İsim Cümlesinin Özellikleri (Kuran’dan örneklerle)

ahmetsogutcu@gmail.com

GRAMER NOTLARI

Ahmet Söğütçü

3/25/202620 min read

İSİM CÜMLESİNİN ÖZELLİKLERİ (Kuran’dan örneklerle)

İsim cümleleri temelde 2 öğeden oluşur. Bu iki öğe Müpteda ve Haberdir.

Müpteda: Lügatta kendisiyle başlanılan şey anlamına gelir. Nahivde teknik bir terim olarak müpteda; Bir isim cümlesinde kendisi hakkında isnatta bulunulan veya onunla ilişkili olarak bir haber verilen öğeye denir. Müpteda’nın irabı her zaman merfudur.

Haber: isim cümlesinin diğer bir öğesi de haber olup, isnadı oluşturan, müptedanın hali ve onunla ilişkili bir durumu bildiren öğeye denir. Haberin de irabı her zaman merfudur.

A. Müptedanın Özellikleri:

Müpteda her zaman müfred (nahiv yönünden tekil) olur yani tek bir mefhuma delalet edip, cümle değildir. Arap dilinde müfredlik kavramı sarf yönünden ve nahiv yönünden iki ayrı şeyi ifade eder. Birincisi Sarf ilmi (kelime ilmi) yönünden bir kelimenin sayı olarak tek olması, ikil veya çoğul olmamasını (1 adet kalem gibi) ifade eder. İkincisi yani nahiv yönünden az önce kastettiğimiz manada nahiv ilmi yönünden.

Bunu daha çok açarsak misal “kalemler” kelimesi sarf ilmi açısından çoğul ancak nahiv yönünden müfred (tekil) bir kelimedir. Çünkü “kalemler” ifadesi tek başına bir ifade olup ne bir şeye isnat edilmiştir ne de kendisine bir şey isnat edilmiştir. “kalemler pahalıdır” dersek o zaman bu ifade nahiv yönünden müfred değil mürekkep (birleşik) bir yapıdır. Nahiv yönünden müfredlik ifadesini 1 kelimeden ibaret olarak düşünmemek gerekiyor. Pek çok kelimeden meydana gelse bile o ifadeye bir haber gerekiyorsa veya bir şeye haber değilse müfreddir. Örneğin “Muhammedin çantasındaki sarı kalemler” bu ifade de nahiv açısından müfred bir ifadedir veya “ kırmızı başlıklı kız” bu da yine müfred bir ifadedir. Çünkü zihinde tek bir mana meydana geliyor ve bu manayı başka bir manayla birleştirmiyor başka bir deyişle cümle haline getirmiyoruz. Ancak “Kızımın en sevdiği çizgi film, kırmızı başlıklı kız.” dersek ortaya bir cümle çıkmış olmaktadır. Bunu daha kısa ifade edersek bir ifade cümle olamıyorsa müfred, cümle olabiliyorsa mürekkeb denir.

İşte müpteda her zaman müfred dediğimizde kastettiğimiz budur. Fakat nahivdeki teknik anlamıyla haber öğesi, müfred de olabilir, mürekkeb de olabilir yani haber öğesi cümle olmayan bir ifade de olabilir, cümle de olabilir. Fakat müpteda bir cümle değildir. (Sadece bir cümlenin hikaye edilmesi durumu var ki o da aslında müfred kabilindedir. )

Müptedanın müfred olması hakkında farklı örnekler vererek hepsinin müfred olduğunu daha iyi farkedebiliriz.

الفَهْدُ سَرِيعٌ

Çita hızlıdır.

Elfehdu (çita) müpteda , seri’un (hızlı) haberdir. İkisi de nahiv yönünden müfred olan müpteda ve yine müfred olan bir kelime haber öğesi yapılarak, birleşerek mürekkep bir yapı yani cümle meydana getirmiştir. Eğer sadece çita veya hızlı denilseydi zihinde tek bir kavram oluşacaktı. Herhangi bir bilgi veya soruya yanıt olmayacaktı.

الطّلاَبُ مُجْتَهِدُونَ

Öğrenciler çalışkandır.

“Ettullabu” (öğrenciler) müpteda, “müctehidun” (çalışkanlar) haberdir. Yine ikisi de nahiv yönünden müfred olan iki şey birleşerek mürekkep bir yapı kurulmuştur.

الطّلاَبُ ذَهَبُوا الى مَدْرَسَتِهِمْ

Öğrenciler, onlar okullarına gittiler.

“Ettullabu” müpteda, geri kalanı “zehebu ila medresetihim” haberdir. Dikkat edilirse “ettullabu” nahiv yönünden müfreddir ancak haber müfred değildir. Çünkü haber bir fiil cümlesidir ve okula gitme işinin isnat edildiği çoğul, gaib (o, onlar) olan birileri vardır. Büyük cümle (cümleyi kübra) içinde haber, küçük bir cümle olarak (cümleyi sugra), mürekkeb özelliktedir. Mürekkeb bir yapı, müfred bir yapıya isnat edilerek daha büyük bir mürekkeb (birleşik) yapı kurulmuştur.

