde, Fatıma’nın müpteda olup, “bintu muhammedin” ifadesinin de haber olduğu kolaylıkla görülmektedir.

Dikkat edilmesi gereken hususlardan biri soru edatlarından sonra fiil cümlesi veya şibhi cümle (cümle benzeri/Arapçada dilin pratikliği sebebiyle isnadın hazfedilerek/düşürülerek oluşturulan cümledir) gelmesi durumda bu durumda “haber” değil “müpteda” olmak zorunda olmasıdır.

Örnek:

مَنْ خَرَجَ؟

Kim çıktı?

Burada “men” soru edatı “haber” olmaz zira “harace” fiili “müpteda” olamaz. (Müpteda’ın her zaman isim olduğunu hatırlatalım.)

Fakat bu tip durumlarda yine her zaman kullanabileceğimiz yöntemi uygulayarak da soru edatının “müpteda” mı yoksa “haber” mi olduğunu anlamak için soruya uygun bir cevap vermeniz durumunda kolaylıkla tespit edilebilir.

Bu durum bazı soru edatlarının (soru hemzesi elif, soru edatı hel gibi bazı soru edatlarının) iraptan mahalli olmadığını (cümlenin öğelerinden birinin yerine geçmediği)) anlamak için de kullanabileceğimiz bir yöntemdir. Tüm soru yapılarında soru yapısının müpteda mı, haber mi yoksa irabtan mahalli olmayan bir harf mi olduğunu anlamak için uygun cevap hayal edilerek tespit edilebilir.

Men harace? (Kim çıktı?)

مُحَمَّدٌ خَرَجَ

Muhammedun harace. (Muhammed çıktı.) Bu cevabi cümlede “Muhammedun” ismi “men” yerine müpteda, “harace” fiil cümlesinin ise, “isim cümlesinin haberi” olan bir cümle olduğu görülmektedir.

مَنْ في الْبَيْتِ؟

Evde kim var?

Cevap: Muhammed evdedir veya kısa cevap olarak sadece Muhammed …(evdedir)

Yukarıdaki fil beyti ifadesi şibhi cümledir ve şibhi cümleler hiçbir zaman müpteda olmazlar. “Muhameddun Fil beyti” (Muhammed evdedir) demek aslında “Muhammedun yucedu/kainun/mevcudun fil beyti” (muhammed evde bulunuyor/vardır) takdirindedir.

Çünkü her harfi cerde olduğu gibi, o harfi cere müteallık (bağlantılı) bir fiil veya fiilimsi bir kelime zorunlu olarak vardır cümlede yoksa bile takdiren var kabul edilir. Bu konu şibhi cümleler veya zarfu müstekar gibi konular altında genişçe izah edilmektedir. ( “İsim Cümlesinin Özellikleri (Kuran’dan Örneklerle)” adlı makaleye de bakılabilir.)

Yine soru edatından önce, zaten müpteda olan bir ismin bulunması durumunda soru edatı haberdir.

Örnek:

مُحَمَّدٌ مَنْ أَبُوهُ؟

Muhammed, onun babası kimdir?

Cevap: “Ebuhu İbrahimu”/O’nun babası İbrahimdir.

Görüldüğü gibi burada “men” yerine geçen “İbrahim” haber olduğu için “Men” soru edatı da haber oldu.

Ancak bu cümlede, hatırlatılması faydalı olacaktır, büyük cümle (cümlei kubra) içinde küçük bir cümle (cümlei sugra) daha vardır. Büyük cümlenin irabı şu şekildedir. “Muhammedun” ifadesi müpteda, “men ebuhu” ifadesi haberdir. Bu büyük cümlenin irabıdır. “Men ebuhu” ifadesi ise büyük cümlenin haberi olarak bir isim cümlesinden teşekkül etmiş olup bu küçük cümlenin (cümlei sugra) kendi içinde irabı da şu şekildedir. “Men” takdim edilmiş haber (zorunlu olarak ebuhu’ nun önüne geçmiştir), “ebuhu” ifadesi ise tehir edilmiş müpteda (sonraya bırakılmış) olarak irab edilir. Yani biz bu örnekte burada, men soru edatı haber derken, büyük cümlenin değil küçük cümlenin haberi olduğunu söylemiş olduğumuza ve bu örneğin öncekilerden farklı bir örnek olduğuna dikkat edilmelidir.

2- Haber olan Şibhi Cümlenin Nekra Müptedadan Önce Gelmesi

Şibhi cümle yukarıda da değinildiği gibi car (harfi cer) ve mecrurdan (harfi cerin etki ettiği isim, harfi cerler sadece isimlerden önce gelir) oluşan bir yapıdır. Bu yapıda harfi cerin, mahzuf (düşürülmüş) umum bir fiil veya fiilimsiye (her varlıkta olan bulunma, mevcut olma eylemleri gibi) taalluk etmesi yani müteallakının (bağlantı kuran fiilin) açıktan bulunmaması durumudur. Böyle ifadelere zarfı müstekar da (yerleşilen zarf demek olup, bu yerleşilen umum fiilin failinin bir zarfta yani bir zaman veya mekanda bulunmasıdır) denilmektedir.

في حَقيبَتي قَلَمٌ

Çantamda bir kalem vardır.

في الدَارِ راجُلٌ

Evde bir adam vardır.

Çeviride vardır, bulunuyordur, mevcuttur gibi ifadeler zarfu müstakar ve şibhi cümlede yazılıp söylenmeyen hazfedilmiş bir umum fiilin varlığı sebebiyledir. Elbette burada çeviri tekniği açısından sonuna illa –dır,dir getirilmesi şart değildir, biz burada bu türden bir çeviri yaparken haber öğesinin okuyucu açısından net anlaşılması sebebiyle bunu yapıyoruz. Yoksa “evde bir adam var” denilmesi de yeterlidir.

