Helal ve Haram Gıdalar Üzerine:

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

Ahmet Söğütçü

5/31/202613 min read

Helal ve Haram Gıdalar Üzerine:

İslam fıkıh tarihinde gıda helalliği, asırlar boyunca karmaşık tespitler, metodolojik tartışmalar ve bitmek bilmeyen fıkhi ayrıntılar arasında geçmiştir. Klasik usul, hayatın idamesi için en temel zorunluluk olan beslenmeyi, "Eşyada asıl olan mübahlıktır" demiş olsa da sünnet, hadis ve geleneksel uygulamalarla yeme içme noktasında Kuran doğrudan referans alınmadan yeni çerçeveler ve sınırlandırmalar çizmiştir. Aslında bu sınırlamaların pek çoğu doğru ve insani bir temele oturduğu bir gerçektir. Ancak referansın doğrudan Kuran alınmadan yapılması sebebiyle yeni dönemde kuşkular oluşmuştur. Esasında geleneksek fıkıh helal ve haramlara mükemmele yakın doğrulukta tespit etmiştir ancak yöntemsel zafiyetler ve metodolojik sorunlar sebebiyle kısmen haklı bir töhmet altında kalmıştır. Çünkü haram ve helal belirleme yetkisini Kuran’ın ölçüsü olarak değil Resulün yetkisi daha da ötesinde rivayetler baz alınarak yapılmıştır.

Buna karşı ise son dönemde Kuran’da yenilmesi haram olan leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler dışında hiçbir şeyin yenilmesi yönünde haram kılınmadığı ve “miden kaldırıyorsa yiyebilirsin” şeklinde bir görüş yaygınlık kazanmıştır. Başka bir görüş ise yine eşyada esas olan haramlıktır gibi yine Kuran’da karşılığı bulunmayan yeni metodlar da ortaya atmıştır ki bu da yenilebilecek şeylerin sadece Kuran’da zikredilenlerden ibaret olduğunu varsayan kısır ve pek çok şeyi cevapsız bırakan yeni bir anlayıştır.

Oysa Kuran nikah konusunda sadece haramları belirlerken bunun dışındakilerin helal olduğunu anlamak kolay ve açıktır. Burada aslolan helalliktir.

Ancak yeme-içme alanında kurduğu hukuki mimari, yukarıda bahsi geçen teorik kalıpların ötesinde, doğrudan hayatın kalbinden beslenen çok daha pratik ve evrensel bir mantığa dayanmaktadır. Kuran, insanlığı ucu bucağı belirsiz bir serbestlik ya da her an yasaklarla karşılaşılacak bir korku çemberiyle baş başa bırakmamıştır. Aksine sınırları somut, havuzu belirli ve insanlığın ortak tecrübesiyle onaylanmış pozitif bir "Helal Dairesi" inşa eder.

Bu sistemin en tepesindeki kapsayıcı şemsiye, Kuran’ın "Tayyibat" olarak kavramsallaştırdığı temiz, sağlıklı ve insan fıtratına uygun gıdalar bütünüdür. Tayyibat, soyut veya laboratuvar ortamında yeni icat edilmiş bir mutfak teorisi değil, insanoğlunun yeryüzündeki milyonlarca yıllık varoluş serüveninde deneme-yanılma yoluyla, acı ve tatlı tecrübelerle biriktirdiği kolektif hafızadır. Balıkçının denizdeki zehirli türleri ayırt etmesi, göçebenin hangi bitkinin şifalı hangisinin ölümcül olduğunu bilmesi ya da insanlığın ortak bir fıtratla vahşi yırtıcılardan, böceklerden ve sürüngenlerden uzak durması tamamen bu tecrübi bilginin birer parçasıdır. Kuran, sıfırdan yapay bir beslenme rejimi dikte etmez, insanlık tarihinin ve geçmişinin imbiğinden süzülerek gelen bu devasa ve sağlıklı havuzu doğrudan hukuki bir zemin olarak kabul eder ve onaylar.

