İsmi Mevsullerin Amaçları
ahmetsogutcu@gmail.com
GRAMER NOTLARI
Ahmet Söğütçü
6/20/202615 min read
İSMİ MEVSULLERİN AMAÇLARI:
İsmi mevsuller (Genel Özet) başlıklı yazımızda genel bilgiler verilmişti. Bu yazıda ismi mevsullerin amaçları, daha sonra ismi mevsuller arasındaki farklar ve bazı incelikler üzerinde detaylı biçimde durulacaktır.
İsmi mevsuller kullanım amaçları arasında genel olarak şunlar zikredilebilir.
1-Sıla Cümlesi Dışındaki Durumları Bilmemesi:
Muhatabın, hakkında konuşulan zatı veya şeyi sadece sıla cümlesindeki vasfıyla bilmesi durumu.
وَدَخَلَ الْمَدٖینَةَ عَلٰى حٖینِ غَفْلَةٍ مِنْ اَهْلِهَا فَوَجَدَ فٖیهَا رَجُلَیْنِ یَقْتَتِلَانِؗ هٰذَا مِنْ شٖیعَتِهٖ وَهٰذَا مِنْ عَدُوِّهٖۚ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذٖی مِنْ شٖیعَتِهٖ عَلَى الَّذٖی مِنْ عَدُوِّهٖۙ فَوَكَزَهُ مُوسٰى فَقَضٰى عَلَیْهِؗ قَالَ هٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّیْطَانِؕ اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبٖینٌ ﴿١٥﴾
Ve (Musa) ahalisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada birbirini öldürmeye çalışan iki adam buldu. Bu onun şiasından! Ve bu da onun düşmanından! Şiasından olan kişi düşmanından olan kişiye karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Musa ona yumruk attı da adamın işi bitti. (Musa): “Bu şeytanın amelindendir, şüphesiz ki o apaçık bir saptırıcıdır” dedi. (Kasas,15)
Bu ayette birbiriyle kavga eden iki kişiden bahsedilirken peş peşe iki adet ismi mevsul gelmiştir. Kıssayı okuyan veya dinleyen biz muhataplar için kavga eden bu şahısların isimleri, soyları veya kimlikleri tamamen perdelidir. Bizler dinleyici olarak o iki zât hakkında sıla konumundaki o anki durumları dışında başka hiçbir bilgiye sahip değilizdir. Birinci ismi mevsulün bağladığı zâtın sadece Hz. Musa'nın şiasından (kavminden) olduğu bilinmekte, tıpkı ikinci ismi mevsulün işaret ettiği diğer kişinin de sadece düşman tarafından (Mısırlı/Kıptî) olduğunun bilinmesi gibi...
Ayette, ismi mevsulle zikredilen bu iki karakterden Musa’nın şiasından olan kişi, diğerine karşı Musa’dan yardım istemiştir. Görüldüğü üzere sözün bu şekilde gelmesi, muhatabın (dinleyicinin) zihninde o kişilere dair bilinenlerin sadece bu aidiyet vasıflarıyla sınırlandırılması maksadına hizmet etmektedir.
2-İbham (Zatı Dinleyicilerden Gizleme): Sözü muhataba tam olarak açıklarken, ortamdaki yabancı/üçüncü şahıslardan gizlemek amacıyla mevsul kullanımı.
Konuşmacı, hakkında konuşulan zâtı veya şeyi doğrudan kendi muhatabına bir sıla cümlesi vasıtasıyla açıklar. Muhatap, aralarındaki ortak bilgi veya bağlam sebebiyle kastedilen şahsın kim olduğunu hemen anlar; ancak konuşmacı, ortamdaki diğer dinleyicilerin (üçüncü şahısların) bu zâtın kimliğini açıkça bilmesini istemez. Böylece hedef kişi için tam bir belirginlik sağlanırken, genel dinleyiciler için kapalılık (ibham) korunmuş olur.
قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّتٖی تُجَادِلُكَ فٖی زَوْجِهَا وَتَشْتَكٖٓی اِلَى اللّٰهِࣗ وَاللّٰهُ یَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖیعٌ بَصٖیرٌ ﴿١﴾
Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan o kadının sözünü işitmiştir. (Mücadele, 1)
Ayet indiğinde doğrudan hitabın muhatabı olan Muhammed (as) ve o esnada olaya şahit olan ya da arka planı çok iyi bilen yakın sahabiler, bu kadının kim olduğunu (rivayete göre Havle binti Sa'lebe) biliyorlardı. Yani ilk muhatapların pek çoğu için şahsın kimliği hakkında kapalılık ve belirsizlik yoktur.