Bu tür yapılardan önce , eğer nekra bir isim gelirse, bu durumda şibhi cümlede varsayılan umum fiilimsi kelimedeki takdiren bulunan bir zamir sayesinde o nekra kelimenin sıfatı olma ihtimaline sahip olur. İşte bu karışıklığa mahal vermemek için nekra olan müpteda tehir edilir, haber ise takdim edilir. Şayet yukarıdaki ifadeyi şöyle yazarsak;

راجُلٌ في الدَارِ

Evdeki bir adam…

Görüldüğü ifade cümle değil nahiv (cümle bilgisi) yönünden müfred bir ifade oldu. Buradaki müfredlik kelimelerin tekil veya çoğul olmasıyla alakalı değil, nahiv yönünden olması demek yani cümle meydana getirmeyen tek başına bir öğe olmasıdır. Örneğin “Öğrenciler okuldadır” ifadesi nahiv yönünden tam bir cümledir. Ancak sadece “öğrenciler” desen bu nahiv yönünden müfred manada bir kelimedir. Yine “İstanbul’daki ortaokul erkek öğrecileri” bu da nahiv yönünden müfred bir ifade olup bir cümle oluşturmayan eksik bir söz olup, kelam değildir. İşte bu sebeple şibhi cümle yapıları eğer nekra bir kelimeden haber veriyorsa takdim edilir.

3- Haberin mübtedâya İLLA ve İNNEMA ile hasredilmesi

Örnek:

ما في البَيْتِ إلّا زيدٌ

Evde Zeyd’den başka kimse yok.

إنَّمَا في البَيْتِ زيدٌ

Evde sadece Zeyd vardır.

Bu örneklerde görüleceği gibi haber + müpteda sıralaması yapılmış çünkü haber sadece müptedaya hasredilmiştir. Eğer dizilim normal şekilde müpteda+haber olsaydı;

ما زيدٌ إلّا في البَيْتِ

Zeyd evden başka bir yerde değildir.

إنَّمَا زيدٌ في البَيْتِ

Zeyd sadece/ancak evdedir.

Görüldüğü vurgular söz dizilimi sebebiyle değişmektedir. İlk iki örnekte haber müptedaya hasredilmişken, diğer iki örnekte müpteda habere hasredildi/özgü kılındı.

4- Müptedada habere ait bir zamirin bulunması

Cümle örneğine geçmeden önce şunun iyi bilinmesi gerekmektedir. Bir cümlede isim ve ona dönen zamir sıralamasında önce zamir sonra isim gelemez. Önce isim sonra zamir gelebilir. Aksi halde bu söz karmaşasına yol açan bozuk bir söz olur. Bu durum “zaafu telif” olarak da isimlendirilir. Örneklere geçmeden öne bu konunun iyi bilinmesi açısından detaylıca ele almamız gerekiyor zira istisna gibi durumların varlığı da aslında istisna olmayıp teknik olarak izah edilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu konuda da son dönemlerde bazı tahrifata varan yorumlar ortaya çıktığından detaylıca bilinmesi elzemdir.

Örneğin;

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ الى بَيْتِهِ

Muhammed kendi evine gitti.

Beytihi deki hi/hu (hüve) zamiri Muhammed ismine dönmüştür. Burada şu sorulabilir “beytihi” ifadesindeki hüve zamiri acaba başkasına dönemez miydi? Eğer bağlam gereği Muhammedin kendi evine gitmesi mümkün değil veya kastedilen bu değil de, sözün öncesinde başka birinden bahsedilseydi veya buradaki zamir aklen uygun bir kişiye dönecek olsa mana şu şekilde de anlaşılabilirdi. “Muhammed onun evine gitti” buradaki “o” dediğimiz kişi bu cümlenin öncesinde bahsi geçen veya aklen bilinecek başka biri olabilir, sözü söyleyen mütekellim de onu kastetmiş olabilir.

Ancak karşımızda böyle bir bağlam yoksa “hu” zamiri genellikle en yakın isme döndüğü gibi ve yine böyle bir bağlam yoksa bu Muhammed’e dönecektir. Fakat öyle bir bağlam olabilir ki muhatap bunu karıştıracak bir haldeyse, yani acaba onun evi derken mütekellim Muhammedi mi kastetti yoksa Zeydi mi kastetti diye muhatap şüphe yaşayacaksa mütekellim sözü şöyle de söyleyebilir:

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ إِلَى بَيْتِ نَفْسِهِ

Muhammed kendisine ait eve gitti.

(nefsihi şeklinde bizzat kendi evine şeklinde bir özel vurguyla)

Veya söz konusu ev başka birine aitse;

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ إِلَى بَيْتِ زَيْدٍ

Muhammed Zeydin evine gitti.

Şeklinde söylenebilir.

Zeyd yerine hüve zamiri getirmeyerek Muhammed’le karışması ihtimali ortadan kaldırdı. Şimdi biz durumun karışmaya imkan vermeyen ve herhangi bağlamda bulunmayan ilk cümle örneği üzerinden isim zamir sıralaması hakkındaki mevzumuza tekrar geri dönelim.

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ الى بَيْتِهِ

Bu cümleyi şöyle yapsak

a-Fiil cümlesi:

ذَهَبَ الى بَيْتِ مُحَمَّدٍ

O Muhammedin evine gitti.

b-isim cümlesi:

هو ذَهَبَ الى بَيْتِ مُحَمَّدٍ

O, gitti Muhammedin evine.