İşte tam bu noktada, Kuran, Ehl-i Kitap mutfağına ve yiyeceklerine getirdiği meşruiyet vurgusu, bir taklit veya teslimiyet mesajı değil, tayyibat ilkesinin sosyolojik bir durum tespiti olarak karşımıza çıkar.

Müslümanlara dinlerini veya mutfaklarını Ehli kitap’tan öğrenmelerini söylemez; fakat vahiyle yontulmuş ve asırlardır süregelen ortak insan fıtratının canlı bir örneğini, yani tabiri caizse "Şekil A"yı yanı başlarındaki Hristiyan ve Yahudi toplumlarında görmelerini sağlar. Bu ortak zemin üzerinden kurulan modelde, Yahudi şeriatındaki deve veya tavşan gibi bazı otçullara veya koyun ve sığırın bazı iç yağlarına getirilen ağır yasaklar, gıdanın özündeki bir pislikten değil, o topluma has tarihsel bir ceza (ukubet) niteliğindendir (Bkz. Enam, 146). Ki bunların ceza maksatlı geçici yasaklar olduğu beyan edilir ve Hz. İsa’nın gelişiyle zaten bunlar kalkmıştır (Bkz. Ali İmran, 50)

Dolayısıyla Kuran’ın inşa ettiği beslenme anayasası, bu geniş, fıtri ve tecrübi tayyibat havuzunu zemin alarak onun içinden sadece dört noktasal maddeyi eksiltme yöntemiyle yürütür.

Kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar şeklinde belirlenen bu dört net sınır, sofrayı deviren değil, aksine onu biyolojik, hijyenik ve imani anlamda güvenli kılan emniyet supaplarıdır. Bu dört kırmızı çizgi çekildikten sonra, geriye kalan tüm gri alanlar –bilinmeyen yabani hayvanlar, kuşlar veya deniz canlıları– yaşayan hayatın, ortak insanlık tecrübesinin ve fıtratın rehberliğinde kendiliğinden çözüme kavuşur.

Kısacası İslam’ın yeme-içme kuralları; insanı kendi doğal yapısıyla barıştıran, farklı inançtan insanlarla aynı masada pürüzsüzce oturabilmeyi sağlayan, teorik tartışmalardan uzak, son derece pratik ve evrensel bir sistemdir.

Helaller Dairesi ve Haramlar Dairesi:

Kur’an’ın yeme-içme konusundaki sistemine bakıldığında, sadece yasakları saymakla kalmadığı, aynı zamanda "Neyin helal kılındığı" şeklindeki doğrudan gelen soruya da cevap verdiği görülür. Bu durum, hukuki bir sistem kurarken karşımıza kaçınılmaz bir mantık zorunluluğu çıkarır: Ortada iki farklı daire vardır ve bunlardan biri mutlaka diğerini kapsamak zorundadır.

Yani sistem ya tamamen haramlar üzerine kuruludur ve bunun içinden bazı helaller istisna edilerek seçilmiştir; ya da tam tersine, sınırları önceden çizilmiş devasa bir helal dairesi vardır ve bu dairenin içinden sadece belirli haramlar cımbızla çekilerek dışarı çıkarılmıştır.

Kuran’ın bütününe yayılan yeme-içme ayetleri dikkatle incelendiğinde, ilahi iradenin ikinci seçeneği, yani "büyük bir helal dairesinden haramları eksiltme ve çıkarma" yöntemini tercih ettiği açıkça anlaşılır.

Eğer sistem birinci ihtimal üzerinden, yani her şeyin baştan yasak olduğu ve sadece sayılanların helal kılındığı dar bir haram havuzu şeklinde işleseydi, insanoğlunun yeryüzünde hayatta kalması imkansız hale gelirdi. Kuran bu karmaşaya müsaade etmez ve önce sınırları insanlığın ortak tecrübesiyle, fıtratıyla belirlenmiş olan devasa bir helal dairesi çizer. Bu büyük daire, insanın biyolojik yapısına zarar vermeyen, temiz ve sağlıklı olan "tayyibat" havuzunun ta kendisidir. İşte bu yüzden Kuran, "Sizin için temiz ve iyi olan şeyler/tayyibat helal kılındı" diyerek önce o muazzam genişlikteki ana çerçeveyi herkesin zihnine yerleştirir.