Ancak Allahu Teala kadının ismini açıkça zikretmeyip ismi mevsulüyle konuyu aktarmıştır. Böylece kıssayı dışarıdan dinleyen üçüncü şahıslar ve kıyamete kadar gelecek olan genel dinleyici kitlesi için kadının şahsi kimliği gizli tutulmuş, mübhem bırakılmıştır. Burada dinleyicinin odağı kadının ismine değil, yaptığı eyleme çekilmiş ve zât ismi mevsul arkasına saklanmıştır.
Daha da önemlisi, bu ayette kadının şahsi kimliği önemli olmadığı gibi, kocasıyla hangi olay ve sebep üzerine sonraki ayette zıhar yapıldığının da bir önemi yoktur. Burada asıl olan, bu türden şikayetlerin varlığı ve bu tür batıl sözlere karşı Allah'ın ne diyeceğidir. Ayette ismi mevsulün getirdiği ibham sayesinde hüküm genelleşir, dinleyicinin dikkati kadının ve kocasının kimliğinden uzaklaşıp evrensel ve hukuki olan şikayet eylemine ve ilahi cevaba yönlendirilir.
Buradaki evrensel mesajın bir diğer boyutu da zıhar gibi batıl sözler ve uygulamalarla kurulan ya da koparılan akrabalık bağlarının kesinlikle yasaklanmış olmasıdır. İslam hukuku, aile kurumunu sarsan bu tür cahiliye adetlerini lağvederek bunların yerine caydırıcı cezalar (kefaretler) öngörmüştür. Üstelik meselenin özü, illâ Arapların geçmişteki bâtıl yollarının birebir aynısının günümüzde de tekrarlanması olmak zorunda değildir. Hangi çağda veya coğrafyada olursa olsun, ailenin hukuki ve ahlaki yapısını bu türden batıl söz ve fiillerle zedeleyen, keyfi ve asılsız beyanlarla akrabalık bağlarını oluşturan, her türlü çağdaş bâtıl uygulama ve söylem de bu ilahi yasağın ve caydırıcılığın kapsamı içerisindedir. (Bu yönüyle tarihselcilerin ağzında sakız yaptıkları bu konuda da çarpıtmalar vardır.)
Bununla birlikte, yaygın bazı yanılgıların aksine zıhar, İslam hukukunda meşru veya hukuken tanınmış normal bir boşanma usulü kesinlikle değildir. Zıhar, doğrudan doğruya boşanmaya sebebiyet verecek, yani şer'i cezasıyla (kefaretiyle) birlikte tövbe edilip gereği yerine getirilmediği takdirde nikah akdini ihlal etmesi sebebiyle evliliği hükümsüz kılacak ağır bir müeyyidedir. Dolayısıyla, aile yapısını korumayı amaçlayan bu caydırıcı ve cezai mekanizmayı sanki olağan ve alternatif bir boşanma yöntemiymiş gibi sunmak ve bu şekilde anlatmak veya göstermek yanlıştır.
3-İstihcânu't-Tasrîh (Açıkça Söylemeyi Çirkin Görme):
Edep, ahlâk veya bağlamın gerektirdiği nezaket sebebiyle, hakkında konuşulan durumun veya şahsın ne olduğunun açıkça zikredilmeyip bir ismi mevsul vasıtasıyla örtülmesidir.
یَٓا اَیُّهَا الَّذٖینَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذٖینَ اٰذَوْا مُوسٰى فَبَرَّاَهُ اللّٰهُ مِمَّا قَالُواؕ وَكَانَ عِنْدَ اللّٰهِ وَجٖیهًا ﴿٦٩﴾
Ey iman edenler! Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın. Nitekim Allah onların dediklerinden onu temize çıkardı. O (Musa) Allah katında itibarı yüksek bir kimseydi. (Ahzab, 69)
Ayette geçen "mâ" (مَا) ismi mevsulü, Hz. Musa’ya (a.s.) sözleriyle eziyet eden İsrailoğulları’na mensup kişileri ve onların iddialarını kastetmektedir. Bu eziyetlerin ve çirkin iddiaların bir kısmı Kur'anı Kerim’in farklı yerlerinde açıkça ifade edilmiş olsa da, şüphesiz ki tarihen bundan çok daha fazlası mevcuttur.
