Mübtedanın Haberin Önünde Gelmesinin Zorunlu Olduğu Haller (Kuran'dan Örneklerle)

ahmetsogutcu@gmail.com

GRAMER NOTLARI

Ahmet Söğütçü

4/2/202614 min read

Mübtedanın Haberin Önünde Gelmesinin Zorunlu Olduğu Haller:

Bir önceki yazıda (Haberin Müptedaya Takdim Edilmesinin Zorunlu Olduğu Haller) normalde genel olarak Müptedanın haberden önce gelmesi asıldır denilmiş ve haberin zorunlu olarak müptedaya takdiminin olduğu haller olduğu incelenmişti. Bu yazıda müptedanın da habere takdiminin bir takım sebeplerle zorunlu olduğu haller incelenecektir. Bunun dışında ikisinin de mümkün olduğu ancak mana yönünden farklar oluşturan durumlar ayrıca incelenecektir.

1. Haberin Fiil Cümlesi Olması Durumunda

Haber eğer bir fiil cümlesi ise (tek başına da olsa her fiil, aynı zamanda fiil cümlesidir) Müptedaya takdim edilemez. Zira bu durumda ifade fiil cümlesine döner. Örnek:

مُحَمَّدٌ قامَ

Muhammed, o kalktı.

Bu cümlede “Muhammedun” müpteda, “kame” fiili haberdir. “Kame” fiil cümlesinde fail müstetir/gizli huve zamiri olup Muhammed’e döner/racidir. Eğer bu cümlede haber öğesi olan Muhammed’den önce söylenirse;

قامَ مُحَمَّدٌ

Muhammed kalktı.

Bu cümle artık bir fiil cümlesi olup, isim cümlesi olmaktan çıkmıştır. Artık müpteda’dan da söz edilemez. Yapısal olarak değişime uğramıştır. “Kame” fiil, “Muhammedun” ise cümlenin öğe değeri olarak müpteda değil faildir.

2. Müpteda ve Haberin İkisinin Marife Olması Durumu

Bu durumda önce müpteda, sonra haber gelir. Zira normalde müpteda marife, haber de nekra olduğu için, haber müptedaya takdim edildiği durumda bunu fark etmek mümkünken, ikisi de marife olduğunda takdim-tehir olduğu farkedilemez veya bunu anlamak mümkün olmayabilir. Bu nedenle ikisi de marife olduğunda, müptedanın önce gelmesi gerekir.

مُحَمَّدٌ صَدِيقِي

Muhammed arkadaşımdır.

Muhammedun” müpteda, “sadıki” haberdir.

Eğer bu cümle şöyle kurulsaydı:

صَدِيقِي مُحَمَّدٌ

Arkadaşım, Muhammed’dir.

Bu defa “sadıki” kelimesi müpteda, “muhammedun” haber oldu.

Dolayısıyla cümlenin öğelerinin söz dizimi içinde yerini değiştirmek, aslında öğelerini de değiştirmek olacaktır. Bu tür cümlelerde Müpteda ve haberi yer değiştirilirse artık Müptedanın haber olması, haberin de müptedaya dönüşmesi anlamına gelir.

“Muhammedun sadıki” ifadesinde haberi yani arkadaşlığı Muhammed’e isnat etmeyi murad eden bir kişi, eğer önce “sadıki” deyip sonra “muhammedun” derse ilk kastettiği manayı ifade edemeyecek, muhatap tarafından bu söz, Muhammedi arkadaşlığına isnat eden birinin sözü gibi anlaşılacaktır. Bu nedenle haberin de bu şekilde marife olduğu durumlarda cümlede öğe sıralaması müpteda+haberdir.

Başka bir örnek üzerinden konuyu daha iyi anlayamaya çalışmak için, ortaya çıkan mana farklarını da ele alalım. Önce müptedanın marife, haberin nekra olduğu bir örnek verelim.

مُحَمَّدٌ مُعَلِّمٌ

Muhammed öğretmendir.

Bu, normal sıradan bir cümledir. “Muhammedun” müpteda, “muallimun” haberdir. Bunun yerini değiştirirsek ve haberi takdim etsek de cümlenin öğeleri aynı kalır.