Yukarıdaki cümlede Müptedanın irabı lafzen merfudur ancak haber bir bütün olarak mahallen merfudur.

الطّلاَبُ مَدْرَسَتُهُمْ كَبِيرَةٌ

Öğrenciler, onların okulları büyüktür.

Burada da “Ettullabu” müpteda, geri kalan “medresetuhum kebiratün” ifadesi de haberdir. Ancak haber, müpteda gibi müdred değil, mürekkeb bir yapıdadır. Haber de kendi içinde bir isim cümlesinden teşekkül etmektedir. Küçük cümlenin irabı “Medresetuhum” müpteda, “kebiratun” haberdir. Büyük cümle (cümleyi kubra) içinde haber, küçük bir cümle (cümleyi sugra) olarak, mürekkeb özelliktedir. Mürekkeb bir yapı, müfred bir yapıya isnat edilerek, daha büyük bir mürekkeb (birleşik) yapı kurulmuştur.

Müpteda lafzen merfudur, ancak haber bir bütün olarak mahallen merfudur. (lafzen merfu, mahallen merfu gibi kavramlar için “İrab Kavramına” bkz.) Yine mahallen merfu olan haber cümlesinin kendi içinde bir isim cümlesi olup, bu küçük cümlenin irabı da “medretehum” müpteda ve lafzen merfu, “kebiretün” ifadesi haber ve lafzen merfudur.

مُحَمَّدٌ فى الْبَيْتِ

Muhammed evdedir.

“Muhamedun” müpteda ve “fil beyti” haberdir. “Fil beyti” ifadesi şibhi cümledir. Yani cümleye benzer anlamındadır. Esasında “fil beyti” ifadesi cümle olarak mürekkep bir yapıdadır. Nitekim Türkçede “evde” ifadesi tek başına tam bir cümle sayılmaz; ancak anlam bakımından “evde bir şey var/evdedir” gibi gizli bir yüklem içerir. Arapça’da da bu türden ifadeden önce umumi (genel, her varlık için kullanılabilen) bir fiil veya fiilimsi bir isim, lafızda bulunmasa bile (vardır, bulunuyor, mevcuddur gibi) takdiren var kabul edilir. Bu türden harfi cerli veya bazı zarflarla ifade edilen isimler lafzen tam bir cümle gibi görünmese de, aslında cümledir ve müfred değil yani mürekkeptir.

Müpteda’nın isim olarak biçimsel Formları:

Müpteda bir cümlede çok çeşitli hallerde bulunabilir. Yani yukarıdaki örneklerdeki gibi zahir isim de (Ahmet, Fatma, kalem, asker, öğrenci gibi) olabileceği gibi zamir (ben, sen, o, onlar vb), mastar, müevvel mastar, soru ismi, şart ismi, ismi mevsul, işaret ismi gibi pek çok farklı isim çeşitlerinde de olabilir. Bu tür kavramların tam olarak neyi ifade ettiği gramerin farklı konuları olduğu için burada detaylarına değinilmeyecektir.

Müpteda’nın Marife veya Nekra Olması:

Müpteda genellikle marifedir. Bunun sebebi müpteda kendisi hakkında isnatta bulunulan, haber verilen bir öğe olduğu için genelde tanınan bir şeydir. Fakat bu bir kural olmayıp genellikle böyledir. Müptedanın nekra olabildiği pek çok farklı durum da olabilir. Bunun detaylarına girilmeyecek olup her biri ayrı bir başlık ve konu olduğu için sadece müptedanın nekra olabildiği cümle tiplerinde şu özelliklerin olabileceği bir genel bilgi olarak bilinmesi gerekir. Bunlar:

1. Haberin şibih cümle/zarf cümlesi /car mecrur olması durumunda, müpteda nekra olabilir.

2. Soru edatı veya olumsuzluk edatından sonra gelmesi durumunda,

3. Sıfat almış veya kendisi yerine sıfatı ifade edilip kendisi söylenmemiş veya isim tamlaması halinde bir nekra olduğunda,

4. Fiilimsi nekra bir kelimenin başka bir kelimede amel etmesi (ona tesir etmesi) durumunda,

5. Sorulan bir soruya cevap olarak,

6. Umum bildiren bir kelimeyse,

7. Dua ve taaccub bildirmesi durumunda,

8. İsmi tasgir (küçültme ismi) olduğunda,

9. Hasr ifade eden bir cümlede,

10. Hal cümlesinin başında olduğunda,

11. Sıfat almış bir nekra kelime, kendisine atıfla gelmişse,

12. Levla edatından sonra veya cevap fa’sından sonra,

13. Başında lamul ibtida varsa,

Bunun gibi pek çok durumlarda müpteda nekra olabilir.