Bu cümlelerde O denilen şahıs kesinlikle Muhammed olamaz. Bu ancak şiirde (Arap şiirinde kafiye veya ölçü gibi şiir zaruretiyle de olsa hoş karşılanmaz) belki mümkün olabilir. Eğer siz “O” denilen şahsın kendi evine gittiği söylemek istiyorsanız ve bu kişi de Muhammed ise ya önce Muhammed ismini en başa getirip, bizim en başta kullandığımız cümleyi kurmalısınız ya da Muhammed ismini hiç kullanmayarak cümlenin tamamında zamir kullanmalısınız. Aksi halde yukarıda fiil ve isim cümlelerinde örnekleri verilen ifadeler bağlam nasıl olursa olsun, o denilen şahıs/ hüve zamiri ve gitme işini yapan kişi Muhammed olamayacak, başkası olmak zorunda kalacaktır.

İşte müptedada habere ait bir zamir bulunması durumunda neden önce haber gelmek zorunda olduğu ile ilgili temel mesele bu ilkeyi çiğnememek üzerine kuruludur. Bu konuda istisna gibi duran hususlara da yer verelim.

هو محمدٌ

O, Muhammed’dir.

Bu cümlede hüve zamiri sonra gelen Muhammed’e değil Muhammed denilen kişinin bilenen bir vasfı sebebiyle dönmektedir. Ancak bu kişinin ismi muhatap tarafından bilinmemektedir. Aslında bu cümle “ismuhu muhammedun” (Onun İsmi Muhammed veya o muhammed ismine sahiptir) takdirindedir ancak “Hüve Muhammedun” şeklinde ifade edilince de anlaşıldığı için buna gerek duyulmamıştır. Dolayısıyla bunun gibi durumlar ifade ettiğimiz kuralı bozmamaktadır. Aynı sekilde işaret zamirleri de “haza muhammedun” (Bu Muhammeddir) ifadesi “şu kişiyi işaret ediyorum o muhammeddir” takdirinde başka bir cümle olabileceği gibi haza işaret zamiri Muhammed’e değil sözün öncesinde Muhammed’in varlığına veya bir vasfına işaret etmekte, ona dönmektedir.

Yine Arapça “zamiri şen” veya “zamiri kıssa” olarak isimlendirilen bir üslup biçimi vardır. Bu zamirler gaib huve veya hiye zamirlerinden olur ve müphem yani kendisinden önce kime gittiği bilinçli olarak belli edilmeyen zamirler olup bu zamir yerine ifade edilecek konu ya da kişiye dönük dikkat çekme, önem verme veya ifade edilecek şahsın zihinlerin ötesinde olduğuna dönük bir vurgu üslubudur.

Örneğin:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ

De ki: O Allah tektir.

İhlas 1

ihlas suresinde olduğu gibi burada başta gelen zamir bir soruya veya şahsı belli olup ismi belli olmadığı için değil, Allah’ın aşkın yüceliği hakkındaki vurgu amacını taşır. Bu durum da bizim söylediğimiz kaideye aykırılık oluşturan bir durum değildir. Bu Arapça’da özel bir uslup biçimi olup ayrı bir başlık altında incelenir.

Şimdi Müptedada habere ait bir zamir bulunması halinde neden haberin müptedadan önce geldiğine dair temel ilkeden bahsettikten sonra örneğimize geçelim.

في الدارِ صاحِبُها

Evde sahibi vardır.

Görüldüğü gibi haber önce değil sonra gelmiş olsaydı ve sahibuha fiddar denmiş olsaydı “ha” müennes zamirinin neye raci olduğu bilinmez ancak “ev” dışında her şey olabilirdi. Bu da kastedilen manayı veremezdi.

5- Medh ve Zemm uslubunda haberin öne geçmesi

نِعْمَ الرجُلُ محمدٌ

Muhammed ne iyi adamdır!

Bu belirtilen hususlar haberin müptedadan önce gelmesini zorunlu kılan ve istenilen manaya ulaşmak için gerekli hususlardı. Bunun dışındaki daha pek çok sebeple haber müptedanın önüne geçebilir. Zorunlu bir sebep yoksa neden haberin müptedaya takdim edildiğinin muhtemel mana gerekçeleri ve manaya tesirleri ayrı bir bahistir. Her zaman ifade etiğimiz gibi gramer kurallarına uygun söz dizimindeki her türlü fark, manada da farklılıklar meydana getirecektir.

6- Müptedanın ismi mevsul, haberinin şibhi cümle olması

Bu madde normalde Arapça dil incelemelerin bulunmamaktadır. Bahsedeceğimiz durum Kuran’ın hususiyetleri arasındadır. Bu konuya büyük oranda “İsim Cümlesinin Özellikleri (Kuran’dan örneklerle)” adlı yazıda değinmiştik. İsmi mevsullerin müpteda olarak tehir edilmesi belagi sebeplerden öte, eğer önce gelirse/gelseydi devamındaki şibhi cümle kısım sıla cümlesinin devamı olarak anlaşılabileceği için önce gelmemiştir. İlgili yazıda bazı örnekler verilmişti. Bu defa o yazıda olmayan başka bir örnek üzerinden konuyu ifade edelim.