مُعَلِّمٌ مُحَمَّدٌ

Öğretmendir, Muhammed ya da Muhammed kesinlikle öğretmendir.

Haberin müptedaya takdim edilmesinin olası sebeplerinin yeri burası olmadığı için buna detaylı girilmeyecek ancak söz dizimindeki sıra değişimine rağmen yine müpteda “Muhammedun”, haber “Muallimun” dur.

Bu defa haberin de marife olduğu duruma bakalım;

مُحَمَّدٌ المُعَلِّمٌ

Muhammed, o öğretmendir.

Burada elbette daha önce ifade ettiğimiz “muhammedun muallimun” şeklindeki haberin nekra olmasındaki örneğe göre, mana yönünden farklar vardır. Bu ifadede “Muhammed” biliniyor ve ayrıca bilinen belli bir öğretmen de var. Ancak Muhammed, bahsi geçen o öğretmen mi değil mi bilinmiyor olabilir ve bu söz buna karşı söylenmiş olabilir.

Örneğin; okulda bir çocuğa kızmış bir öğretmen olsun. Bu konuşanlar arasında bilinmektedir ama kim olduğu bilinmemekte olsun. Muhammedin isimli bir öğretmen olduğu da biliniyor ancak Muhammed mi o öğretmen yoksa başka biri mi olduğu bilinmiyorsa, mütekellim burada “Muhammed, o öğretmendir” demiş olabilir.

Elbette bağlam bilgisiyle başka sebepler de olabilir. Örneğin burada “elmualllimu” kelimesi belli bir şahsı değil öğretmen cinsini ifade ediyor olsun. Bu durumda Muhammed’e cins ismi isnat ederek “Muhammedin öğretmen gibi öğretmen olduğu, asıl öğretmenin o olduğu” ifade edilmiş olabilir. Bu türden ortaya çıkan farklı söz incelikleri ayrıca incelenecektir.

Şimdi aynı cümledeki iki öğeyi yer değiştirerek inceleme yapacağız.

Cümleyi ters çevirdik;

المُعَلِّمٌ مُحَمَّدٌ

O Öğretmen, Muhammeddir.

Bu ifadede de elbette mana yönünden farklı ihtimaller söz konusudur. Örneğin yine birinin öğretmen olduğu biliniyor ancak kim olduğu bilinmiyor olabilir. Acaba o öğretmen Muhammed mi yoksa Zeyd veya Halid mi? Bu öğretmenin varlığı marifelik olarak zikrediliyor ve kendisine bir isnatta bulunulacaktır. Mütekkellim/konuşan “O öğretmenin Muhammed olduğunu, zeyd veya halid olmadığını ifade etmiş” olabilir. Başka ihtimaller de olabilir. “elmuallimu” kelimesi burada belli bir şahsı değil cins manasında öğretmeni kastetmişse mübalağa uslubuyla “Öğretmen Muhammeddir” diyerek mesleğini hakkıyla yerine getirenin sadece Muhammed olduğunu veya örnek biri olduğu ifade edilmiş olabilir. Burada söz dizimindeki bu tür değişikliklerde, ne tür mana değişiklikleri olduğu tekrar belirtelim ki ayrı bir konudur.

3. Haberin başına Fe/Fa edatı Gelmesi

Bazı cümlelerde şart edatı bulunmasa bile cümlenin bağlamı ve manasında şart havası varsa haber öğesinin başına, müptedada bulunan şart manasından dolayı “fa/fe” edatı gelebilir. Böyle bir durumda Müpteda haberin önünde gelmek zorundadır.

الذِينَ يُنْجِزُونَ وَاجِبَاتَهُمْ فَلَهُمْ مُكَافَأةٌ حَسَنَةٌ

Ödevlerini yerine getirenler, onlar için güzel bir ödül vardır.

Burada haberin başında bulunan "fa" sebebiyle müpteda haberin öncesinde bulunmak zorundadır.

Bununla ilgili Kuran’dan da örnekler bölümünde daha geniş izah yapılacaktır.