Burada şunun bilinmesi önemlidir. Nekra bir kelime müpteda olduğunda mana karışıklığına mahal olmamalıdır. Yani yukarıda unsurları tek tek açıklamaya veya örneklendirmeye gerek bulunmayıp, nekranın bu türden durumlarda müpteda olabileceği ve mana karışıklığına (kendisinden sonraki haber ifadesinin sıfatı olması gibi) yol açmayacak olması ve anlamlı bir cümlenin kuruluşuna imkan tanımasıdır. Yoksa bunlar bilinmesi ve ezberlenmesi gereken hususlar değildir. Bilinmesi gereken husus müpteda marife olmadığında nekra olduğunda, manaca sorun çıkmayan yani nekra kelimeden sonraki ifadelerin nekraya sıfat mı yoksa ondan haber veren bir öğe mi olup olmadığı konusunda bir karışıklığın yaşanmamasıdır.

Müptedanın Hazfedilmesi (Düşürülmesi):

Bazen bir cümlede müpteda bağlam sebebiyle söylenmesine gerek kalmadığı için hazfedilebilir.

Örneğin “Ahmet’in mesleği nedir?” diye sorulduğunda “mühendistir” şeklinde cevap verilir.

Ahmet mühendistir ya da O mühendistir şeklinde çok açık olduğu için söylenmeyip sadece haber öğesi ifade edilebilir.

Bu tür durumlar her dilde olduğu gibi Arapçada da yaygındır.

Bunun haricinde müptedanın övme, yerme, yemin gibi dilde alışılmış şekilde hazfedildiği ve müptedanın düşürülmesinin gerekli olduğu durumlar da vardır ancak bu durumlar ilgili zemm/medih, yemin gibi konularda görülecektir.

Müpteda da, haber de veya cümledeki her bir öğenin de bazen hazfedildiği yani söylenmesine gerek kalmadığı için veya bazen de dilde artık söylenmemesinin kural haline geldiği hazıf biçimleri olduğunun bilinmesi yeterlidir.

Mana yönünden bir karışıklık meydana getirmeyecek kadar açık olan pek çok öğenin kendi dilimizde de bağlam veya çeşitli durumlarda hazfedildiğini (öğenin takdiren var olup lafızdan düşürüldüğünü) yukarıdaki örnekteki gibi bilir ve uygularız. Arap dilinde hazif ayrı bir konu olarak ele alınacaktır.

B. Haberin Özellikleri:

Müpteda hakkında isnat, haber veya bilgi veren isim, cümle veya cümleciklere (şibih cümle/zarfı müstekar) haber denir. Haber kendisiyle hüküm verilen cümle parçasıdır. Haber; müfred bir isim (nahiv yönünden) veya mürekkeb bir yapı (isim cümlesi veya fiil cümlesi) yani cümle veya şibhi cümle de olabilir. Müpteda hakkında verilen örneklerde haberin müfret veya mürekkeb yapıda olmasıyla ilgili örnekler verildiğinden tekrar edilmeyecektir.

Müpteda ve Haber Arasındaki Bağlantılar:

Mübteda ile haber arasında müzekkerlik–müenneslik ve teklik–ikilik–çoğulluk bakımından bir uyum bulunur. Yani mübteda müzekker ise haberde müptedaya raci/ona dönen yani temsil eden açık veya gizli zamir de müzekker olur; aynı şekilde sayı bakımından da aralarında uygunluk gözetilir. Eğer haber mürekkep (bileşik) bir yapıdaysa, bu yapının içinde mübtedaya dönen açık veya gizli bir zamirde de bu uyumun sağlanması gerekir.

Haber müfred bir kelime ise genellikle nekra olup marife de olabilir. Yukarıdaki örneklerde “çita hızlıdır” ve “öğrenciler çalışkandır” örneklerinde haberin nekra olduğuna dikkat ediniz. Haberin de marife gelmesi mümkün olan örnekler verilecektir. Bunun yanında nekra kullanım varken veya mümkünken marife tercihinin de bir takım belagi farklar meydana getirdiği ilgili örnekler verilecektir.

Kuran’dan Örnekler:

1-

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ …

Muhammed, Allah’ın resulüdür…(Fetih, 29)

Bu ayette “muhammedun” müpteda, “resulullahi” haberdir. Ayette müpteda ve haber nahiv yönünden müfred ifadelerdir. Haber ifadesi iki kelimeden meydana gelmiş olsa bile mana cihetinden tek bir mana ifade ettiğinden müfreddir.

Bu ayette haber müfred bir kelimedir ve iki kelimeden meydana gelen bir izafet/isim tamlamasıdır. “resulu” kelimesi nekra görünümünde olsa da marife bir isme muzaf olduğundan/izafe edildiğinden/tamlandığından o da marifedir. Yani haberin de marife olması mümkündür. Şayet cümle şöyle olsaydı;

مُحَمَّدٌ رَسُولٌ

Muhammed, resuldür.

Bu durumda haber öğesi yine müfred ancak nekra bir haber olacaktı. Ancak resul kelimesinin elçi manası göz önünde tutulduğunda kimin elçisi ve neye elçi gibi sorulara cevap vermiş olmayacak sadece bağlamla bu bilinmesi mümkün olacaktı. Ayette “Allah’ın resulü” diyerek ayetin devamından da anlaşılacağı üzere Muhammed (as)’in yüce, seçkin konumu (kendisiyle beraber olanların övgüsüyle birlikte) bu vurgu güçlendirilmiştir.