Örneğin:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ

Ve İnsanlardan, Allah hakkında herhangi bir ilme sahip olmadan tartışan ve her azgın şeytana uyan kimseler de, vardır. (Hac, 3)

Bu ayette “men” ismi mevsulu müpteda, “min ennas” ifadesi haberdir. Görüldüğü gibi haber önce (takdim), müpteda ise sonradır (tehir). “men” ismi mevsulünden sonraki 2 adet fiil cümlesi “yucadilu....ve yettebiu…” men ismi mevsulünün sıla cümlesidir. Yani “men” ismi mevsulunu tanımlayan, tanıtan cümleler olup, büyük cümlede (cümlei kübrada) irabtan mahalli yoktur yani herhangi bir öğe değerine karşılık gelmez. Bu 2 cümleden oluşan sıla cümlesinin işlevi “men” ismi mevsulünü tanımlamaktan ibarettir. Elbette, hatırlatmakta fayda var, bu cümlelerin de ana cümle içinde değil ama kendi içinde irabları vardır.

Şimdi biz bu cümlede “men” ismi mevsulünü (sıla cümleleriyle birlikte zira bunlar ayrılamaz) yani müptedayı başa alalım ve haberi de sonra getirelim:

وَمَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍ مِنَ النَّاسِ

Bu durumda irab açısından şöyle bir ihtimal söz konusu olurdu.

“Allah hakkında herhangi bir ilme sahip olmadan tartışan ve insanlardan her azgın şeytana uyan kimseler…”

Görüldüğü gibi insanlardan ifadesi men ismi mevsulüne ait sıla ifadesindeki ikinci cümlenin bir parçası olarak anlaşılabilirdi. Bu durumda tüm ifade sadece ismi mevsul+sıla cümlesi olmuş olur ki bu da nahiv yönünden müfred bir ifadeye dönerdi. Yani bu tip kimseler hakkında bir yargı veya haber söz konusu olmazdı.

Şöyle bir itiraz yapılabilir: Bir söz eğer cümleyse müfred olarak kelam değilse, mutlaka onun bir cümle olarak da anlamamız icab eder. Dolayısıyla eğer “minnennas” ifadesi daha sonra gelseydi, bu ifadeyi cümle yapmaya aday tek ifade bu olduğu için, buna sıla cümlesinin parçası değil haber öğesi derdik.

Bu itiraz kısmen haklıdır ancak Kuran’da haberi veya müptedası hazfedilmiş pek çok ifade vardır ki bu Kuran belagatında da yaygın bir durumdur. Yani elbette sözün bir cümle olması gerekir ancak bu şart illa lafızda ortaya çıkmayabilir. Bu tür durumlarda tek çare ve çözüm müptedaya lafzen bir haber aramak değil takdiren de olsa bunun yapılabilmesidir. Nitekim eğer “minennas” ifadesi sonda olsaydı irab açısından iki ihtimal olacaktı ki bu itiraz edildiği gibi “minennas” ifadesini haber olarak görmek veya sıla cümlesinin parçası kabul edip, “men” ismi mevsulunu hazfedilmiş bir müptedanın haberi veya haberi hazfedilmiş bir müpteda olarak görmektir.

Ayrıca Hac 3’den sonraki Hac 4’de ki cümle de men ismi mevsulunun haberi olmaya adaydır başka bir cümle olurdu.

كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ

Onun üzerine, “şüphesiz ki kim ona dost olursa muhakkak onu saptırır ve onu alevli azaba iletir” diye yazıldı. (Hac,4)

Eğer “minennas” ifadesi sonda olsaydı bu ifade haber değil sıla cümlesinin parçası olarak kabul edilip devamındaki ayette bu yeni cümle bütünüyle “haber” öğesi olabilirdi. Bu durumda mana;

Allah hakkında herhangi bir ilme sahip olmadan tartışan ve insanlardan her azgın şeytana uyan kimseler, Onun üzerine, “şüphesiz ki kim ona dost olursa muhakkak onu saptırır ve onu alevli azaba iletir” diye yazıldı. (Hac,3-4)

şeklinde de, tek bir cümleye herhangi bir hazif olmadan da mümkün bir irab olabilirdi.

“minnas” ifadesin sonda bırakılması halinde ve haber olarak görülmesi halinde diğer duruma göre daha baskın ihtimal de şöyle olacaktı:

“Allah hakkında herhangi bir ilme sahip olmadan tartışan ve her azgın şeytana uyan kimseler, insanlardandır. “

Yani bu durumda sanki ayette böyle olan kimseler cinlerden, meleklerden veya başka yaratıklardan değil insanlardan şeklinde bir vurgu öne çıkacaktı. Halbuki bu ve bunun gibi pek çok ayette mesele, sayılan özelliklerin insanlardan/nas dışında varlıklarda bu özelliklerin bulunmayıp, insanlar arasından olduğunu belirtmek veya vurgulamak değildir. İrab açısından her türlü olasılığa rağmen “minnas” ifadesi sonda bu durumda vurgu değişebilirdi. Ayette “insanlardan şöyle şöyle olanlar da vardır şeklindeki söz”, “şöyle şöyle olanlar insanlardandır” bilginiz olsun şeklinde istenmeyen bir vurguya dönüşecekti.

Peki gerçekten böyle bir söz söylenmek isteseydi ve vurgu bu olsaydı, aynı zamanda irab açısından da karışıklığa mahal bulunmasaydı nasıl olurdu?

Esasında bu sorunun Kuran’dan örnekleri vardır.

Örnek:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ مِنْكُمْۜ …

Sonradan iman edenler ve sizinle birlikte hicret edenler, işte onlar da sizdendir. (Enfal, 75)

Bu ayetten önceki ayetlere bakılırsa müminlerin birbirinden, kafirlerin de birbirinden olduğunu ifade eden ayetler grubu içinde olduğu görülecektir. “Ellezine” ismi mevsulü müptedadır. “amenu min ba’du ve haceru ve cahedu meakum” ifadesi sıla cümlesi olup irabtan mahalli yoktur (büyük cümlede sıla cümlesinin öğe değeri yoktur, kendi içinde cümle olarak irabı vardır). “feulaike minkum” ifadesi ise haberdir. Haber de kendi içinde bir isim cümlesidir. Haber de kendi içinde “Ulaike” müpteda, “minkum” ise haberdir.