4. Müptedanın İLLA ve İNNEMA ile Hasredilmesi

Örnekler:

ما زيدٌ إلّا في البَيْتِ

Zeyd evden başka bir yerde değildir.

إنَّمَا زيدٌ في البَيْتِ

Zeyd sadece/ancak evdedir.

Bu örneklerde görüleceği gibi müpteda +haber sıralaması yapılmış çünkü müpteda sadece haberine hasredilmiştir. Eğer dizilim haber+müpteda olsaydı;

ما في البَيْتِ إلّا زيدٌ

Evde Zeyd’den başka kimse yok.

إنَّمَا في البَيْتِ زيدٌ

Evde sadece Zeyd vardır.

Görüldüğü vurgular söz dizilimi sebebiyle değişmektedir. İlk iki örnekte müpteda haberine hasredilmişken, diğer iki örnekte haber müptedaya hasredilmiştir.

Bu madde aynı zamanda“ Haberin Müptedaya Takdim Edilmesinin Zorunlu Olduğu Haller” yazısında ifade edilen bir husustu. Yani eğer hangi öğe (müpteda haberine veya haber müptedasına) neye hasredilecekse (buna kasr da denir) onun takdim edilmesi gerekir.

5. Mübtedânın dua olarak gelmesi

Örneğin:

وَيْلٌ لَكَ

Yazıklar olsun sana!

سلامٌ عليكم

Selam üzerinize olsun!

6. Müptedanın Emma’dan sonra gelmesi

Emma da sonra Müpteda, haberinin başına da fa/fe gelir. Bu durumda müpteda önce gelmelidir.

Örnek:

فَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّٖيهِمْ اُجُورَهُمْ وَيَزٖيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهٖۚ وَاَمَّا الَّذٖينَ اسْتَنْكَفُوا وَاسْتَكْبَرُوا فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا اَلٖيمًاۙ وَلَا يَجِدُونَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيًّا وَلَا نَصٖيرًا

İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. (Allah’a kulluk etmekten) çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elim bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'ın berisinde ne bir dost ve ne de yardımcı da bulamayacaklardır. (Nisa 173)

Yukarıdaki ayette bu konuyla alakalı 2 örnek vardır. Emma + Müpteda+ fe +haber şeklinde bir dizilimle geldiğine dikkat ediniz.

7. Müptedaya lamul ibtida/tekid lamı gelmesi

لَمُحَمَّدٌ قَائمٌ

Muhammed mutlaka ayaktadır.

Cümle başına gelen "lamul ibtida" veya "tekid lamı" müptedanın başına geldiği için sıralama müpteda +haber olmak zorundadır.

اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ

Hani, (Yusuf’un kardeşleri) dedi ki: Kesinlikle Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgili/tercihe şayan, biz birine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk olduğumuz halde. Şüphesiz babamız, kesinlikle apaçık bir yanılgı içinde. (Yusuf,8)

Bu ayette kardeşlerin kurduğu isim cümlesinde “Yusufu” müpteda, “ahuhu/kardeşi” müptedaya atıf ve cümle sonuna kadar olan kısım haberdir. Dikkat edilirse kurulan cümlede “Leyusufu” şeklinde tekid lamı ile başlamıştır.

8. “Zamiri şşen” veya “zamiri lkıssanın” müpteda olması durumunda

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

Deki: O Allah tektir.

9. Müpteda ile haber arasına fasıl zamir girmesi

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

Şüphesiz Allah, O benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur. (diyanet Meali, Zuhruf 63)

Ayette de görüldüğü gibi "Allahe" cümlede innenin ismi(müpteda) konumunda olup ardından haberle arasında “fasıl zamiri” girmiştir. Bunun da cümleye kattığı manalar son kısımda bazı ayet örnekleriyle bahsedilecektir. Burada dikkat edilmesi gereken husus “fasıl zamiri” müpteda+haber sıralamasında araya girdiği, haber + müpteda şeklinde haberin müptedaya takdim edildiği durumlarda arada fasıl zamirinin olamayacağının bilinmesi gerekmektedir.

