Marife İsimler, Çeşitleri, Sebepleri ve Belagi İncelikleri
ahmetsogutcu@gmail.com
GRAMER NOTLARI
Ahmet Söğütcü
5/9/202614 min read
Marife İsimler, Çeşitleri, Sebepleri ve Belagi İncelikleri
Arapçada isimler iki temel gruba ayrılır: Marife ve Nekra
Bu yazıda biz marife isimler hakkında genişçe konuşacağımız için Nekra isimler hakkında kısaca şu hatırlatmayı yapabiliriz;
Nekra (النكرة): Belirli olmayan, herhangi bir fert için kullanılan isimdir, diyebiliriz.
رَجُلٌ → bir adam
كِتَابٌ → bir kitap
بَيْتٌ → bir ev, gibi
Nekra isimlerin nahiv ve belagat sebepleri hakkında daha sonra detaylı bir izah yapılacağından bu yazıda sadece Marife isimler detaylıca ele alınacaktır.
Marife (المعرفة)
Belirli, tanınan veya bilinen isimdir.
Arapçadaki marife isim, İngilizcedeki “the” takısıyla kullanılan isimlere benzetilebilir. İngilizcede “book” dediğimizde bu herhangi bir kitaptır (belirsiz), ama “the book” dediğimizde konuşan ve dinleyen için hangi kitaptan bahsedildiği bellidir. Arapçada da “kitab” (كتاب) nekra yani belirsizken, başına “el-” (ال) geldiğinde “el-kitab” (الكتاب) olur ve artık belirli bir kitaba işaret eder. Yani marife isim, İngilizcedekine benzer “the” gibi, ismi muhatap açısından tanınır ve belirli hale getirir.
Ancak Arapçada bu belirlilik sadece “el-” takısıyla sağlanmaz; zamirler, işaret zamirleri, özel isimler, ismi mevsuller ve marife bir isme izafe edilen kelimeler (muzaf) de marife kabul edilir. Bu yönüyle Arapçada marifelik, çok yönlü bir yapıya sahiptir.
Marife isimlerin Çeşitleri:
a) El takısı (Harfi Tarif) almış isimler:
Başına “el-” (ال) takısı gelen isimler marife kabul edilir. Çünkü “el-” takısı, ismi belirsizlikten çıkarıp konuşan ve muhatap açısından bilinen veya belirli bir varlığa dönüştürür. Bu yönüyle Arapçadaki “el-” takısı, İngilizcedeki “the” belirtecine benzetilebilir.
Örneğin “kitabun / bir kitap” ifadesinde herhangi bir kitaptan söz edilirken, “el-kitabu / o kitap, kitap” denildiğinde artık belirli bir kitaptan bahsedilmektedir. Yani “el-” takısı, ismin kapsamını daraltır ve onu zihinde tanınır hale getirir.
Bu belirlilik bazen daha önce zikredilmiş bir şeyi tekrar anmakla oluşur. Mesela “işte bir adam geldi; sonra adam konuştu” anlamındaki bir ifadede ikinci kullanımda geçen “el-racul” kelimesi, artık daha önce bahsedilen belirli adamı göstermektedir. Bazen de “el-” takısı, herkesçe bilinen veya zihinde açık olan bir varlığa işaret eder. Örneğin “eş-şems / güneş” denildiğinde belirli olan tek güneş anlaşılır.
Dolayısıyla “el-” takısı, ismi muhatabın zihninde belirgin ve tanınır hale getirdiği için marifelik ifade eder.