Burada akla gelebilecek soru neden müpteda ile haber arasına “fa/fe” edatı geldiğidir. Bu soruyu hemen kısaca cevaplayarak asıl konumuza dönelim. Müpteda ile haber arasında şart veya koşul ilişkisi varsa haberin başına “fa” gelir. Yani müpteda ve haber ilişkisi arasında, bu ayetteki gibi şöyle bir ilişki kurabiliyorsak veya kurmamız gerekiyorsa bu durumda haberin başına “fa” gelir. “eğer sonradan iman ederlerse, hicret ederlerse ve sizinle birlikte cihad ederlerse, o halde onlar sizdendir” Dikkat edilirse kurduğumuz cümle şart/koşul cümlesidir.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra görüyoruz ki “şöyle şöyle olan kimseler, onlardan/şunlardan değil bunlardandır” şeklindeki yargılar için Kuran’ın kullandığı biçim bu şekildedir. Eğer ayet şöyle olsaydı:

ومِنْكُمْ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْ بَعْدُ وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا مَعَكُمْ

“Sizden, sonradan iman edip, hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenler de, vardır. “

Bu durumda verilmesi gereken mana böyle olurdu.

Bununla ilgili, Kuran’da çok sayıda örnek vardır, bu konunun iyi bilinmemesi sebebiyle özellikle son dönem garip yorumlar ve çıkarımlar yapılabilmektedir.

Yine başka bir örnek:

وَاِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَنَّۚ فَاِنْ اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَالَ قَدْ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيَّ اِذْ لَمْ اَكُنْ مَعَهُمْ شَه۪يداً

Şüphesiz ki, sizden, ağırdan alacak (savaşa gitme konusunda) alacak kimseler de kesinlikle vardır. Eğer başınıza bir musibet gelirse “Allah bana nimette bulundu, çünkü onlarla beraber bulunmadım” der. (Nisa,72)

Bu ayette her ne kadar sizden denilse de buradaki beraberlik hakiki ve manevi bir beraberlik değil maddi ve görünüşte müminler arasında olan münafık karakterler olduğu bellidir. Yine bu ayette “(savaşmamak için) ağırdan alan kimseler, sizdendir” şeklinde bir mana verilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Eğer böyle denilmek istenseydi ayetteki ifadenin Enfal 75’dekine benzer formda kurulması gerekirdi.

Son olarak bu konuda başka bir ayetten örnek verelim.

فَكُلاًّ اَخَذْنَا بِذَنْبِه۪ۚ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَـلَيْهِ حَـاصِباًۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُۚ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَاۚ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Her birini günahıyla/zenbiyle yakaladık. Onlardan üzerlerine kasırga gönderdiklerimiz de, vardır. Onlardan bir çığlığın kendisini tuttuğu kimseler de, vardır. Onlardan yerin dibine geçirdiğimiz kimseler de vardır. Onlardan kendilerini suda boğduğumuz kimseler de vardır. Allah onlara zulmetmedi fakat onlar nefislerine zulmediyordu. (Ankebut, 40)

Bu tür ayetlerde aradaki bağlaç ve Türkçeye daha güzel çeviri için gerekli düzenlemeleri yapmadan sunduk. Elbette sözün gelişine ve Türkçede edebi sanatları da dikkate alarak, metne daha sadık ve gramere uygun farklı çeviriler yapılabilir ve yapılmalıdır da. Ancak burada maksadımız, başlarına gelen bu hadiselere uğrayan kimseler sadece zalimler ve Allah’ın helak ettiği kimseler değildir. Yani ayet “şöyle şöyle yaptıklarımız onlardandır” demiyor, “onlardan şöyle şöyle yaptıklarımız da vardır” diyor.

Bununla ilgili “minennas” şeklinde şibhi cümle örneklerinin tamamı için Bakara/8, Bakara/165, Bakara/200-201, Bakara/204, Bakara/207, Hac/3, Hac/8, Hac/11, Ankebut 10, Lukman/6, Lukman/20 bu ayetlere göz gezdirilmesini öneririz. Kastedilenin “şöyle şöyle olan kimseler, insanlardandır/nastandır” değil, “insanlardan, şöyle şöyle olanlar da vardır” şeklinde bir uslubun olduğunu Arapça konusunda çok az bilgi sahibi olanlar bile fark edecektir. Bu vurgunun gramer izahı için de “İsim cümlesinin Özellikleri (Kuran’dan örneklerle” yazısına tekrar bakılabilir.

Kuran’dan Yazı Başlığı Hakkında Farklı Örnekler:

1-

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا ف۪يهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِك۪ينَ كَٓافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَٓافَّةًۜ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّق۪ينَ

Şüphesiz Allah katında, Allah’ın kitabında/yasasında gökleri ve yeri yarattığı gün, ayların sayısı on ikidir. Onlardan, haram olan dört (ay) vardır. İşte dosdoğru din budur. Sakın onlarda (haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin. O mürşiklerle topyekün savaşın onların sizinle topyekün savaştığı gibi. Bilin ki şüphesiz Allah muttakilerle beraberdir. (Tevbe, 36)

Bu ayette sadece konumuzla alakalı “minha erbeatün hurum” kısmına değinilecektir. Ayette özetle müşriklerin takvim oynamalarıyla haram ayların ve haccın da yerlerini değiştirmesi üzerine, takvimin Allah’ın yasasına göre değişmez bir sabite ile ilerlediğini ve bununla oynanamayacağını haber vermekte ve müminlerle savaşan müşriklere karşı aynı şekilde savaşılmasını emretmektedir.