Kuran’dan Farklı Örnekler:

1-

وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُ…

…Allah elGaniy’dir (her bakımdan ihtiyaçsız) ve Siz ise (her bakımdan) muhtaçsınız…(Muhammed, 38)

Yukarıda ayetin bir parçasını aldığımız 2 adet cümle vardır. Birinci cümle “Allahu lganiyyu” ikinci cümle “entüm ülfukarau”.

Birinci cümlede “Allahu” müpteda, “elganiyyu” ise haberdir. Görüldüğü gibi haber “elganiyyu” kelimesi marifedir. Eğer burada müpteda ve haber yer değiştirirse bu defa cümlenin öğeleri de değişmek zorunda olup, müpteda olan habere, haber olan müptedaya dönerdi ve mana “Elganiy Allah’tır” şeklinde olurdu. Yine birinci cümle için söylediklerimiz ikinci cümle için de geçerlidir.

Bu ayette şu sorulmalıdır, Neden haber marife geldi, nekra gelseydi ve şöyle olsaydı;

وَاللّٰهُ غَنِيٌّ وَاَنْتُمُ فُقَـرَٓاءُ

“Allah ganiydir. Siz ise muhtaçsınız.”

Bu söz de doğrudur ve zaten genelde beklenen müpteda-haber ilişkisi bu şekildedir. Yani normal olan söz böyleyken ayetten kısmen sıradışı bir kullanım vardır. Bunun sebebi “el” takısı kelimelere her yönden ve her bakımdan yani kelimenin tam anlamıyla, şeklinde bir mana ifade etmesidir.

Örneğin bir kişi için “ganiyyun/zengin” diyebiliriz. Ancak bu sınırlı veya mukayyed bir ihtiyaçsızlıktır. Hem sahip olduğu mal yönünden Allah’a muhtaçtır hem de dünya hayatın açısından da mutlak bir ihtiyaçsızlık hali değildir. Yani esasında kelimenin tam anlamıyla o kişi “ganiy” değildir. Allah ise kelimenin tam anlamıyla ihtiyaçsızdır, hiçbir şeye hiçbir konuda ihtiyacı yoktur. Devamında “siz fakirsiniz/muhtaçsınız” ifadesi de aynı şekilde ayetteki ifadede olduğu gibi mutlak bir ihtiyaç hali, muhtaçlık halidir. Sınırlı ve mukayyed veya belli alanlardaki ihtiyaçsızlık değildir. Görüldüğü bu tipten incelikleri meydana getirmesi bakımından haberin marife oluşunun çeşitli maksatları olabilir. Bu sadece konuyla ilgili bir örnektir. Bunun dışında çeşitli cümle ve bağlamlarda çeşitli maksatlar olabilir.

2-

قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ…

Havariler dedi: “Biz, Allah’ın (dinin) yardımcılarıyız” (Ali İmran, 52)

Ayetin bu bölümden havarilerin “nahnu ensarullah” ifadesi bir isim cümlesidir. “Nahnu” müpteda, “Ensarullah” ifadesi ise haberdir.

Burada “nahnu” kelimesi “biz” anlamına gelen ayrık (munfasıl) zamirdir. “ensarullah” ifadesi ise “Allah’ın yardımcıları” anlamına gelir. Burada haber ifadesi “ensaru” kelimesi de marife bir isme yani Allah’a izafe edildiğinden, kendisi de marifedir. İsim tamlamasında asıl kelime yani cümledeki asli öğe “muzaf/tamlanan” kelimedir. Yani “ensar” kelimesi muzaf olduğu için asıl yargı buradadır. Ancak bu asıl yargı “muzafun ileyh/tamlayan” ile belirli hale getirilmiştir.