Nitekim ismi mevsuller arasındaki anlamsal farklara dair ilerleyen bölümlerde de detaylandırılacağı üzere, "mâ" ismi mevsulü doğası gereği belirsizliği ve kapalılığı ifade etmeye çok daha elverişli bir yapıya sahiptir. Eğer bu bağlamda "mâ" yerine "ellezî" (الَّذِي) ismi mevsulü tercih edilmiş olsaydı, mana daralacak ve sadece Kur'an-ı Kerim'de zikredilen, bilinen o sınırlı eziyet sözleri kastedilmiş olabilirdi. Ancak ayette "mâ" ismi mevsulünün getirilmesiyle, bir Allah resulüne iman edenler tarafından söylenmesi asla hoş karşılanmayan, yakışıksız ve çirkin olan tüm tutum ve davranışlar tek bir potada toplanarak geniş bir genellemeye gidilmiştir.
Kur'an, bu incelik sayesinde hem o çirkin sözleri açıkça telaffuz etmekten kaçınarak edebi bir nezaket sergilemiş hem de satır arasında bazı örnekleri bulunan tüm o incitici tavırları evrensel bir dille kınamıştır.
Nitekim günlük yaşantımızda da bir sözü veya iddiayı aynen telaffuz edip tekrarlamak edeben hoş olmayacağı ya da çirkin kaçacağı zaman, o sözün bizzat kendisini zikretmek yerine sadece kimler tarafından veya hangi bağlamda söylendiği belirtmekle yetinilir. Örneğin; bir futbol müsabakasında tribünlerden yükselen hakaret içerikli çirkin bir tezahürat kınanırken, o sözler aynen aktarılmaz; bunun yerine 'Falanca takım taraftarının şu maçta söylediği şeyler insanlık dışıdır' denilerek çirkin ifadenin üzeri edep gereği örtülür.
4-Tazim (Yüceltme): Hakkında konuşulan zâtın değerini, makamını ve kadrini, sıla cümlesinde yer alan azametli ve yüce sıfatlar vasıtasıyla büyütüp yüceltmektir. Bu yaklaşım, Kur'an-ı Kerim'de çokça başvurulan edebi bir üsluptur; özellikle Allahu Teala hakkında gelen ismi mevsullerde bu amaca sıklıkla rastlanır.
یَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَیْهِ اَجْرًاؕ اِنْ اَجْرِیَ اِلَّا عَلَى الَّذٖی فَطَرَنٖیؕ اَفَلَا تَعْقِلُونَ ﴿٥١﴾
Ey kavmim! Ben sizden buna (tebliğime) karşılık herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Hûd, 51)
Bu ayet-i kerimede "ellezî" (الَّذِي) ismi mevsulünün işaret ettiği yüce zât, "fetaranî" (beni yaratan) sıla cümlesiyle belirgin kılınmıştır. Hûd (as), bir önceki ayette kavmini sadece tek olan Allah'a kulluk etmeye davet etmiş ve O'ndan başka hiçbir ilahın bulunmadığını açıkça ifade etmiştir. Ancak bu ayette, yapacağı tebliğin karşılığını verecek yegane gücün Allah olduğunu belirtirken doğrudan "Allah" lafzını zikretmek yerine, "ellezî fetaranî" (o zât ki beni yaratan) ifadesini tercih etmiştir.
Sözün bu şekilde sevk edilmesinin hikmetlerinden biri; gerçek manada mülk sahibi olan, amellere hakiki karşılığını vermeye yetkisi ve kudreti bulunan tek mercinin ancak Allah Teâlâ olduğunu ilan etmektir. Dünyevi ve insani her türlü karşılığın geçici, eksik ve fani olduğunu bilen bir resul, mülkünde tasarruf hakkına sahip olan yegâne kudreti, O'nun "Yaratma" (Fetara) fiilini dikkate alarak ismi mevsul ile zikretmiştir. Böylece ismi mevsul kullanımı vasıtasıyla, hem hitaptaki tazim ve yüceltme makamı hakkıyla yerine getirilmiş hem de gerçek anlamda mükâfatlandırma yetkisinin ancak insanı yaratan, biçimlendirene ait olduğu gerçeği perçinlenmiştir.