b) Zamirler:
هو،هى،هم،هن،ك،كم
gibi zamirler marifedir. Çünkü zamir zaten daha önce bilinen veya bağlamdan anlaşılabilen bir ismin yerine geçer ve zorunlu olarak belirli bir varlığa işaret eder. Bu yüzden “huve mühendisun / o mühendistir” denildiğinde, “o” diye ifade edilen kişinin kim olduğuna dair konuşan ve dinleyen arasında önceden bir bilginin bulunması gerekir. “O” denildiği zaman konuşanın ve muhatabın zihnin bahsi geçen kişinin varlığı hakkında öncesinde bir tanınırlık olması gerekir. “O” denildiği zaman, konuşan ile muhatabın zihninde bahsi geçen kişinin varlığına dair önceden bir tanınırlık ve ortak bir bilgi bulunması gerekir.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır. )
c) İşaret Zamirleri:
هذا، هذه، ذلك، تلك، هؤلاء
gibi işaret zamirleri de marifedir. Çünkü işaret zamiri, konuşan kişinin belirli bir varlığı doğrudan göstermesi veya muhatabın zihninde belirgin hale getirmesi için kullanılır. “Haza kitabun / bu bir kitaptır” denildiğinde her ne kadar “kitap” kelimesi nekra formda olsa da (haber olması sebebiyle) “haza” işaret zamiri, söz konusu kitabı belirli bir nesneye tahsis eder. Yani burada konuşan kişi herhangi bir nesneden değil, işaret edilen belirli bir nesneden bahsetmektedir.
İşaret zamirleri çoğu zaman fiziksel bir işaret etmeyi ifade etse de, sadece gözle görülen şeyler için kullanılmaz; zihinde bilinen veya bağlam içinde belirginleşmiş bir varlığa da işaret edebilir. Bu sebeple işaret zamirleri, konuşan ile muhatap arasında ortak bir dikkat ve belirlilik meydana getirir.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır. )
d) Alem/Özel İsimler:
محمد، مكة، يوسف، فاطمة
gibi özel isimler de marifedir. Çünkü özel isimler, belirli bir kişiyi, yeri veya varlığı diğerlerinden ayırmak için konulmuş isimlerdir. Bir kimseye “Muhammed”, bir şehre “Mekke” dendiğinde, bu isimler doğrudan belirli ve tanınan bir varlığa işaret eder. Bu sebeple özel isimlerde ayrıca bir belirlilik takısına ihtiyaç duyulmaz.
Özel isimler, ilk defa duyuluyor olsa bile yapıları gereği belirli kabul edilir. Çünkü bunların amacı, herhangi bir fertten değil, doğrudan belirli bir şahıs veya varlıktan söz etmektir. Örneğin “cae Muhammedun / Muhammed geldi” denildiğinde, burada “Muhammed” kelimesi herhangi bir adamı değil, bu isimle bilinen belirli bir kişiyi ifade eder. Aynı şekilde “Mekke” dendiğinde de herhangi bir şehir değil, bilinen belirli bir şehir anlaşılır.
Bu yüzden özel isimler, zatı doğrudan tayin eden ve başka fertlerle karışmasını engelleyen isimler olduklarından marife kabul edilirler.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır.)
e) İsmi Mevsuller:
الذي، التي، الذين، اللاتي
gibi ism-i mevsuller de marifedir. Çünkü ism-i mevsul, ardından gelen cümleyle birlikte belirli bir kişiyi veya şeyi tanımlar ve muhatabın zihninde onu diğerlerinden ayırır. Tek başına ism-i mevsul genel bir anlam taşısa da, sıla cümlesiyle beraber belirli bir varlığa işaret eder hale gelir.
Örneğin “cae’l-lezi necaḥa / başarılı olan kişi geldi” denildiğinde, burada “ellezi” herhangi bir kişiyi değil, “başarılı olan” belirli kişiyi ifade etmektedir. Aynı şekilde “raeytu’lleti tekellemet ma‘ake / seninle konuşan kadını gördüm” ifadesinde de “elleti”, sıla cümlesi sayesinde belirli bir kadına işaret etmektedir.