Burada da müpteda ve haber arasında takdim tehir yapılamaz. Daha doğrusu; müpteda tehir edilirse haber öğesi, Haber öğesi takdim edilirse müpteda olur. Örneğin Havariler şöyle deseydi:

اَنْصَارُ اللّٰهِ نَحْنُ

Allah’ın yardımcıları biziz.” Şeklinde bir mana çıkardı ki bu da ifade edilmek istenenden uzak bir manadır. Zaten öncesinde İsa (as) “Kim Allah’ın yolunda benim yardımcılarım?” diye sormuştur. Eğer “Biz, Allah’ın yardımcıları” demek yerine “Allah’ın yardımcıları biziz” deselerdi bu sorulan soruya uygun bir cevap olmayacaktı. Aynı zaman bu söz, İsa (as) karşısında sanki Allah’ın yardımcıları iddiasında farklı bir grup veya gruplar var da gerçek mana da onlar kim bilinmiyor, Havariler de “Allah’ın yardımcıları biziz (onlar değil), yani sanki Allah’ın yardımcıları iddiasındaki diğer grup değil, biziz demiş gibi olurdu.

Özetle burada takdim tehir yapılamaz, yapıldığı takdirde cümlenin öğeleri değişip bambaşka bir mana, farklı bir isnat ilişkisi doğardı.

Biz, bu okulun öğretmenleriyiz” demekle “Bu okulun öğretmenleri, biziz” demek arasında Türkçede yüklemin yani isnadın değişimindeki fark üzerinde düşünülürse, ifade etmek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

3-

اِنَّـمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌ…

“ …Ben, sadece bir uyarıcıyım…” (Sad, 65)

Ayetin bu bölümünde de “İnnema” hasr edatı olduğundan, takdim tehir yapılması uygun değildir. Takdim tehir burada cümlenin öğelerini değiştirmez, yani müpteda yine müpteda olarak kalır, haber de haber olarak. Ancak mana vurgusu istenilenden uzak bir yere kayar.

Bununla ilgili “Haberin Müptedaya Takdim Edilmesinin Zorunlu Olduğu Haller” bahsinde de ifade edilmiş ve örnek verilmiştir. Buradaki zorunluluk gramer açısından bir zorunluluk değil, sözün maksadı açısındandır. Eğer haber müptedaya hasredilmek isteniyor haber önce, müpteda sonra gelmelidir. Yok bu yazıda bahsi yapıldığı gibi eğer müpteda haberine hasredilmek isteniyorsa da müpteda önce haber sonra gelmelidir.

Örneğin bu ayette önce haber sonra müpteda gelseydi ve şöyle olsaydı;

اِنَّـمَٓا مُنْذِرٌ اَنَا۬

“uyarıcı biri sadece/ancak benim” şeklinde istenmeyen bir anlam ortaya çıkardı.

Kuran’da haberin “hasr” edatıyla haberin müptedaya takdim edildiği bir örnek bulamadık.

Ancak son dönemde bazı Kuran yorumcuları arasında bazı garip hatalara şahit olduk. Örneğin beşer, anlayışını kendi dediğine uyarlamak için resuller hakkında pek çok ayette “ben sadece sizin gibi beşerim” mealindeki ifadeleri, “sizin misliniz (örneğiniz manası verilerek) beşer sadece benim” haline getirildiğine şahit olduk. Elbette bu tür durumların temelinde ya bilgisizlik ya da kötü niyetler yatmaktadır, ya da her ikisi de.

Ancak şunun bilinmesinde fayda var, gerek “olumsuzluk edatı+illa”veya “innema” şeklindeki ifadelerde, eğer bu bir isim cümlesiyse, takdim edilen sadece veya yalnızca tehir edilene özgü kılınır. Fiil cümlelerinde ise durum benzer olsa da daha farklı olup orada da hasr anlamı ayrıca incelenecektir.

4-

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِراًّ وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Malları gece ve gündüz, açıktan ve gizliden infak edenler (Allah yolunda sarfedenler), Onlar için, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaktır. (Bakara,274)

Bu ayette “ellezine” ismi mevsulü müpteda, “felehum ecruhum inde rabbihim” ifadesi haberdir. Haber de kendi içinde isim cümlesidir ancak biz ana öğelere bakacağız.

Dikkat edilirse haber ifadesinin başına “fa/fe” edatı gelmiştir. Bunun sebebi müpteda ile haber arasında şart-cevap, koşul sonuç ilişkisi kurulmasıdır. Evet ortada herhangi bir şart edatı veya şart cümlesi yoktur ancak “müptedanın özellikleri bu şartlara haizse, haberi de yani onun hakkında verilecek yargı da böyle olur” şeklinde bir mana ilişkisi vardır.