Fakat Allah resulü Muhammed (as) bir beşer olduğu vurgusunun yapıldığı şu ayette haberin bu şekilde marife yapılmadığını yani resul kelimesinin Allah’a izafe edilmediğini görüyoruz.

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ…

Muhammed, resulden başka bir şey değildir/Muhammed, ancak resuldür... (Ali İmran 144)

Metnin uzamaması için ayetin bir parçası alıyoruz ancak ilgili ayetteki bağlama bakılırsa, Muhammed (as)’dan önce nice resullerin gelip geçtiğini, onlar gibi onun da ölmesinin veya öldürülmesinin mümkün olduğu ve eğer bunlardan biri olursa dinden gerisin geriye dönecek misiniz şeklinde bir uyarıcı-kınayıcı üslupla soru sorulmaktadır. Ayette Ma +illa ifadesi Muhammed resuldür ifadesini hasr yani sadece/ ancak manası katmaktadır ki resule karşı beklentinin bir resul ötesi (haşa yarı tanrı gibi) bir beklentiye yer bırakmaması gerektiğini pekiştirmektedir.

Görüldüğü gibi haberin nekra ve marife kullanımı bağlam ve belagatla çok yakından alakalı olup Kuran gibi bir metinde asla rastgele kullanılmaktadır.

Yine konumuzla alakalı olarak ilgili örneklerde resul kelimeleri tahtın gizli bir huve zamiri (tekil, eril, gaib) bir zamir bulunup bu zamir müptedaya (muhammedun) dönmektedir.

2-

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ

Münafık erkekler ve münafık kadınlar, birbirlerindendir (birbirlerine benzerler), münkeri emrederler ve maruftan engellerler ve ellerini sımsıkı tutarlar (cimrilik eder)…(Tevbe,67)

“Elmunafıkune ve lmunafikatü” ifadesinde “elmünafıkune” müpteda “vel münafikatü” de müptedaya atıftır, “ba’dehum min ba’din” ifadesi ise birinci haberdir.

Ayette görüldüğü gibi müpteda iki isimden oluşuyor olsa da nahiv yönünden tek bir öğedir. İkinci isim birinci isme “vav” ile atfedilmiştir ki bu zorunludur. Cümlede bir tane müpteda bulunur ki bunlar kaç isimden olduğu, tekil, ikil veya çoğul olması önemli değildir. Hepsi tek bir öğeye yani müptedaya vav atfı ile bağlanır. Ancak haber öğesi pek çok farklı haberden oluşabilir ve bu ayette de iki haber vardır. Birincisi “birbirlerindendir” haberi diğeri devamındaki haberdir. Devamındaki ifadeler arasında vav atfı vardır ancak bu atıf ikinci haber konumunda olan “ye’murune” fiil cümlesine atıftır.

Daha iyi anlaşılması için kırmızı ifadeler müpteda, mavi ifade birinci haber, yeşil ifade ikinci haber. İkinci haber de kendi içinde birbirine atfen üç ayrı fiil cümlesidir.

Bir müpteda’ya çok sayıda isnatta bulunulabilir ve bu isnatlar arasında eğer manaca karışıklık meydana gelmiyorsa arada “vav” atfı zorunlu olmayıp kullanılıp kullanılmamasına göre de belagi incelikleri vardır. Birazdan buna örnek vereceğiz.

Önemli Not: Bu ayette (Tevbe,67) farklı irab vecihleri/yönleri de bulunmaktadır ancak bu konumuz dışında olduğundan bunları burada ele almamaktayız.

3-

…وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

…ve Allah Gafurdur, Rahimdir. (Tahrim,1)

“Allahu” kelimesi müpteda, “gafurun” kelimesi birinci haber, “rahimun” kelimesi ikinci haberdir.

İki haber öğesi arasına herhangi bir atıf harfi veya “vav” atfı girmeden kurulmuştur.

Ayetin sonundaki bu ifadenin bağlamla sıkı ilişkisi ayrıca ele alınması gerekir. Ayette Muhammed (as) Kuran’da belirtilmeyen bir hususta eşlerinin rızası için Allah’ın helal kıldığı bir şeyi nefsine yasak etmesine karşı tabiri caizse hafiften bir fırça yemesine ve uyarılmasına sebep olmuştur. Fakat buna rağmen Allah’ın Gafur ve Rahim olduğunun ayet sonunda belirtilmiştir ki ümitsizliğe yer olmasın. Kuran’da Allah için getirilen sıfatların konuyla bağlantısı ve hangi bağlam sebebiyle kullanıldığı ayrıca incelenmesi gereken bir husustur.

Ayetteki iraba dönersek, haberler arasında vav atfı olmaksızın bu şekilde sıralanması haber öğeleri arasındaki sıkı irtibat sebebiyledir. Örneğin “Zeyd tacir ve alimdir” dediğimizde bu iki sıfat arasındaki bağ zayıf olduğu için arasına vav girmesi daha doğrudur.

زَيْدٌ تَاجِرٌ وعَالِمٌ

Zeyd, tacirdir ve alimdir.