Ana çerçeve bu şekilde güvenle kurulduktan sonra, sıra bu büyük dairenin içindeki tehlikeli pürüzleri temizlemeye gelir. Kuran tam bu aşamada o devasa helal havuzunun içinden sadece dört temel haramı istisna ederek dışarı çıkarır. Kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler olarak ilan edilen bu sınırlar o dairenin içindeki gıda güvenliğini ve inanç temizliğini korumak için konulmuştur. Böylece insanlık, ucu bucağı belirsiz teorik tartışmalarla boğuşmak yerine, sınırları net olarak çizilmiş bu güvenli helal dairesinin içinde özgürce hareket etme imkanına kavuşur.

Eğer birilerinin iddia ettiği gibi, Kuran’da sayılan o dört haramın dışındaki her hayvan ve gıda kayıtsız şartsız helal sayılsaydı, o zaman Kuran’da "Neyin helal kılındığı" sorusu da, bu soruya verdiği detaylı cevaplar da tamamen gereksiz ve anlamsız hale gelirdi. Çünkü her şeyin zaten helal olduğu bir sistemde, ayrıca bir helal tanımı yapmaya ihtiyaç kalmaz

Madalyonun diğer yüzündeki hata ise çok daha büyük bir pratik imkansızlık doğurur. Eğer sadece Kuran’da ismi açıkça geçen o sınırlı sayıdaki hayvanlar helal, geriye kalan her şey haram kabul edilseydi, bu yaklaşım hem helal sorusunu gereksiz bir tekrara dönüştürür hem de insanlığın ortak temiz gıda havuzunu (tayyibatı) sadece 4 hayvana indirgeyen koyun, keçi, sığır ve deveden ibaret saymak anlamına gelirdi. Böylesi bir mantıkla, yeryüzündeki diğer tüm kara hayvanları, kuşlar ve temiz gıdalar bir anda haram dairesine itilmiş olurdu. Yaşayan insanlık tecrübesine, akla, mantığa ve Kuran’ın ruhuna tamamen aykırı olan bu dar bakış açısı, hayatın pratik gerçekliğinden kopuk, hayal ürünü bir yöntem olmaktan öteye gidemeyen sadece son dönemde geleneksel fıkhın metodik hataları üzerinden bu konuda popülerlik yakalamak amacıyla birilerinin ileri sürdüğü temelsiz bir iddiadır.

Tekrar konuya dönersek temelde karşımızdaki üç adet küme çıkmaktadır. Evrensel yemek kümesi, sonra o kümeden helaller dairesi ve bu helallerde dairesi içinde kalan haramlar dairesi.

O halde, yeme-içme hukukunun asıl röntgenini çektiğimizde karşımıza net bir biçimde iç içe geçmiş üç adet küme çıkmaktadır. Bunlardan ilki ve en büyüğü, yeryüzündeki tüm bitki ve canlıları barındıran "Evrensel Gıda Kümesi"dir. İnsanoğlu bu devasa kümenin içinde yaşar. İkinci daire ise bu evrensel kümenin içinden süzülerek şekillenen "Helaller Dairesi"dir. İşte bu helaller dairesi, insanlığın binlerce yıllık deneme-yanılma tecrübesiyle, yani "tayyibat" dediğimiz temiz, sağlıklı, faydalı ve besleyici olma ölçüsüyle çizilmiş ana havuzdur. En içte kalan üçüncü ve en küçük daire ise, bu helaller dairesinin içinden cımbızla çekilip çıkarılan "Haramlar Dairesi"dir.