İsm-i mevsulün ardından gelen sıla cümlesi, onun anlamını tamamlar ve hangi kişi ya da şeyin kastedildiğini açıklığa kavuşturur. Böylece konuşan ile muhatap arasında zihinsel bir belirginlik oluşur. Bu nedenle ism-i mevsuller, sıla cümlesiyle birlikte belirli bir varlığı tayin ettikleri için marife kabul edilirler.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır. )
f) Marife bir isme muzaf olanlar:
İsim tamlamalarında tamlayan (muzafun ileyh) marife ise tamlananlar (muzaf) da marifedir. Bir isim, marife bir isme izafe edildiğinde yani ona bağlandığında kendisi de marife olur. Çünkü muzaf olan kelimenin belirliliği, kendisine izafe edildiği muzafun ileyhden kazanılır. Böylece muzaf olan isim, tek başına belirsiz olsa bile, izafe yoluyla belirli hale gelir.
Örneğin “kitabu talibin / bir öğrencinin kitabı” ifadesinde “kitab” kelimesi nekra olarak kalır. Çünkü “talibin” de nekra bir isimdir. Ancak “kitabu’t-talibi / öğrencinin kitabı” denildiğinde, burada “et-talib” marife olduğu için “kitab” da belirli hale gelir. Artık herhangi bir kitap değil veya herhangi bir öğrenci kitabı değil, belirli bir öğrencinin kitabı kastedilmektedir ki bu durumda kitap da belirli bir kitap kabul edilir.
Aynı şekilde zamirlere yapılan izafelerde de muzaf marife olur. Örneğin “kitabi/ benim kitabım”, “beytuhu / onun evi” gibi ifadelerde muzaf olan kelime, zamirin sağladığı belirlilik sayesinde marife kabul edilir. Çünkü zamir zaten belirli bir kişiye işaret etmektedir.
Bu nedenle Arapçada muzafın marifeliği veya nekralığı çoğu zaman muzafun ileyhin durumuna bağlıdır. Eğer muzafun ileyh marife ise muzaf da marife olur; nekra ise muzaf da nekra kalır.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır. )
g) Nekre-i Maksude:
“Nekrei maksude”, aslında nekra (belirsiz) bir kelimenin, hitap (nida) yoluyla belirli bir şahsa yöneltilmesiyle kazandığı özel kullanımdır. Yani lafız bakımından nekra kalır, fakat muhatap bakımından belirli bir kişiyi kasteder.
Bu kullanım özellikle nida (يا) ile çok yaygındır.
Örneğin:
“يَا رَجُلُ!” / !Ey adam
Burada “racul” kelimesi aslında nekra bir isimdir ve “herhangi bir adam” anlamına gelir. Ancak konuşan kişi, karşısında duran belirli bir adama seslendiği için bu kelime artık “nekra-i maksude” olur. Yani lafız nekra, fakat mana marife gibidir.
(Bu konu ayrıca detaylı işlenecektir. Ancak sadece marifelik yönünden ele alınmıştır. )
Marifeliğin Sebepleri:
Nahiv ve belagat açısından marifeliğin ifade ettiği anlamlar tek bir tür değildir. En meşhur tasniflerden biri şudur:
Ahd (العهد)
Cins (الجنس)
İstiğrak (الاستغراق)
Bu anlamlar sadece “el-” takısına mahsus değildir. “El-” takısı bunların en yaygın araçlarından biri olsa da, diğer marife türlerinde de benzer belirlilik ve zihinsel tayin anlamları bulunabilir.
1) Ahd (العهد)
Ahd, bir ismin konuşan ve muhatap açısından belirli bir fert veya varlığa işaret etmesidir. Yani söz konusu isim, zihinde tayin edilmiş ve bilinen bir şeye delalet eder.
Ahd üç şekilde olabilir:
a) Ahdi Zikri (العهد الذكري)
Bir isim önce nekra olarak zikredilir, ardından marife şekilde tekrar anılır.
Örneğin:
جاءَ رَجُلٌ، ثُمَّ تَكَلَّمَ الرَّجُلُ
“Bir adam geldi. Sonra o adam konuştu.”