Eğer arada vav atfı olmasaydı “alimun” kelimesi “tacirun” kelimesine sıfat olarak “Zeyd alim bir tacirdir” şeklinde istenmeyen bir mana ihtimali de doğardı. Halbuki ifade de Zeyd’in ticaret alanında değil başka bir alanda alim olması da mümkün olup, kastedilen bu olabilir. Bu iki vasıf arasında doğrudan bağlantı olmayabilir veya görece zayıf olabilir.

Fakat

زَيْدٌ شَاعِرٌعَالِمٌ كَاتِبٌ

Zeyd; şair, alim ve yazardır.

Bu ifadede 3 haber öğesi de vav atfı kullanılmadan getirilmiştir ki bu özellikler birbiriyle çok daha yakından ilgilidir.

Elbette haberler arasında vav atfı olmaması, özellikle müfret ifadeler arasında sıfat-mevsuf ilişkisi olabileceğine dair de bir ihtimali barındırıyor olsa da bu fark ancak bağlamla anlaşılabilir. Bazen manaca da çok bir fark çıkmamaktadır. Zira “Zeyd alim ve yazan bir şairdir” şeklinde anlaşılsa da arada ciddi bir fark çıkmamaktadır. Ancak;

İlgili ayettte “Allah rahim olan bir gafurdur” şeklinde rahim kelimesi gafur kelimesinin sıfatı olarak görülmesi, gramer olarak imkan dahilinde olsa da, doğru bir anlama değildir.

4-

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ

(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. (Bakara,18)

Bu ayette dikkat edilirse hakka karşı inatçı kafir ve münafıklar hakkında temsiller getirildikten sonra onlar için “summun bukmun umyun” şeklinde 3 tane haber öğesi peş peşe atıf harfi olmadan dizilmiştir.

Fakat ayette isnat edile/ müpteda yoktur veya hazfedilmiş/düşürülmüş veya zikredilmemiştir. Hazfin gerekçeleri ve belagi sebepleri apayrı bir konudur ancak bu türden haberi olup müptadası hazfdilmiş/düşürülmüş veya tam tersi müpteda olup haberi hazfedilmiş cümlelerin olabileceği bilinmelidir.

Ancak haber öğelerindeki zamir değerlerinin çoğul müzekker olması müptedanın zamir değeri hakkında ipucu vermekte olup bu zamir de bu ayetten önce bahsedilen inatçı kafir ve münafıklardır.

Bu ayette bir başka husus da haber öğeleri arasında vav atfı olmamasıdır. Elbette 3 adet haber öğesinin hangi sıraya göre dizildiği de ayrıca incelenmesi kayda değer ve bu tipten diğer ayetlerle mukayesinin yapılması gereken bir başka nüanstır.

Eğer burada sayılan nitelikler arasında vav atfı bulunsaydı, bahsedilen kafir grubun içinde kimisinin sağır, kimisinin dilsiz ve kimisinin de kör olduğuna ihtimal bulunurdu.

Örneğin “şuradaki öğrenciler sağır ve dilsizdir” denildiği zaman burada kimisinin sadece sağır veya dilsiz olabileceği ihtimalini de ifade etmiş oluruz. Ancak ayetteki gibi vav atfı olmadığında sayılan her bir özelliğin o grubun tüm fertlerinde bulunduğu anlaşılır. Elbette ayetteki engellilik vasıflarının hakka yani hakikate karşı engellilik olduğu yani kastedildiği izahtan varestedir.

5-

اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ

Şüphesiz bu, kesinlikle önceki sahifelerde de vardır. (Ala, 18)

Ayetteki “inne” ve “le” edatı cümleye tekid, pekiştirme katmakta olup, bunun nahiv ve belagat yönleri ayrıca incelenecektir. Müpteda ve haber öğeleri cümle başına “inne” edatı geldiğinde müpteda=innenin ismi, haber= innenin haberi şeklinde tarif edilip, irab edilir.

Bu teknik detay kafa karıştırmasın diye cümleyi “inne” ve “le” edatını çıkararak incelersek cümle şu hale gelir.

هٰذَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى

Bu önceki sahifelerde de vardır. (Ayette “inne” edatı ve “le”olmadan)

Haza müpteda, gerisi haberdir. Haber olan “fi suhuful ula” ifade şibhi cümledir. Müpteda merfudur. Haber de mahallen şibhi cümle olduğundan mahallen merfudur. Şimdi ayetin orjinali üzerinden irabını tekrar yaparak aradaki farkın daha kolay anlaşılmasını sağlayabiliriz.

اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ

İnne tekid edatı, “haza” innenin ismidir. innenin ismi mansuptur (haza mahallen mansuptur), “lefi suhuful ula” innenin haberidir ve mahallen merfudur. Haberin başındaki “lama” tekid lamı, lamul müzahlaka gibi isimler verilir. İnne ve lamul müzahlaka şuan konumuz dışındadır.

Esasında bu cümle daha önce yukarıda örneğini verdiğimiz

مُحَمَّدٌ فى الْبَيْتِ

“Muhammed evdedir” gibi bir cümledir. Bu cümlede “fil beyti” şibhi cümledir. Buna şibhi cümle denilmesinin sebebi cümle konumunda olan ancak tam bir cümle görünümünde olmaması sebebiyledir. Bu tür yapılara “zarfı müstekar” da denilmektedir. Çünkü bu tür cümlelerde umum fiil veya fiilimsi denilen bir takım kelimelerin lafızda/ dilde söylenmesine gerek kalmayacak şekilde hazfedildiği/düşürüldüğü içindir.