Bir başka ifadeyle bu hitap; “Beni yoktan var eden, hayatımı ve rızkımı elinde tutan yegane Zât dururken ve bana hakiki mükafatı verecek olan O iken, ben sizden neden ücret isteyeyim ki zaten?' anlamına gelmektedir. Hûd (as), ismi mevsulün sağladığı bu mana inceliğiyle kavminin acziyetini yüzlerine vururken, her türlü minnet ve beklentiden uzak olduğunu da asil bir duruşla ilan etmiştir.
5-Tahkir (Aşağılama/Küçümseme): Karşı tarafın doğru ve yalan bir eksikliğini ismi mevsul yapısıyla ifade etmek.
اَمْ اَنَا خَیْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذٖی هُوَ مَهٖینٌ وَلَا یَكَادُ یُبٖینُ ﴿٥٢﴾
Yoksa ben bu kendisi aşağı ve neredeyse meramını açıklayamayan kimseden daha hayırlı değil miyim? (Zuhruf, 52)
Bu ayette konuşan şahıs Firavun'dur. Firavun, muhatapları karşısında Musa (as)’yı küçümsemeyi ve onun itibarını zedelemeyi amaçlamaktadır. Hedefine ulaşmak için sadece "hâzâ" (şu / bu) işaret ismini getirmekle yetinmemiş; Hz. Musa'yı dinleyicilerin gözünde aşağılık, güçsüz ve zavallı göstermeyi amaçlayan hakaretamiz ifadeleri "ellezî" ismi mevsulü ile bağlayarak sıfat haline getirmiştir.
Firavun, ismi mevsul ile Musa (as)'nın davasını veya gayesini doğrudan hedef almak yerine, onun geçmişteki bir rivayete göre dil peltekliğini (bize göre sarayda Mısır diliyle yetiştiği için kendi kavminin dili olan İbraniceyi tam manasıyla fasih konuşamıyor) ve dönemin dünyevi standartlarına göre zayıf görünmesini birer acziyet sıfatı gibi sunmuştur. İsmi mevsul vasıtasıyla kurulan bu tahkir edici üslup, inkarcıların hakikat karşısında resullerin şahsi ve insani durumlarını nasıl birer alay ve küçümseme malzemesi haline getirdiklerini de gözler önüne sermektedir.
6-Tariz (Söz Dokundurma): İsim vermeden dolaylı yoldan söz dokundurmak için kullanılan bir üsluptur.
وَمِنْهُمْ مَنْ یَقُولُ ائْذَنْ لٖی وَلَا تَفْتِنّٖیؕ اَلَا فِی الْفِتْنَةِ سَقَطُواؕ وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحٖیطَةٌ بِالْكَافِرٖینَ ﴿٤٩﴾
Ve onlardan bana izin ver beni fitneye düşürme diyenler kimseler de vardır. İyi bilin ki fitnenin tam içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe, 49)
Bu ayette gelen "men" ismi mevsulünün yerine "ellezîne” ismi mevsulünün tercih edilmemiş olması, belâgat açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir inceliktir. Zira "men" ismi mevsulü, tıpkı daha önce zikredilen "mâ" mevsulü gibi yapısı gereği belirsizliği, kapalılığı ve genellemeyi ifade etmeye çok daha elverişlidir. Burada savaştan kaçmak için asılsız mazeretler üreten bir takım kimselerin varlığı, "ellezîne" mevsulünün getireceği o doğrudan belirginlik yerine kasıtlı olarak mübhem bırakılmıştır.
Ayette 'men' (مَنْ) ismi mevsulünün tercih edilmesiyle; savaş gibi kritik ve zor zamanlarda asılsız bahaneler uydurarak izin koparmaya çalışan, şayet bu izni alamazsa itaatsizlik ile isyan arasında bocalayarak fitneye sürüklenecek olan o hastalıklı ruh halinin evrensel bir portresi çizilmiştir. Bu esneklik sayesinde söz konusu tipler, hem kendilerini içten içe bilir hem yakın çevreleri teşhis eder hem de onları şahsen tanımayan sonraki nesiller için genel bir karakter analizi sunulmuş olur. Diğer bir ifadeyle Kur'an, o münafık güruh içinde 'böyle böyle diyen kimseler de var' diyerek, meseleyi doğrudan onların herkesçe zaten bilinir/tanınır olduğu kabulü üzerine kurmamıştır. Aksine, her çağda ve coğrafyada ortaya çıkabilecek genel bir münafık tipolojisi inşa etmiş ve bu evrensel tipleme üzerinden dönemin müşahhas/canlı faillerine de dokundurmuştur.