Evrensel gıda kümesindeki bir şey (örneğin zehirli bir bitki veya tiksindirici bir böcek), zaten insanlığın ortak tecrübi süzgecine takıldığı için ikinci daireye, yani helaller dairesine hiç giremez. Dolayısıyla onun helalliğini veya haramlığını tartışmaya bile gerek kalmaz. Helaller dairesine girmeyi başaran tüm temiz otçul hayvanlar, kuşlar ve deniz ürünleri ise zaten aslen temizdir. Kuran sadece bu güvenli helal havuzunun içine bakar ve insanı korumak adına o en küçük daireyi, yani kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenlerden oluşan dört maddelik haramlar dairesini belirler. Bu haramlar dairesinin dışında kalan her şey, o büyük helal havuzunun içinde güvenle tüketilmeye devam eder.

Helaller Dairesi:

يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَٓا اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّب۪ينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُۘ فَكُلُوا مِمَّٓا اَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Sana kendilerine neyin helal olduğunu soruyorlar. De ki: “Size Tayyibat olanlar helal kılındı. Ve Allah’ın size öğrettiği gibi eğitip yetiştirdiğiniz yırtıcı avcı hayvanların da (tuttukları helal kılındı). Onların tuttuklarını yiyin ve üzerinde Allah’ın adını anın. Şüphesiz Allah hesabı çok hızlı görendir. (Maide,4)

Bu ayetten başlamamızın sebebi bundan bir önceki ayette haram olanların zikredilmesine karşı sahabenin helal olanlar nedir diye sormuş olmasıdır. Yani sayılan haramlar hangi daire içinde kalmaktadır. Kuran burada çok genel bir şekilde Tayyibat cevabını vermiştir. Allah'ın öğrettiği şekilde eğitilen yırtıcı avcı hayvanların yakaladığı avların da helal olduğunu bildirerek, üzerlerinde Allah'ın adının anılmasını şart koşar. Avlanan bir hayvanın çoğunlukla can vermeden önce boğazlanmasının mümkün olmadığı, avcı hayvan tarafından öldürülerek getirildiği pratik gerçeği göz önüne alındığında; Kuran’ın avcılığı bu şartlarla temiz ve meşru sayması, tayyibat dairesinin pratik esnekliğini gösterir.

Bir sonraki ayette yine helal kılınanlar hakkında daha fazla açıklık getirilecektir.

اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ

Bugün size Tayyibat olanlar helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helaldir, sizin yemeğiniz de onlar için helaldir… (Maide, 6)

Yemek kısmıyla ele aldığımız bu ayette açıkça görüldüğü üzere, çizilen o büyük helal dairesinin adı doğrudan "Tayyibat"tır. Ayette Ehl-i Kitab’ın yemeklerinin Müslümanlara helal kılınması, tayyibat dairesinin sınırları ve muhtevası hakkında bize yaşayan, somut bir fikir vermektedir. Daha da önemlisi, Müslümanların helal yiyeceklerinin de aslen onlar için helal olduğunun vurgulanması, Kuran’ın saydığı o dört istisnai haram (kan, leş, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilenler) hariç tutulduğunda, inanç grupları arasında mutfak yönünden, yeme-içme konusunda tam bir mutabakata işaret etmektedir.

Kuran, Maide Suresi 5. ayette "Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helaldir" derken, aslında sıfırdan fıkhi bir kural koymaz; sadece bu evrensel tayyibat havuzunun asırlardır yürürlükte olan canlı bir örneğini (tabiri caizse Şekil A'da gibi) yanı başımızdaki toplumlar üzerinden bize gösterir. Müslümanlara dinlerini veya mutfak kültürlerini onlardan taklit etmelerini söylemez. Bilakis, vahiyle ve ortak insanlık tecrübesiyle şekillenmiş olan bu mutfağın, özü itibarıyla zaten bizim çizdiğimiz o büyük helal dairesiyle aynı olduğunu ilan eder.