Umum fiiller ve türevleri genel olarak şunlardır:

kâin (كَائِنٌ): Mevcut olan, var olan.

mevcûd (مَوْجُودٌ): Var, hazır.

hâsıl (حَاصِلُ): Meydana gelen, oluşan.

subût (ثُبُوتٌ): Sabit olma, kalıcılık.

istikrâr (اِسْتِقْرَارٌ):

Dikkat edilirse bu fiiimsiler hemen hemen her varlıkta bulunan ortak eylem bildiren isimlerdir.

مُحَمَّدٌ فى الْبَيْتِ

“Muhammed evdedir” denildiği zaman aslında

مُحَمَّدٌ مَوْجُودٌ فى الْبَيْتِ

“Muhammed evde mevcuttur” denilmiş olmaktadır. Ancak kendi dilimizde de Arapçada mevcut ve bulunuyor gibi ifadelere gerek duyulmadan çoğunlukla bu tür sözler söylenir.

Yine dikkat edilirse yargı bildiren, hüküm bildiren ya da müsned olan ifade lafızdan düşürülmüş ve “Muhammed evdedir” şeklinde evde kelimesine dır-dir nakledilmiştir. Bazen dilimizde bu -dır, -dire de gerek yoktur. “Muhammed evde” demek çoğu zaman bu tip ifadelerde yeterlidir.

Ancak şunun bilinmesi önemlidir şibhi cümlelerde yargı veya hüküm bildiren asli unsur hazfedilmiştir. Bu “Ala, 18” ayeti ve “Muhammed evde” gibi ifadelerde çok hassas olmayabilir ancak bazı cümlelerde bunun bilinmemesi ve göz ardı edilmesi sebebiyle ciddi hatalar yapılabilmektedir.

Şibhi cümledeki müptedaya (veya innenin ismine) yargı getiren, müpteda ile ilişkili hüküm bildiren ifadenin cümlede düşürülmüş olduğunu bilmek pek çok cümle analizini yaparken çok önemli bir fonsksiyonsa sahiptir. Ayete dönersek

اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ

Bu cümle takdiren şöyledir:

اِنَّ هٰذَا لَمَوْجُودٌ فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰىۙ

Şüphesiz ki bu, önceki sahifelerde de kesinlikle mevcuttur.

Kuran’daki temel ilke ve normlar, dinin asılları önceki sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de mevcut olan hakikatler olduğunu, ayetin özetle bunu bildirdiğini kısaca ifade edebiliriz.

6-

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ …

Onlardan, bir takım ümmiler, vardır... (Bakara,78)

Bu ayette “ummiyyune” ifadesi müpteda, “minhum” ifadesi haberdir ve şibhi cümledir.

Bu ayetteki gibi müptedanın nekra, haberinin de şibhi cümle olduğu durumlarda haber öğesi önce gelir, müptada sonra.

Yani şöyle olmaz:

واُمِّيُّونَ مِنْهُمْ

Eğer böyle bir dizilim olursa cümle konumundan çıkıp nahiv yönünden müfred bir ifadeye döner. Çünkü minhum şibhi cümlesi ummiyyuna ifadesinin sıfatı konumuna gelir ve mana “onlardan bir takım ümmiler” olur. peki ne olmuş onlara? Ortada cümle değil tek bir mefhumdan yani müfred bir mana kalır.

Esasında bu karışıklık yaşanmasın diye nekra müpteda, şibhi cümleden sonra gelir. Müptedanın tehir (sonraya bırakılması), haberin öne alınması (takdim) burada belagi bir gerekçeye sahip değildir. Nahiv açısından gerekli olduğu için böyledir.

Meal de “vardır” kelimesi lafızda bulunmadığı halde nereden geldi?

Bu bir önceki maddede değindiğimiz ayet ve örnekte olduğu gibi şibih cümlenin içinde gizli bir umum fiilimsinin (vardır, mevcuttur, bulunur) varlığı sebebiyledir.

Esasında cümle takdiren şöyledir.

وكَائِنٌ مِنْهُمْ اُمِّيُّونَ

Burada umum fiilin farklı kullanılması cümlenin durumuna göre daha iyi uysun diyedir. Daha uygun başka umum fiil veya fiilimsiler de tercih edilebilir.

İşte cümlede yargı ve hüküm bildirmesine asli unsur olmasına rağmen, lafızda olmayan “kainun” ifadesi sebebiyle “vardır” anlamı cümleye girmiştir.

Yine mealde onlardan ifadesi başa konulmuştur, halbuki bizim kendisinden haber verdiğimiz yani müpteda olan “ummiyyune” ifadesi değil miydi diye sorulabilir.

Ancak “onlardan” ifadesi burada zarf konumundadır ve zarflar ne Türkçede ne Arapçada yargı bildirmek için yer, zaman ve durum bildirmek içindir.