Nitekim Allah Resulü, kendisinden uydurma mazeretlerle savaştan kaçmaya çalışanların pek çoğunu şahsen tanımıştır. Yüce Allah da bunların kalplerindeki gerçek niyetleri tam ve eksiksiz olarak bilmektedir. Ancak ayet, bu münafık karakterlerin doğrudan isimlerini faş etmek yerine, bu tür tehlikeli tiplerin toplumun arasında sinsice barındığını genel bir üslup ile haber vermiştir. Böylece mümin cemaate karşı uyanık ve teyakkuzda olunması gerektiği ihtar edilmiş, söz konusu bozguncular ise cehennemin kuşatıcılığıyla sarsıcı bir şekilde tehdit edilmiştir.
Bu ilahi terbiye metodu, tıpkı bir öğretmenin sınıfa karşı; "İçinizden ödevlerini yapmamak için asılsız mazeretler uyduran kimseler var" demesi gibidir. Öğretmenin doğrudan isim vermeden ortaya koyduğu bu mübhem hitap tarzı, mazeret uyduran öğrencilerin niyetlerinin aslında çoktan tespit edildiğini ve anlaşıldığını tüm sınıfın zihnine kazır. Böylece dürüst öğrenciler yerini korurken, mazeret arkasına sığınanlar içten içe derin bir mahcubiyet ve korku yaşar.
İlgili ayet aynı zamanda tüm müminleri ve iman iddiasında bulunan kişileri bu derin vicdani muhasebeye davet etmektedir. Kul, savaşa veya herhangi bir ilahi sorumluluğa çıkmamak adına izin talep ederken bu muhasebeyi en güçlü şekilde yapma mecburiyeti hisseder. Çünkü Allahu Teala, insanlar nazarında son derece haklı, makul ve meşru gibi görünen mazeretlerin arka planında yatan niyetlerin ne kadar gerçekçi olup olmadığını çok iyi bilir. Unutulmamalıdır ki bu gizli niyetler ve sahte bahaneler Allah’tan asla kaçmaz. İnsanları, hatta zahire göre hükmeden Allah Resulü’nü bile uydurma mazeretlerle ikna edip aldatabilirsiniz, ancak her şeye şahit olan ve kalplerin özünü bilen Allah’ı asla kandıramazsınız.
7-Tefhim (Dehşet/Korku Uyandırma): Hakkında konuşulan olayın veya durumun şiddetini, azametini ve insan idrakini aşan boyutunu, ismi mevsulün getirdiği o sarsıcı kapalılık (ibham) perdesiyle hissettirmektir. Kur'an belâgatında bu üslup, muhatabın zihninde derin bir ürperti, şaşkınlık ve korku uyandırmak adına büyük bir etkiye sahiptir.
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهٖ فَغَشِیَهُمْ مِنَ الْیَمِّ مَا غَشِیَهُمْؕ ﴿٧٨﴾
Firavun ve ordusu onları takip etti. Nihayet denizden onları kaplayan şey kapladı. (Taha,78)
Bu ayette geçen "mâ" (مَا) ismi mevsulü, Firavun ve ordusunun yarılan suları arasında kalıp dalgalar tarafından yutulma anını ve suların onları nasıl dehşetli bir şekilde kuşattığını ifade etmektedir. Bilindiği üzere ismi mevsuller özü itibarıyla marife (belirli) kelimelerdir. Ancak burada "ellezî" yerine müşterek/umum ifade eden "mâ" ismi mevsulünün tercih edilmesi, onun yapısı gereği anlatılan olayın niteliğini ve niceliğini tek bir sınıra hapsetmeyip, geniş bir kapsayıcılık ve sarsıcı bir kapalılık (mübhemlik) sunmaya çok daha elverişli olmasından kaynaklanmaktadır.
İsmi mevsulün sağladığı bu edebi kısmi örtü, yaşanan felaketin dehşetini doğrudan insan hayalinin ve tasavvurunun sınırlarına bırakır. Dinleyici, o ordunun üzerine çöken ilahi cezalandırmanın büyüklüğünün kelimelerle tam olarak karşılanamayacağını anlar.