İlk kullanımda “raculun” herhangi bir adamı ifade ederken, ikinci kullanımda “er-racul” artık daha önce bahsi geçen belirli adamı ifade etmektedir.
b) Ahdi Zihni (العهد الذهني)
İsim daha önce açıkça zikredilmese bile, konuşan ile muhatabın zihninde hangi şeyin kastedildiği bilinmektedir.
Örneğin:
ادْخُلِ السُّوقَ
“İdhali’s-suqa / Çarşıya gir.”
Burada hangi çarşının kastedildiği bağlamdan anlaşılmaktadır. Aynı şekilde zamirler ve işaret zamirleri de çoğu zaman zihni ahd ifade eder. Çünkü “huve / o” veya “haza/ bu” denildiğinde, muhatabın zihninde belirli bir varlık canlanmaktadır.
c) Ahdi Huduri (العهد الحضوري)
Ahdi huduri, konuşma esnasında bizzat حاضر (mevcut) olan, göz önünde bulunan veya işaret edilen belirli bir varlığa delalet eden belirliliktir. Yani söz konusu isim, ne geçmişte zikredildiği için ne de sadece zihinde bilindiği için değil; konuşma anında fiilen mevcut olduğu için marife olur.
Bu kullanımda belirlilik, doğrudan “görme, işaret etme veya hazır bulunma” durumundan kaynaklanır.
هذا الكتابُ لكَ
“Bu kitap senindir.”
Burada “bu kitap” konuşma anında işaret edilen, hazır bulunan belirli bir kitaptır. Belirlilik, zihinsel veya önceki zikre değil, doğrudan hazır bulunmaya (hudur) dayanır.
2) Cins (الجنس)
Burada maksat belirli bir fert değil, bir türün veya cinsin kendisidir. İsim, belli bir şahsı değil o türün mahiyetini ifade eder.
Örneğin:
الفَهْدُ سَرِيعٌ
Çita hızlıdır.
Burada belirli bir çita değil, çita cinsi kastedilmektedir.
Bu anlam çoğu zaman “el-” takısıyla ortaya çıksa da, bazı bağlamlarda başka marife yapılarıyla (ismi mevsul, zamir veya izafetle) da cins anlamı anlaşılabilir.
3) İstiğrak (الاستغراق)
İstiğrak, bir cinsin bütün fertlerini kapsayan genel bir anlam ifade eder. Burada isim tek bir ferdi değil, o türün tamamını içine alır.
Örneğin:
أَكْرِمِ الْفُقَرَاءَ
Fakirlere ikram et.
Buradaki “el-fukarae”, bütün fakirleri kapsayan genel bir anlam ifade etmektedir.
Bazı alimler cins (الجنس) ile istiğrak (الاستغراق) arasında ince farklar görmüş, kimilerinin “cins” dediği yerde kimileri “istiğrak” demiştir. Cins kullanımında türün mahiyeti ön plana çıkarken, istiğrakta o türün bütün fertlerini kuşatan kapsayıcı bir anlam söz konusudur. Bununla birlikte, iki kullanım zaman zaman birbirine oldukça yakın bir anlam alanında kesişebilmektedir.
Bizce bu konuda belagî gerekçeler bulunmakla birlikte, iki kullanım arasındaki temel ayrımın, ifadenin tekil veya çoğul oluşuyla ilişkili olduğu söylenebilir. Eğer marife bir isim tekil gelmişse ve belirli tek bir varlığı işaret etmiyorsa bu kullanım “cins” ifade eder. Aynı şekilde, çoğul marife bir kelime belirli bir grup varlığı kastetmiyor, aksine o vasfa sahip tüm fertleri kapsıyorsa bu durumda ifade istiğrak anlamı taşır.
Yukarıdaki örnekte “الفهد / çita” belirli bir çitayı değil, o cinsin mahiyetini ve genel yahut baskın özelliğini ifade etmektedir. Buna karşılık “الفقراء / fakirler” örneğinde ise belirli bir fakir grubu değil, fakirlik vasfını taşıyan tüm fertler kastedilmekte ve bu yönüyle istiğrak anlamı ortaya çıkmaktadır.