Örneğin Türkçede şu iki cümle arasındaki farka dikkat edelim.

“Sınavda derece yapan öğrenciler, akşam yemeğinde bir araya geldiler“

Bu cümlede öğrencilerin derece yapmasıyla, beraber akşam yemeğinde buluşmaları arasında şart-cevap ve koşul-sonuç ilişkisi yoktur. Ancak şöyle bir cümle olsa;

“Derslerini geçen öğrenciler, onlar için sene sonu ödül vardır.”

Bu cümlede şart cevap uslubu veya edatı olmasa da başarının şartının dersleri geçmek olduğu belirgindir.

İşte bu tür durumlarda yani Müptedanın özellikleri zikredildikten sonra Müpteda hakkında verilen haber, Müptedanın özelliklerinin, bahsi geçen niteliklerin gerçekleşme şartına bağlıysa haberin başına “fe/fa” edatı gelir.

Bu tür cümleler için müptedanın haberinin hazfedildiği yani düşürüldüğü ve duruma uygun bir haber takdir edildikten sonra önceki cümleyle sebep sonuç ilişkili yeni bir cümlenin geldiği yönünde de irab edilmektedir. Ancak bu durum pratikte sonucu değiştirmemekte olup, sadece haber konumunda olan cümlenin emir veya talep bildiren bir cümle olması halinde ihtiyaç duyulan bir açıklama olarak işe yarardır.

Örneğin:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

Hırsız erkek ve hırsız kadın; işlediklerinden ötürü, Allah'tan caydırıcı bir karşılık olarak ikisinin de ellerini kesin. Allah azizdir, hakimdir. (Maide,38)

Bu ayette “essariku” müpteda, “essarikatü” müptedaya atıf, “faktau eydiyehuma cezaen bima keseba nekalen mine llahi” ifadesi haberdir. Ancak dikkat edilirse haber öğesi emir cümlesi olduğundan inşai bir cümledir.

Arapçada cümleler mana yönünden iki türlüdür. Haberi cümleler ve inşaai/talebi cümleler. Haberi cümleler ile kastedilenin isim cümlelerindeki haber öğesi ile karıştırılmamalıdır. Bu konuyla ilgili daha geniş izah yapılacaktır ancak şu kadarı bilinse yeterlidir. Haberi cümlelerde maksat Türkçede sözlük anlamıyla haber vermektir ve burada birisi hakkında isnat vardır. Haberi ve İnşai cümle arasındaki farkın en belirgin ve kolay ayıran husus şudur. Karşımızdaki cümleye yalan ve doğru diyebiliyorsak, bu haberi cümledir. Değilse inşai cümledir.

Örneğin “Ahmet çalışıyor” denildiğinde buna yalan veya doğru (haber) denilebilir. Bu cümlenin haberi cümle olduğu gösterir (isim cümlesi de olabilir, fiil cümlesi de).

Ancak “Dersine çalış!” diye bir öğretmen öğrencisine emir verdiğinde bu söz hakkında yalan veya doğru söylüyor denilemez. Bu yüzden emir cümleleri, şart cümleleri, dua veya istek bildiren cümlelere inşaai/talebi cümle denir.

Dolayısıyla isim cümlelerinde haber öğesi, inşai bir cümle olması normalde uygun değildir. Çünkü inşai bu cümle, müpteda hakkında söylenen ifade için, doğru veya yalan söylüyor diyemiyoruz. Halbuki haber öğesinin temel amacı müpteda ile ilişkili bir yargı, hüküm, isnat üretmesidir. Bu yüzden bu tür cümlelerin irabında bazen bu teknik detaylara doğrudan girilmeden “fe/fa” edatından sonraki inşai cümleyi doğrudan müptedanın haberi olarak irab edilebildiği gibi, haberin hazfedildiği takdiren bir haberden sonra müpteda ile bağlantılı sebep sonuç ilişkisine sahip yeni bir cümlenin başladığı şeklinde de anlaşılabilmektedir.