مِنْهَٓا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ

Onlardan, haram olan dört (ay) vardır.

“Minha” ifadesi şibhi cümle olarak öne geçmiş haber, “Erba’atün”/dört ifadesi ise müptedadır, “hurum” ise buna sıfattır. Ha zamiri kendisinden önceki “isna aşere” kelimesine dönen bir zamirdir. 12 ay olarak, akılsız varlıkların sayısı olduğu için akılsız varlıklara “müennes tekil zamir” gelmiştir.

Burada şu sorulabilir akılsız varlıkların çoğulu tekil müennes geliyorsa neden ayetin devamında “fihinne” ifadesindeki zamir çoğul müennes olarak haram 4 aya dönebilmiştir? Orada da “fiha” olmalı değil miydi?

Arap dilinde 1-10 arasındaki ve görece diğerine nazaran az olan sayıdaki akılsız çoğullar “cemi müennes zamirler” alabilir.

Tekrar asıl konumuza dönersek, görüldüğü gibi müpteda nekra olduğundan tehir edilmiş, haber şibhi cümle olarak öne geçmiştir. Bu zorunludur. Daha doğrusu ortada bir cümle olabilmesi için bu gereklidir. Aksi halde şöyle olsaydı:

اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ مِنْهَٓا

Onlardaki 4 haram ay,

Olurdu ki bu nahiv yönünden cümle olmayan yani müfret bir ifadedir. Çünkü nekra kelimelerden sonraki ifadeler kendisine dönen gizli ve açık bir zamir olmak şartıyla onun sıfatı olur. minha ifadesinde ha zamiri 12 ay’a dönmektedir o halde 4 aya dönen zamir nerededir? Denirse, bu zamir şibhi cümlelerdeki hazfedilen kainun, mevcudun gibi umum fiilimside gizli olduğunu daha önce de ifade etmiştik.

Örneğin bu ayetteki incelediğimiz ifadeye “haram olan 4 (ay) onlardadır” şeklinde bir mana vermek mümkün müdür? Gramatik olarak mümkün gibi görünse de saçmadır. Zira haram olan 4 ay, elbette 12 ayın içindedir, başka bir gezegendeki misal 18 aydan biri olacak değildi ya!

2-

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِۜ قُلْ ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ وَاِثْمُهُمَٓا اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِمَاۜ …

Sana içki ve kumardan soruyorlar. Deki: “o ikisinde büyük bir günah vardır ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Onların günahı faydasından büyüktür”… (Bakara, 219)

Bu ayette konumuzu iyi ifade edebilmek için güzel örnekler var.

Kırmızıyla işaretlenmiş bölüme öncelikle dikkat edelim.

ف۪يهِمَٓا اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ

“fihima” şibhi cümle olarak öne geçmiş haberdir, “ismün” müpteda, kebirun” ise onun sıfatıdır. Devamındaki “menafiu linnas” ifadesi de vav ile müptedaya atıftır.

“O ikisinde, büyük günah ve insanlar için faydalar, vardır.“

Bu cümleyi şöyle bir vurguyla “büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar o ikisindedir” okumak ya da anlamanın mümkün olmadığı ortadadır. Bu konuya bu kadar çok önem vermemizin nedeni, bazı tartışmalı ayetlerde, bu türden sorunların yaşanması ve kastedilenin dışına çıkılması sebebiyledir.

Yine burada takdim-tehir vardır ve bu zorunludur. Eğer müpteda önce, haber sonra gelseydi anlam karışıklığı doğar ya da ortada müfred bir ifade kalırdı. Bu durumda cümle ve anlamı:

اِثْمٌ كَب۪يرٌ وَمَنَافِـعُ لِلنَّاسِ ف۪يهِمَٓا

O ikisindeki Büyük bir günah ve insanlar için olan bir takım faydalar…

Evet ne olmuş bunlara sorusuna karşı cevap yoktur. Yani Nahiv yönünde müfred bir ifade olurdu.

Nitekim aynı ayetin içinde dikkatle bakıldığı zaman;

مَنَافِـعُ لِلنَّاسِۘ

“Ve İnsanlar için faydalar” şeklinde müptedaya atfedilmiştir dedik. Peki neden önceki cümleye değil de müptedaya atfedilmiştir? Eğer ifade “linnasi menafiu” olsaydı, bu durumda bu kendi başına bir cümle olurdu ve atıf müptedaya değil önceki cümleye olurdu ve ortaya şöyle iki cümle çıkardı.

“o ikisinde büyük bir günah vardır ve bir takım faydalar insanlar için vardır”

Bu şekilde bir değişikliğin manaca ilk bakışta büyük bir değişik olmadığı sanılabilir. Ancak böyle bir ifadenin doğrudan içki ve kumarda bir takım faydalar olduğunu ifade etmemektedir. Sadece ikisinde büyük günah olduğu gibi, bir takım faydaların da insanlar için olduğundan bahsetmiş olurdu ki adeta günahların da faydalı olduğu gibi manaya da işaret edebilirdi. Aynı zamanda ayette dert içki ve kumarın bir takım yararları, kişisel ve kamusal yararları olsa da toplamda günahının ve zararının daha fazla olduğunu beyan etmektedir. Nitekim kumar, dünyada pek çok ülkede yasa dışı ve yasal oynatılmakta her ikisinin de özellikle ciddi kamusal faydalar elde edilebilmektedir. Peki toplam zarar? Asla ve asla, hangi kamusal düzen, şartlar ve sınırlar ortaya konulursa konulsun ortaya çıkan bilançoda içki ve kumarın zararları daha fazla olacaktır.