Bir kelimenin cins veya istiğrak manasıyla kullanılması arasında ince belagî gerekçeler bulunmaktadır. Bu farklar, ayet örnekleri üzerinden ele alınarak daha ayrıntılı şekilde incelenebilir.
Konuyla İlgili Ayet Örnekleri:
1-
اِنَّٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْكُمْ رَسُولاً شَاهِداً عَلَيْكُمْ كَمَٓا اَرْسَلْنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ رَسُولاًۜ
Şüphesiz biz size, üzerinizde şahit olarak bir resul gönderdik, Firavun’a da bir resul gönderdiğimiz gibi. (Müzemmil 15)
فَعَصٰى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَاَخَذْنَاهُ اَخْذاً وَب۪يلاً
Ama Firavun o resule karşı geldi, biz de onu çok ağır biçimde yakaladık. (Müzemmil, 16)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Müzzemmil 15. ayette Firavun’a gönderildiği ifade edilen “رَسُولًا” kelimesi nekre olarak gelmiştir. Daha sonraki ayette (Müzzemmil 16) Firavun’un bu resule isyan ettiği belirtilirken “الرَّسُولَ” ifadesiyle, daha önce nekre olarak zikredilen “resul” marife hale gelmiştir. Bu kullanım, ahd-i zikr (العهد الذكري) kuralına örnektir.
Elbette Müzzemmil 15’te geçen birinci “resul” ile kastedilenin Muhammed (as), Firavun’a gönderilen “resul” ile kastedilenin ise Musa (a.s.) olması ve her iki ismin de aslında bilinir/marife olması, nekre kullanımının ayrıca belağî bir gerekçeye dayandığını göstermektedir. Bu husus ayrıca ele alınacaktır.
Biz burada ise Müzzemmil 16’da “الرَّسُولَ” şeklinde marife gelen ifadenin, önceki ayette nekre olarak zikredilen “resul”e dönüşü itibarıyla “el” takısı almasının sebebinin ahdi zikri sebebiyle geldiğini örneklendirmiş olduk. Yoksa zaten bilinen bir şahsın nekre olarak zikredilmesinin taşıdığı belagi incelikler, sonraki bir çalışmada ayrıca değerlendirilecektir.
2-
… اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِه۪ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ اِذْ هُمَا فِي الْغَارِ…
“…Hani o mağarada (Sevr), arkadaşına diyordu ki: “Üzülme, Şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir…” (Tevbe, 40)
Bu “elgar/mağara” kelimesi marife gelmiştir. Ancak Kuran’da sözü edilen bu mağara hakkında bir bilgiye rastlanılmamaktadır. İlgili mağara Allah resulü Muhammed (as) ile arkadaşı (Hz.Ebubekir) tarafından bilinen “ahdi zihni” olan bir mağaradır. Resul ve arkadaşı ve ilk muhataplar için hangi mağaranın kastedildiği zihnen bellidir. Ayrıca ayette Muhammed (as) çıkarıldığından bahsedilmektedir ki bunun hicret sırasında olan bir mağara olduğu, oraya sığınıldığı anlaşılmaktadır.
لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحاً قَر۪يباًۙ
Allah kesinlikle O müminlerden razı oldu. Hani onlar sana o ağacın altında sözlerini yenilediler/biat ediyorlardı. (Allah) onların kalplerinde olanı bildi ve bunun üzerine onların üzerine sekine/güven duygusu indirdi ve onları yakın bir fetihle ödüllendirdi. (Fetih, 18)
Bu ayette “eş-şecere / o ağaç” ifadesi, Kur’an’da daha önce zikredilmiş belirli bir ağaca değil, Hudeybiye Biatı sırasında müminlerin altında biat ettikleri bilinen ağaca işaret etmektedir. Muhatapların zihninde bu ağaç belirli ve tanınan bir ağaçtır. Bu nedenle ifade ahd-i zihni kapsamında değerlendirilir.