8-İhtisar (Sözü Kısaltma): Aynı hükme tabi olan çok sayıda zâtı, nesneyi veya durumu isim isim tek tek sayarak sözü uzatmak yerine, ortak bir vasıf etrafında toplayıp tek bir ismi mevsul çatısı altında özlü bir şekilde ifade etmektir. Bu üslup, dilde hem bir hafiflik ve akıcılık sağlar hem de zihnin tikel ayrıntılarda boğulmasını engelleyerek dikkatleri bütüne yönlendirir.
وَالَّذٖینَ یَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ یُوصَلَ وَیَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَیَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِؕ ﴿٢١﴾
ki (o ulul elbab), Allah’ın erişilmesi için emrettiği şeyleri bağlarlar, Rablerinden haşyet duyarlar ve kötü hesaptan korkarlar. (Rad,21)
Bu ayette, gözetilmesi ve birleştirilmesi gereken tüm dini, ahlaki ve hukuki bağlar "mâ" ismi mevsulü ile gelmiştir. Burada ismi mevsulün çatısı altına giren unsurlar; akrabalık bağlarından (sıla-i rahim) toplumsal sözleşmelere, iman esaslarından adalet ilkelerine kadar Allah’ın emrettiği hüküm ve sorumlulukların bütünüdür.
Önemli bir başka husus da, Allah’ın emirlerin sistemli bir bütün oluşturduğunu ve her birinin birbirine kopmaz zincirlerle bağlı olduğunu ilan etmektir. Dini emirlerin ve insani bağların arası koparıldığı takdirde, sistem hedeflenen nihai amaca ulaştıramaz. Gerek bireysel gerekse toplumsal planda Allah’ın emirleri tikel, bütünden kopuk veya seçmeci bir şekilde ele alınıp uygulanırsa, her biri diğeriyle yakından ilişkili olan o mükemmel nizam çalışmayacak ve hedeflenen hayırlar elde edilemeyecektir. İşte ayetteki ismi mevsul, hem sözü kısaltmış hem de dinin parçalanamaz, bir bütün olarak yaşanması gereken sistemik yapısını ifade etmiştir.
9-Umum (Genellik) Bildirme: İsmi mevsulün delalet ettiği hükmün belirli bir şahsa veya zümreye münhasır olmayıp, sıla cümlesinde zikredilen nitelikleri taşıyan ve o sıfata sahip olan istisnasız her ferdi kapsadığını beyan etmektir. Bu üslupta amaç; zamandan ve mekândan bağımsız olarak, şartı yerine getiren herkesin aynı hukuki, ahlaki veya uhrevi sonuca tabi olacağını ortaya koymaktır.
اِنَّ الَّذٖینَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَیْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتٖی كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿٣٠﴾
Şüphesiz, Rabbim Allah deyip sonra da dosdoğru olanlar, onların üzerlerine Melekler inerler: “korkmayın, mahzun olmayın, size vadedilen cennet ile sevinin” (derler). (Fussilet, 30)
Bu ayette görüleceği üzere, meleklerin ilahi müjdelerine ve korumasına mazhar olacak kişiler belirli bir mümin zümreyle sınırlandırılmamıştır. Ellezîne ismi mevsulü ile hüküm tamamen genel kılınmıştır.
Ayette ismi mevsulün bu şekilde gelmesi; "Rabbim Allah'tır" diyerek tevhid nidasını haykıran ve ardından hayatını bu ikrar üzere "dosdoğru" (istikamet) biçimde şekillendiren her bir müminin, hangi çağda ve coğrafyada yaşarsa yaşasın bu mübşirata dahil olacağını ilan eder. İsmi mevsul vasıtasıyla kurulan bu umûm ifade eden yapı, ihlas ve istikamet şartını yerine getiren her bir ferde meleklerin tesellisini ve cennet müjdesini doğrudan ulaştırır.
10-Cinsten Muayyen/Belirli Olmayan Tek Bir Ferdi Kastetme: Normal şartlarda dış dünyada, gerçek hayatta karşılığı ve örneği bulunan ancak tarihi veya müşahhas olarak belirli bir şahsı veya şeyi temsil etmeyen, sadece o cinsin tipik bir ferdini zihinde canlandırmayı amaçlayan durumlar için de ismi mevsul kullanılır. Bu üslupta amaç, soyut bir hakikati veya psikolojik bir hali muhatabın zihninde somutlaştırmak adına kurgusal/temsili bir karakter üzerinden canlı bir tasvir (sahne) inşa etmektir.