Çeviriye dikkat edilirse kendisinden haber verilen, hakkında yargıda bulunulan unsur “bir takım ümmilerdir”. Yani biz “bir takım ümmiler vardır” diyerek hükmü veya yargıyı veriyoruz, “onlardan/minhum” ifadesi ile onların bu varlıklarının nerede veya hangi konumda olduğunu belirtiyoruz.

Bu konulara yeterince dikkat edilmezse, bu türden haberi şibhi cümle olan yapılarda müpteda ve haberin çeviride ters çevrildiğini ve olmayan kelimeler ilave edildiği zannedilebilir.

Lafızda asıl yargını gizli olduğunu ve haber öğesi olarak karşımıza çıkan yapının ise esasında zarf olduğunun bilinmesi gerekir. Aksi halde çeviri veya mealde, önce müptada sonra haber sıralaması ile yapılmadığı sanılarak bu tür yapılar için “Bir takım ümmiler onlardandır” şeklinde bir şablonun zorunlu görülebilir.

Bir takım ümmilerin onlardan olması (ehli kitaptan) olması ile onlardan bir takım ümmilerin var olması sadece vurgu ve sözün bağlamı açısından incelikler barındırır. Sözün amacı bir takım ümmilerin, muhataplarında sandığının aksine ehli kitap arasında da var olduğunu söylemek değildir. Sözün amacı onlardan bir kesimin kitaba kendisini nispet eden, ona iman eden ama herhangi bir kitabi bilgiye sahip olmadan sadece bir takım kuruntulara sahip olduğunu beyan etmektir.

Türkçe’de “evde bir takım adamlar vardır” yerine “bir takım adamlar evdedir” denilmesi arasında vurgu farkı vardır. Zira “evde bir takım adamlar vardır” cümlesinde de özne “evde” değildir. Zaten zarflar, cümlede zarf konumundayken, özne olmazlar. Özne her iki cümlede de “bir takım adamlar” ifadesiyken, yüklem ise “vardır/dir” ifadesidir. Nerede sorusuna cevap ise “evde” kelimesidir ki bu ne öznedir ne de yüklemdir.

Türkçe’de zarfların yerini konumu değiştirmek suretiyle ortaya çıkan bu vurgu farkı Arapçada bağlam sayesinde anlaşılır.

Bir takım adamlar evdedir

Evde bir takım adamlar vardır.

Türkçe’de bu iki cümle arasındaki vurgu ve maksat farkı açıktır. Ancak bu iki cümlenin de Arapça’daki karşılığı tek bir cümledir.

فى البَيْتِ رِجَالٌ

Evde bir takım adamlar vardır.

Veya bağlama göre

Bir takım adamlar evdedir.

Konuyu bu defa müptedası marife bir cümle üzerinden tetkik edelim.

7-

وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَأْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماً…

Ehli kitaptan, kendisine kantarlarla yük emanet etsen onu sana iade edecek olan kimseler de vardır. Ve onlardan, kendisine bir dinar emanet etsen başında durup beklemedikçe onu sana iade etmeyenler de vardır… (Ali imran, 75)

Bu ayette iki adet cümle vardır. İlk cümleyi zarfı sona bırakarak ve vurguyu şöyle yapmak mümkün müdür yani ayetin kastettiğine uyar mı inceleyelim:

“Kendisine kantarlarla yük emanet etsen onu sana iade edecek olan kimseler, ehli kitaptandır.”

Ayette vurgunun bu olmadığı açıktır. çünkü kendisine kantar kantar yük emanet edilip de onu iade edebilecek kimseler sadece ehli kitaba mensup olmadığı açıktır. Burada kastedilen onlardan da böyle kimselerin de olduğudur ki hepsi bir değildir.

Burada şu sorulabilir: müpteda men ismi mevsulüdür ve ismi mevsuller marifedir. O halde neden tehir edilmiştir ve şibhi cümle neden takdim edilmiştir?

Bu durum gerek Kuran’da gerekse de Arap dilinde, ismi mevsuller müpteda olduğunda, haberi olan şibhi cümleler sıla cümlesine ait mi yoksa haber mi olup olmadığı karışmaması için takdim edilir.

Yoksa özel bir belagi sebebi yoktur. Nitekim Kuran araştırmacıları Kuran’da müpteda olan ismi mevsullerin haberinin şibhi cümle olduğu tüm örnekleri incelerse istisnasız hepsinde takdim ve tehiri görecektir.

Eğer yukarıdaki ayette “min ehli lkitap” ve sonraki cümledeki “minhum” ifadeleri sona bırakılsaydı, bu ifadelerin haber öğesi mi yoksa sıla cümlesi içerisindeki bir öğe olup olmadığının (haberi mahzuf bir müpteda gibi kalabilirdi) karışabileceği görülecektir. İşte bu sebeple takdim tehir yapılmaktadır. Bu tıpkı nekra bir müptedanın şibhi cümleden sonra gelmesi gibidir.

Dolayısıyla bu türden cümlelerde herhangi bir özel belagi gerekçe aranmayacaktır. İleriki bölümlerde takdim-tehir konusu ve bunun varsa belagi gerekçeleri üzerinde daha geniş durulacaktır.