3-
…هٰذِه نَاقَةُ اللّٰهِ…
…Bu, Allah’ın devesi…(Araf, 73)
Ayette “hazihi/bu” ile işaret edilen deve, muhatapların huzurunda bilenen bir devedir. Buradaki
marifelik de ahdi huduriye örnek verilebilir.
4-
اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
Şüphesiz insan, kesinlikle hüsran içindedir, ancak iman eden, salih amel işleyen birbirine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler müstesna. (Asr, 2-3)
Bu ayette bazı müfessirler “الإنسان” kelimesindeki “el” takısını cins için, bazıları ise ayetteki istisna sebebiyle istiğrak için değerlendirmiştir. Şurası açıktır ki burada geçen “الإنسان” belli bir şahsı değil, insan türünü ifade etmektedir.
Yukarıda yaptığımız tasnife göre marife ve tekil bir isim, belirli bir şahsı göstermiyorsa aslolan onun cins ifade etmesidir. Bu sebeple ayetteki “الإنسان” kelimesi de öncelikle cins anlamı taşımaktadır. Eğer bunun yerine çoğul form olan “الناس” kullanılsaydı, fertleri kuşatan istiğrak manası daha belirgin olurdu.
Cins anlamı taşıyan ifadelerde özellikle ahlaki ve davranışsal nitelikler zikredildiğinde, bu durum o türün baskın ve genel eğilimini ifade eder. Burada da insanın, vahiy ve ilahi rehberlikten uzak kaldığında, kaçınılmaz olarak hüsran ve kaybedişe sürüklendiği anlatılmaktadır. Bu durum insan türüne o kadar güçlü şekilde nispet edilmektedir ki adeta onun değişmez tabiatı gibi sunulmuştur. Ancak iman eden, salih amel işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye eden kimseler bu genel akıbetten istisna edilmiştir.
Eğer ayette “الإنسان” yerine “الناس” denilmiş olsaydı, vurgu daha çok insanların tamamını kapsayan bir genelleme üzerinde olurdu. Mevcut ifadede ise fertlerin tek tek sayılmasından ziyade, insan türünün mahiyetine ve baskın eğilimine dikkat çekilmektedir.
Nitekim:
“İnsan konuşan bir varlıktır.” ifadesi insan türünün asli bir özelliğini,
“İnsan nankör bir varlıktır.” ifadesi ise insan tabiatındaki baskın ve güçlü bir eğilimi anlatır.
Yoksa bütün insanların mutlak anlamda nankör olduğu kastedilmez. Ancak bu eğilim insan türünde o kadar yaygın ve köklüdür ki belagat gereği adeta türün ayrılmaz bir vasfı gibi sunulmaktadır.
Buna karşılık:
“İnsanlar nankördür.” ifadesi daha çok fertler üzerinden yapılmış genel bir gözlem ve genelleme hissi verir. Burada türün mahiyetinden değil, insanların büyük çoğunluğunda gözlenen bir durumdan söz edilmektedir.
5-
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ
İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da bunun gibi çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’tan kulları içinden ancak alimler hakkıyla haşyet duyarlar. Şüphesiz Allah Azizdir, Gafurdur. (Fatır, 28)
İlgili ayette birçok marife çoğul isim geçmektedir. “Ennas”, “eddevab”, “el’enam” ve “elulema” kelimeleri belli bir grup veya topluluğu değil ilgili tür ve toplulukları genel olarak ifade etmektedir. Bu sebeple burada istiğrak manası bulunduğu söylenebilir. Yani “ennas” insanları genel olarak, “eddevab” hayvanları genel olarak, “el’enam” ise davar ve evcil hayvanları genel olarak ifade etmektedir. Bunlardan önceki ayette dağların, taşların ve toprağın çeşitli renklerinden bahsedildiği gibi burada da insanların, hayvanların ve davarların farklı renk ve özelliklerde yaratıldığı ifade edilmektedir. Böylece yaratılıştaki çeşitlilik Allah’ın kudret ve hikmetinin delili olarak sunulmaktadır. Buradaki marife çoğul isimlerde belli bir grup değil, ilgili türlerin ve toplulukların tamamı kastedilmektedir.