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِی اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فٖی ظُلُمَاتٍ لَا یُبْصِرُونَ ﴿١٧﴾
Onların meseli, (ıssız bir yerde) bir ateş yakmak isteyen kişinin meseli gibidir. Derken (ateş) etrafını aydınlattığında…Allah’da onların nurlarını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır. Göremezler. (Bakara,17)
Bu ayette "ellezî" ismi mevsulü, bilinen veya tarihen teşhis edilmesi gereken muayyen bir şahsı işaret etmemektedir. Aksine ayette; gece vakti, ıssız ve tehlikeli bir mekanda hem ısınmak hem de vahşi hayvanlardan korunup önünü görebilmek adına çaresizce ateş yakmaya çalışan "temsili tek bir kişi" tasvir edilmektedir.
Burada ismi mevsulün tercih edilmesinin hikmeti, münafık zihniyetin ve kâfirlerin hakikat karşısındaki bocalama, sahte bir aydınlığa güvenme ve ardından mutlak bir hüsranla karanlığa gömülme psikolojisini muhataba en çarpıcı şekilde hissettirmektir. Belirli bir tarihsel figür yerine, ismi mevsulün sağladığı bu cinsi temsil eden portre sayesinde bir alegori üretmiştir. Böylece dinleyici, ayetteki edebi tasvir vasıtasıyla münafıklığın getirdiği o korkunç psikolojik dehlizi ve ilahi nurdan mahrum kalışın dehşetini adeta gözleriyle görüyormuş gibi canlı bir biçimde idrak etmektedir.
Başka örnekler:
وَلَا تَكُونُوا كَالَّتٖی نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًاؕ تَتَّخِذُونَ اَیْمَانَكُمْ دَخَلًا بَیْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِیَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍؕ اِنَّمَا یَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِهٖؕ وَلَیُبَیِّنَنَّ لَكُمْ یَوْمَ الْقِیٰمَةِ مَا كُنْتُمْ فٖیهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿٩٢﴾
İpliğini, iyice eğirip büktükten sonra çözen (kadın) gibi olmayın, bir topluluk diğerinden fazla diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak. Allah bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır. (Nahl, 91)
وَمَثَلُ الَّذٖینَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذٖی یَنْعِقُ بِمَا لَا یَسْمَعُ اِلَّا دُعَٓاءً وَنِدَٓاءًؕ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْیٌ فَهُمْ لَا یَعْقِلُونَ ﴿١٧١﴾
Onların meseli, bağırmadan ve çağırmadan başka bir şey duymayana haykıran (çobanın hali) kişinin meseli gibir. Sağırdırlar, dilsizlerdir, kördürler. Aklını kullanmazlar. (Bakara,171)
Görüleceği üzere bu ayetlerde ne ipliğini binbir emekle ördükten sonra söken kadın ne de sürüsüne doğru seslenen çoban, dış dünyada ve tarihte tanınan, ismi cismi belirli olan muayyen birer şahsiyettir. İsmi mevsullerin sunduğu bu zihinsel canlandırma ve temsil gücünden yararlanarak, soyut ve ahlaki birer zaaf olan “ahdi bozma” ile “hakikate kulak tıkama” amelleri, toplumun her ferdinin günlük hayattan kolayca hayal edebileceği somut tipolojiler üzerinden hafızalara kazınır.
Sonuç:
Bu çalışmamızda, Kuran belâgatında ismi mevsullerin kullanım amaçlarını ve bu yapıların ayetlerin mana derinliğine sunduğu katkıları belirli maddeler halinde tasnif etmeye gayret ettik. Ele aldığımız bu edebi ve nahvi inceliklerin tespitinde, çağımızın önemli dil bilimcilerinden merhum Fâdıl Sâlih es-Sâmerrâî’nin nahiv külliyatından ve ufuk açıcı tahlillerinden büyük ölçüde istifade ettiğimizi öncelikle belirtmemiz gerekir. Elbette kelâmın akışına, makamın gereğine ve hitabın muhataplarına göre ismi mevsullerin Kur’an metninde burada zikredilenlerin ötesinde daha pek çok amaca matuf olarak ve inceliklerle kullanılmış olabilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