Bu konuyla alakalı hatırlanmasında yarar olan diğer bir husus marifelik ve nekralığın da derece derece olmasıdır. Has ismi mevsuller, müşterek ismi mevsullerden daha fazla marifedir. Bu sebeple men ve ma gibi ismi mevsuller nekralığa daha yakın marifedir.

Bu yüzden vurgunun değişmesi için ismi mevsulun has ismi mevsul olmasında daha çok beklenir. Şu ayete bakalım:

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ …

ve Nebiyi inciten ve “o bir kulak” diyen kimseler onlardandır…(Tevbe,61)

Bu ayette “onlardan, Nebiyi inciten ve o bir kulaktır diyen kimseler de vardır” şeklinde ifade edilmedi. Zira bunu yapanlar sadece sözü edilen münafık kimseler arasındadır. Yoksa geniş bir grup bu işi yapıp ve bu sözü söylüyor da onlardan bir kısmı da bu münafıklar arasında değildir.

Ali İmran 75’de ifade edilen nitelikler ehli kitaba has özellikler değildi. Her zaman ve mekanda, her din ve ideolojide olabilecek kişi profili iyi olarak da kötü olarak da onlar arasında da vardır. Yani hepsi bir değildir. Ancak bu ayette verilen meallerin aksine Nebiyi inciten ve o bir kulak sözünü söyleyen kişiler, başkası değil bu münafıklar arasındandır.

Görüldüğü gibi aynı kalıb ve aynı şablon iki vurguya da açık olabilmekte ve hangi vurgunun yapıldığı bağlamla anlaşılmaktadır.

Ayrıca müptedanın min harfi ceriyle hangi kesim veya grup içinde olduğu grubun da niteliğine göre değişir.

Örneğin sözü geçen özellikler “insanlardan” şeklinde geliyor ve bu cinlerden, meleklerden, hayvanlardan veya bitkilerden olmadığını vurgulama maksadı yoksa ikinci vurgudan söz edilmesi mümkün değildir. Örneğin;

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ

İnsanlardan, inanmadıkları halde, Allah’a ve ahiret gününe iman ettik diyen kimseler de vardır. (Bakara, 8)

Bu tür ayetler karşısında yine yukarıda sözünü ettiğimiz zarfı müstekar konusu iyi kavranamazsa ayetteki iraba ters bir mana verildiği zannedilebilir.

“İnanmadıkları halde, Allah’a ve ahiret gününe iman ettik diyen kimseler, insanlardandır/Nastandır.” Şeklinde bir çeviri mana ihtimallerinden diğeridir. Ancak bu münafık karakterlerin yani iman etmedikleri halde iman ettik diyen böyle kişilerin cinlerden veya başka yaratıklardan birileri olup olmadığına dönük bir kuşku yoktur. Yani ayet bu kuşkuyu ortadan kaldırmak için böyle dememektedir.

Bu tip kimselerin de insanlar arasında var olduğunu belirtmek, bir önceki ayetteki inatçı kafirler dışında bir de böyle münafık karakterlerin de bulunduğu ve onların da hesaba katılması gerektiği hatırlatmak içindir ki bu ifadeden sonra bu münafık karakterlerin eylemleri ve sözleri genişçe anlatılıyor.

Nitekim cinler arasında da böyle münafıkların olup olmadığını bilmiyoruz ancak mevzu böyle diyenleri cinlerden, insan dışı varlıklardan sanmayın aman ha onlar insanlar arasındadır demek kastına sahip olmadığı aşikardır.

Nitekim “minennas” şeklinde kendisinden sonra men ismi mevsulu gelen Kuran’daki örneklerin tamamında da durum aynıdır. Bakara/165, Bakara/200-201, Bakara/204, Bakara/207, Hac/3, Hac/8, Hac/11, Ankebut 10, Lukman/6, Lukman/20

Tüm bu ayetler incelendiğinde hepsinde “insanlardan şöyle şöyle olan kimseler de vardır” şeklinde bir mananın olduğu anlaşıldığı gibi bu mana için de zaten arapçada bu yapılması gerekmektedir. Yoksa “şöyle şöyle olanlar insanlardandır” şeklinde değil. Bu ancak onların başka bir yaratık veya varlık olduğunun sanılması durumunda ortaya çıkabilecek bir vurgu ihtimalidir ki bu ayetlerin hiç birinde bunun esamesi yoktur.

Özetle Türkçeye çeviri ve meallerde iki ihtimalli vurguya sahip olan bu tip yapılar Arapçada tek bir ifade ile söylenmekte ve Türkün 2 farklı lafızla ayrı ayrı ifade ettiği vurguyu Arap bağlamla anlamakta ve ifade etmektedir. Ancak bu ikinci ihtimal çok sınırlı kullanılır ve özel bir durum gerektirir. Bu çok nadir kullanımı zorunlu bir çeviri şeklinde anlamamak gerekir. Zarf ve umum fiil ilişkilerini iyi bilinmesi gerekir ancak gramere dair kitaplarda bu konuya dair derinlemesine ve yeterli bir izah yapılmadığı da bir vakıadır maalesef.