Böylece Müslümanlar ile bu Kitabi toplumlar aynı masada ve aynı mutfakta pürüzsüzce buluşabilirler. Bu durum, helal dairesinin aslında insanlığın asırlardır süregelen o yaşayan, canlı tecrübe birikimi olduğunu en net biçimde kanıtlar. Bu evrensel tecrübi birikiminin ve ortak insan fıtratının (tayyibat havuzunun) içinde kedi, köpek, fare veya timsah gibi hayvanlar yiyecek maddesi olarak zaten hiçbir zaman var olmamıştır. Dolayısıyla bu tip canlıların helalliğini veya haramlığını tartışmaya gerek kalmaz; çünkü onlar zaten en baştan bu temiz helal dairesinin içine hiç girmemiş, ortak insanlık hafızası tarafından oyunun dışında bırakılmıştır.

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَـئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪يناًۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Size Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) yırtıcıların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır/fısktır. Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. O halde onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’a/teslimiyete razı oldum/beğendim. Kim, günaha yönelmiş olmamak üzere dara düşerse (haramdan yiyebilir). Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. (Maide,3)

Bu noktada, Mâide Suresi 3. ayette geçen ve ilk bakışta çok karmaşık görünen o uzun haram listesinin doğru okunması, kurulan sistemin anlaşılması açısından hayati bir önem taşımaktadır. Ayette şöyle buyrulur: “Size leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş hayvanlar ile yırtıcıların yediği hayvanlar –ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna– dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı...”

Dikkatli bir hukuki gözle bakıldığında, burada aslında baştan beri başka pek çok ayette de ifade edine dört temel yasağın detaylı bir biçimde tasnif edildiği görülür. Ayette geçen boğulma, vurulma, yuvarlanma, boynuzlanma veya yırtıcı tarafından parçalanma gibi ölüm şekilleri, aslında müstakil haramlar değil; “leş” kategorisinin hayatta karşımıza çıkabilecek pratik biçimleridir. En kritik nokta ise şudur: Bu ayette zikredilen leş, kan veya Allah’tan başkası adına kesilme gibi durumlar, doğadaki tüm canlıları kapsayan genel bir yasaklama değildir. Bir köpeğin leşi, bir yılanın kanı ya da Allah’tan başkası adına kurban edilen bir kedi zaten söz konusu bile olamaz. Çünkü bu hayvanlar, insanlığın ortak tecrübi havuzunda (tayyibât içinde) yiyecek maddesi olarak zaten yer almazlar. Ayetteki tüm bu nitelikler, zaten helal dairesi içinde kalan, yani özü itibarıyla tayyibat olan hayvanların başına gelebilecek arızi durumları ifade eder. Dolayısıyla Kur’an, temiz otçul bir hayvanın ancak bu dört filtreye takılması durumunda haramlaşacağını ilan etmektedir.

Bu bütünlük içinde domuz etinin konumu da son derece önemlidir. Domuz, biyolojik yapısı gereği tıpkı koyun, keçi veya sığır gibi çiftlik ortamında yetişebilen ve evcilleştirilebilen bir hayvandır. Eğer Kuran’da bu canlı hakkında ayrıca ve ısrarla muazzam bir istisna hükmü getirilmeseydi, insanlar onun da tayyibat dairesi içinde yer aldığını düşüneceklerdi. Nitekim Kuran bir başka ayette (Bkz Enam, 145) domuz için “rics” (pislik, çirkinlik) ifadesini kullanarak onun tayyibat havuzuna kesinlikle ait olmadığını ilan eder. Tarihsel süreçte, yaşayan örneğimiz olan Ehl-i Kitap’tan Hristiyan toplulukların, vahyin bu asıl ruhuna muhalif olarak domuz etini kendi mutfaklarına sokmuş olmaları, Kuran’ın neden bu canlıyı cımbızla çekip ayrıca zikrettiğini çok net açıklar. Kuran, yanı başımızdaki Hristiyan mutfağını (Şekil A'yı) genel olarak temiz bir örnek olarak önümüze koyarken, onların sonradan Roma paganlarından edindiği domuz etini dörtlü filtreyle nokta atışı yaparak dışarı atmıştır.