Ayette geçen “elulema” kelimesi de yine istiğrak manasındadır. Ancak burada maksat her bilgi sahibi olan kimse değildir. Çünkü ayetin bağlamı Allah’ın yaratmasındaki hikmet, sanat ve çeşitlilik üzerinedir. Bu sebeple burada alimler; Allah’ın ayetlerini, yaratılıştaki hikmetleri ve kevni delilleri hakkıyla anlayıp kavrayan kimselerdir. “Kullarından” olmaklık ifadesi de her ne kadar bütün yaratılmışları kapsasa da yani zaten herkes kullarından bir kul olsa da burada özellikle Allah’a boyun eğen, ona kulluk bilinciyle yönelen has kulları işaret etmektedir.
Yani dini ve vahyi ilimlerin yanında tabiat, insan ve yaratılış hakkındaki ilimlerden de nasibini alan, Allah’ın yaratmasındaki sonsuz hikmet ve sanatı görebilen kimselerdir. Bu sebeple gerçek haşyet yani Allah’a karşı derin saygı, korku ve sorumluluk bilinci hakkıyla ancak böyle insanlarda bulunur.
6-
فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Haram aylar çıkınca o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekatı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Şüphesiz ki Allah Gafurdur, Rahimdir. (Tevbe,5)
İlgili ayet bağlamından kopuk şekilde okunduğunda “elmüşrikin” ifadesinin cins veya istiğrak manasında olduğu düşünülerek İslam’ın bütün müşriklere karşı savaş açmayı emrettiği zannedilmiştir. Bu anlayış zamanla ayetin, tüm müşriklerin öldürülmesini ve esir alınmasını emreden genel bir hüküm gibi sunulmasına sebep olmuştur. Elbette bunda tarihsel ve geleneksel yorum birikiminin de önemli bir etkisi bulunmaktadır. Halbuki ayet siyak ve sibakıyla birlikte değerlendirildiğinde burada kastedilenin bütün müşrikler olmadığı açıkça görülmektedir.
Çünkü surenin başından itibaren bahsedilen müşrikler; antlaşmalarını bozan, verdikleri söze ihanet eden, müminlere karşı savaşan, düşmanlık eden ve saldırgan tavırlarını sürdüren kimselerdir. Nitekim hemen sonraki ayetlerde antlaşmalarına bağlı kalan müşriklerin bu hükmün dışında tutulduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu da burada geçen “elmüşrikin” kelimesinin mutlak anlamda cins veya bütün müşrikleri kapsayan bir istiğrak ifade etmediğini göstermektedir. Buradaki marife kullanım gerek ahdi zihni gerekse de ahdi huduri manasındadır. Yani daha önce bahsi geçen, özellikleri ve durumları bilinen o belirli müşrik toplulukları kastedilmektedir. Ki bunlar tarihsel olarak Mekkeli müşriklerdir ki pek çok kez müminlere savaş açmış, nihayet Hudeybiye Barış antlaşmasının şartlarını bozmuşlardır.
Dolayısıyla ayetteki savaş emri, inançlarından dolayı bütün müşriklere yöneltilmiş sınırsız bir savaş çağrısı kesinlikle değildir. Anlaşmaları bozan, saldırganlık yapan ve fiilen savaş halinde bulunan müşrik topluluklara yönelik siyasi ve askeri bir hüküm niteliğindedir. Elbette hükmün bu şekilde belirli bir bağlam ve topluluk hakkında gelmiş olması, benzer şart ve durumlarda bulunan diğer topluluklar hakkında da yol gösterici bir umumiyet taşımasına engel değildir. Ancak buradaki umumiyet bütün müşriklere değildir. Düşmanlık yapan, savaş açan, barış ve ahid düzenini bozarak saldırganlıkta bulunan kimseleri kapsamaktadır.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