3-

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ

O kitabı sana indirendir. Ondan, muhkem ayetler vardır, ki onlar kitabın anasıdır. Diğerleri müteşabihtir. (Ali İmran, 7)

Bu ayetle ilgili de özellikle son dönemde gramer üzerinden pek çok spekülasyon üretilmektedir.

Bunların başında “minhu ayatun muhkematun” cümlesi üzerindendir. Doğrudan konuya geçmeden önce şunu belirtelim. Ayette gramer olarak “hunne ümmül kitap” ifadesi, ayetlerin/ ayatun sıfatı olması mümkündür ki bu şekilde de irab söz konusudur. Ancak bizim bahsedeceğimiz mesele bu değildir. Nitekim sıfat olarak irab edildiğinde de gramer açısından ortada bir fark olmadığı anlaşılacaktır. “ondan, muhkem ayetler vardır, ki onlar kitabın anasıdır.” Şeklinde iki ayrı cümle olarak alınsa da “ondan, Kitabın anası olan muhkem ayetler vardır” denilse de fark etmez zira meselemiz bu değildir ve sonuç olarak bu noktada mana açısından da tartışmaya değer bir değişiklik bulunmamaktadır. Biz yukarıdaki meali iki ayrı cümle olarak verdik ki sadece cümle tahlili daha kısa olsun diye.

Ayette “minhu” ifadesi öne geçmiş haber, “ayatun” müpteda, “muhkematun” ifadesi de müptedanın sıfatıdır. Eğer devamındaki “hunne ümmül kitab” cümlesi sıfat olarak kabul edilirse yine “ayatun” ifadesi müpteda “muhkematun” birinci sıfat, “hunne ümmül kitap” ifadesi de isim cümlesi olarak ikinci sıfat olacaktır ki, sıfatların zaten ana cümlede bir öğe değeri yoktur. Sıfatlar sadece niteledikleri kelimeyi/mevsufu daha belirgin hale getirmek için vardır ve kaç tane sıfat geldiğinin, sıfat konumunda olan ifadenin tek bir kelime ve cümle olmasının ana cümlenin irab analizi açısından bir önemi yoktur.

Son dönemde buradaki “min” edatını “beyaniyye mini” gibi ifade ederek Kuran’daki tüm ayetlerin bu ayette kastedildiği şekilde “muhkem” olduğu iddia edilmektedir. Halbuki buradaki muhkemlik sağlamlık ve korunmuşluk anlamında değildir, sözün bağlam dışında bile başka yönlere çekilemeyeceği kadar net anlamları yönündendir. (Konuyla ilgili daha detaylı anlatım için “Muhkem ve Müteşabih - Ali İmran 7. Ayet bağlamında” adlı makaleye bakınız.)

Halbuki cümlede “beyaniyye mini” kendisinden önce gelen nispeten kapalı veya müphem bir ifadenin hangi cinsten olduğunu ifade eder. “Beyaniyye mini”nin genel olarak ve Kuran’da geçtiği her yerde daha sonra geldiği bilinmektedir. Ancak diyelim ki buradaki minhu şibhi cümle/haber ifadesini iptal edip, beyaniyye mini olduğunu kabul edelim. (“beyaniyye minleri cümle asli bir öğe değildir. Beyaniyye miniyle birlikte olan isim veya zamir cümleden çıkarılsa bile cümle öğelerinde bir değişiklik olmaz) Bu durumda anlam şöyle olur “kitaptan (olan) bir takım muhkem ayetler”. Evet ne olmuş bunlara sorusuna cevap vermiyor, cümle olmuyor. İfade cümle olmaktan çıkıp nahiv açısından müfret bir hal alıyor. Şu denilebilir o halde bu sorunu aşmak için bu ifadeyi müpteda yapıp “hunne ümmül kitap” ifadesini haber yapamaz mıyız? Hayır yapamayız çünkü “ayatun” kelimesi nekradır. Peki o halde “hunne ümmül kitab” ifadesini tehir edilmiş “müpteda”, “minhu ayatun muhkematun” ifadesi takdim edilmiş haber olamaz mı? Hayır yine olamaz çünkü müpteda nahiv yönünden müfret olmak zorundadır. Peki o halde “hunne” ifadesini müpteda, “minhu ayatun muhkematun” ifadesini öne geçmiş birinci haber, “ümmül kitap” ifadesini de tehir edilmiş “ikinci haber” olarak alsak? Bu tam bir saçmalıktır. Müpteda’nın iki haberi var ama birinci haber ile ikinci haber arasına girmiş. Haberinin biri takdim edilirken, diğeri tehir ediliyor. Üst üste yapılan zorlamalara rağmen ayetin irabında bir değişiklik daha doğrusu farklı bir anlama olasılığı bulunmamaktadır. Tam tersine bizim üstüne gittiğimiz gibi inatla ayetteki irab kabul edilmek istenmese bile yerine bir şey koymaya imkan vermiyor.

Zaten tarih boyunca bu ayet mana olarak tartışılmış ve farklı görüşler serdedilmiş olsa da, gramatik olarak “minhu” ifadesinin haber ve zorunlu olarak da kısmiyyet manasında olduğu, “ayatun” ifadesinin müpteda olması dışında bir olasılığı hiçbir dilci veya müfessirin aklının ucundan bile geçmemiştir, tartışma konusu olmamıştır ki işin doğrusu da budur.