SONUÇ

İslam gıda hukukunun dogmatik kalıplardan, ucu bucağı belirsiz teorik tartışmalardan ve karmaşık fıkhi ayrıntılardan arındırılması, ancak Kuran’ın kendi iç bütünlüğüne ve hayata dokunan diline geri dönülmesiyle mümkündür.

Bu çalışma boyunca ortaya konulan "Üçlü Küme Modeli", Kur’an’ın yeme-içme anayasasını hem hukuki hem de antropolojik açıdan bir netliğe kavuşturmayı amaçlamıştır.

Doğa ve biyoloji dünyasını kapsayan o en geniş "Evrensel Gıda Kümesi"nin içinden, insanoğlunun milyonlarca yıllık kolektif hafızası, deneme-yanılma pratikleri ve hayatta kalma tecrübesiyle süzülen temiz havuz, Kuran’da doğrudan "Tayyibât" (Helaller Dairesi) olarak tescillenmiştir.

Kuran’ın yeme-içme konusunda sahabenin Maide Suresi 3. ayetteki haram listesinden sonra yönelttiği "Bize neyin helal kılındığı" sorusuna verilen cevaplarda durumu netleştirmiştir.

Kuran, bu soruya önce en tepedeki evrensel şemsiye olan "Tayyibât" cevabını vermiş, hemen ardından da sosyolojik bir durum tespiti olarak yanı başımızdaki Ehl-i Kitap mutfağını bu temiz havuzun yürürlükteki canlı bir modeli (Şekil A'sı) olarak önümüze koymuştur. Kur’an, Müslümanlara dinlerini veya mutfaklarını onlardan öğrenmelerini elbette dikte etmez; fakat vahiyle yoğrulmuş ortak mirasın ve temiz beslenme örfünün onlarda zaten yaşamakta olduğunu ilan eder. Yahudi şeriatındaki deve ve tavşan gibi bazı temiz otçullara dair kısıtlamaların, gıdanın özündeki bir kirlilikten değil, o topluma has tarihsel ve geçici bir ceza (ukubet) niteliğinden kaynaklandığını, bu kelepçelerin de Hz. İsa ile çözüldüğünü haber vererek Müslümanları bu geçici sınırlardan özgürleştirdiğinden girişte bahsetmiştik.

Sistemin en hayati noktası ise, büyük helal dairesinin içinden cımbızla çekilip çıkarılan o en küçük "Haramlar Dairesi"dir. Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenler şeklinde formüle edilen bu dört mutlak filtre, doğadaki kedi, köpek, yılan veya fare gibi zaten en baştan tayyibât havuzuna hiç girememiş canlılar için değil; bilakis özü itibarıyla temiz olan hayvanların başına gelebilecek arızi durumları ve Hristiyan dünyasının mutfağına sonradan dahil ettiği domuz eti saptamasını ayıklamak için konulmuştur. Maide 3. ayette sayılan boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış veya yırtıcı tarafından parçalanmış hayvan tasnifleri, müstakil yeni yasaklar değil; temiz bir hayvanın "leş" kategorisine girme riskini taşıyan pratik hayat detaylarıdır. Bu dört net emniyet supabı çekildikten sonra, geriye kalan devasa ortak mutfakta tam bir yemek ve gıda güvenliği açısından kültürel senkronizasyon sağlanır.

Son tahlilde İslam gıda hukuku; insanı kendi doğal yapısıyla ve insanlığın tarihsel birikimiyle barışık tutan, son derece pratik ve evrensel bir sistemdir. Bu model sayesinde; bilinmeyen yabani hayvanlar, kuşlar veya deniz canlıları gibi tüm gri alanlar, fıkıh kitaplarında kaybolmaya gerek kalmadan, yaşayan hayatın içindeki tecrübi bilgiyle (yırtıcı, etçil, sürüngen ve böcek olmama vs gibi kriterlerle) kendiliğinden çözüme kavuşur.

Bu konuyla doğrudan ve dolaylı olarak ilişkili olabilecek yeni başlıklar da ilerde açılacaktır inşallah.

En doğrusunu Rabbimiz bilir.

water falls in the forest

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.

kuranevreni610@gmail.com