O halde şöyle bir anlam versek ve vurguyu değiştirsek, “muhkem bir takım ayetler ondandır”. Burada da kitabın bütün ayetlerinin muhkem olmadığı açıktır. Ayrıca bir takım muhkem ayetler başka yerlerde de yani kitap dışında da var olduğu anlaşılır zira eğer tümünü ifade etseydi nekralık olmazdı. Çünkü “bir takım başarılı öğrenciler A sınıfındandır”, dediğimiz zaman burada tüm başarılı öğrencilerin değil bir kısmının A sınıfında olduğu belli olduğu gibi, A sınıfının tamamı başarılı öğrencilerden meydana gelmiştir de denilemez. Tam tersi böyle olmayan öğrenciler de vardır. Esasında bu tür vurgular hakkında çokça konuştuk ve uymayan çok sayıda örneği ifade ettik. Ayetin maksadının kitap dışında pek çok yerde muhkem ayetler var, bir bölümü de bu kitaptandır demek istemediği açıktır.

Görüldüğü ne yapılırsa yapılsın kitaptan bir kısım ayetlerin muhkem olduğu dışında bir anlam mümkün olmamaktır. Peki Kuran bu anlamı vermek isteseydi nasıl derdi? Bu diğerinden daha kolay, kısa ve açıktı. “ayatuhu muhkematun/Onun ayetleri muhkemdir. “ bu kadar basit, anlaşılır olacaktı. Ancak yine sorun var, bu defa “hunne ümmül kitap” dert olacaktı. Zira bu kitabın ayetleri tamamıyla muhkemse, bu ayetler kitabın kendisi değil de nasıl oluyor da “anası” olacak? (Anası ifadesine ne mana verilirse verilsin.) Ya da bu ifadeyi sıfat olarak dahil ederek “onun ayetleri, kitabın anası olan muhkemlerdir.” Yani kitabın ayetleri kitabın anası olan muhkem ayetlerdir. A sınıfının öğrencileri, A sınıfının başarılı, çalışkanlarıdır” demek gibi mantıksız bir söz olacaktı. O halde birinci ifadeyi gayet net ifade ettikten sonra ikinci ifadeyi de buna uygun hale getirmek gerekir. Örneğin “ayatuhu muhkematun. Hunne min ümmül kitab. “onun ayetleri muhkemdir onlar ana kitaptandır(Allahın katındaki ümmül kitaptan geldi anlamında).

Peki herşeyi buna göre düzeltsek bile “uharu müteşabihat” ifadesine ne yapılacaktır, yani “diğerleri müteşabihattır” ifadesi. Bu ayetlerin dışındaki ve kitabın ayetleri dışında da muhkem olmayan, bir de müteşabih ayetler olduğu anlaşılır ki bu kitabın değil kitabın dışındaki diyelim ki taiattaki ayetleri mi kastetmektedir?

Bu konuyu bu kadar uzatmamızın sebebi gramere bağlı kalınmadığı takdirde, bu konular detaylı biçimde analiz edilmediği takdirde bile, aslında ayetlerin birbiriyle muhteşem bağının size defalarca engel koymasıdır. Halbuki ayetin incelediğimiz kısmında grameri, manası yönüyle tarih boyunca tartışılan ve pek çok yorum ve ihtilaflara sebep olmasına rağmen, irab yönünden, gramer yönünden su gibi açık ve tartışmasızdır. İrabında herhangi bir zorluk ve belirsizlik, farklı ihtimaller söz konusu olmadığı gibi Arapçanı en temel seviye bilgisine karşılık gelecek kadar nettir. O kadar nettir ki kelimeleri öyle ifade etsek bellidir.

“minX… Y… Z….

“X’den, Y olan Z’ler vardır.” Y ve Z’nin nekra ve çoğul olduğu da görülüyorsa;

“X’den, Y olan bir takım Z’ler vardır.”

Yani manaya dair hiçbir fikrimiz olmasa da gramer olarak durum çok açık, X’in bir kısmının YZ olduğu, diğer bir kısmının ise YZ olmadığı nettir ve tartışmaya kapalıdır.

4-

…وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ …

…eğer yüz çevirirlerse, sana üzerindeki (sana düşen görev) sadece belag/tebliğdir. (Ali İmran, 20)

Konuyu kısa tutmak ve ayetin genişçe tefsirine girmemek için sadece konumuzla alakalı kısma odaklanıyoruz. Kırmızı ile boyalı kısım şart cümlesinin cevabı olan bir isim cümlesidir. Bu cümleyi daha yakında alırsak ;

فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ

“Feinnema” ifadesinin cümlede öğe değeri yoktur yani irabtan mahalli yoktur. Fe şart cümlesinin cevabının başına isim cümlesi olduğu için geçmiştir, innema ise “sadece/yalnızca” anlamındadır.

“Aleyke” öne geçmiş haber, “elbelağ” tehir edilmiş müptedadır. Burada “sana düşen sadece tebliğdir” manası sebebiyle takdim tehir olmuştur. Görüleceği üzere “elbelağ” kelimesi marifedir ve sonraya bırakılması zorunlu değildir. Ancak eğer önce gelseydi ve cümle şöyle olsaydı “finnema lbelağu aleyke” bu defa innema sebebiyle mana şöyle olacaktı “Tebliğ sadece senin üzerindedir (senin üzerine düşer, yani vazifedir)” manası çıkardı ki, bağlama bakıldığında söylenmek istenen veya amaca aykırı bir söz olurdu. Burada eğer muhataplar dinlemiyorsa, dinden veya resulden yüz çeviriyorlarsa yapacak bir şey yoktur. Senin işi sadece tebliğ etmektir. Zorlayamazsın ve elinden gelen başka bir şey de gelmez.

Son olarak konuyla ilgili olarak gerektiğinde daha fazla örnek ve izah yapılacaktır.