Örneğin biz çeviride erkek hırsız ve kadın hırsız dedikten sonra yukarıda izah ettiğimiz sebeplerle arkasına “noktalı virgül” getirdik. Bu bir nevi duraklama işareti: “Erkek hırsız ve kadın hırsız, (onlar hakkında konuşacağım), o ikisinin ellerini kesin.“

Nihayetinde iki cümle ifade arasında sebep sonuç ilişkisi devam etmektedir. Hırsız erkek veya kadın hırsız, hırsızlık yaptığı için ellerini kesin diye emredilmiştir. Esasında bu konu hakkında yaptığımız tarif halen geçerlidir. İşin bu teknik detayları sözün maksadını anlamakta belirleyici değildir zira bu tür uslup tarzları dilimizde de yaygındır. Ancak haber öğesi konumunda bu tür cümlelerin irabı yapılırken genellikle takdiren hazfedilen/ düşürülen ifadeler konularak veya haberi mahzuf/düşürülmüş denildikten sonra yeni gelen ifadeyi yeni bir cümle olarak irab edildiğinin bilinmesi gerekir. Fakat doğrudan inşai cümle olsa da haber öğesi de denilebilmektedir. Bu nihayetinde anlam yönünde farklı sonuçlar doğurmayan, okuyan veya dinleyenin hissi olarak da kastedileni anlayabileceği bir üslup biçimidir ki dilimizde de yaygındır.

Elbette söz diziminde, neden "kim hırsızlık yaparsa, elini kesin” veya “ey iman edenler hırsızların ellerini kesin” şeklinde farklı alternatif cümleler yerine, bu uslubun tercih edilmesi ayrıca önemlidir. Konuyla ilgili olarak “Hırsızın Elinin Kesilmesi Ayeti Hakkında İtirazi Sorular ve Cevapları” isimli makaleye bakılabilir.

5-

…اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

…Şüphesiz sen, sen, elalim ve elhakimsin. (Bakara,32)

Bu ayette müpteda konumundaki “innenin ismi”, bitişik/muttasıl “ke/sen” zamiridir.

“Ente/sen” munfasıl zamiri müpteda ve haber arasına girdiği için (innenin ismi ve haberi bu cümlede), buna “fasıla zamiri” denmektedir.

“elalim” birinci haber, “elhakim” de ikinci haberdir ve iki haber öğesi de marifedir.

Fasıla zamiri cümlede irab yönünden herhangi bir öğe değeri taşımadığı kabul edilir. Yani irabtan mahalli yoktur. Bu tür zamirler müpteda ile haber arasına girerek iki yönlü bir işlev üstlenir.

Birincisi haber marife olduğunda yine marife olan Müptedanın sıfatı olmadığını belirgin hale getirmek;(ki bu ayette zamirdir ve zamirlerin sıfatı olmadığı için burada böyle bir işlevi yok)

İkincisi de bu zamir cümledeki vurguyu pekiştirir.

Bu ayette fasıla zamirinin işlevi vurguyu güçlendirmektir.

Burada Türkçe çeviri açısında karşılığı bulunmadığından buradaki vurguya belli etmek için “şüphesiz sen, sensin elalim ve elhakim” veya “şüphesiz sen, her şeyi bilen ve her hükmünde isabet eden, sensin” şeklinde yapılabilir.

Burada haberin marife oluşunun çeşitli maksatları olabileceğine değinilmişti. Bu ayette bu sıfatların, yani “alim” ve “hakiim” sıfatlarının yalnızca kamil manada sadece Allah’a özgü olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Adem kıssası bölümünde Allah, Meleklerden Adem’e öğretilen isimleri haber vermesini isteyince, Melekler; önce Allah’ın tenzih etmekte, sonra kendilerinin Allah’ın öğrettikleri dışında bilgilerinin olmadığını söyledikten sonra “inneke ente lalimu lhakim/ şüphesiz sen, her şeyi bilen ve her hükmünde isabet eden, sensin” cümlesini söylemiştir.

Cümlede hem “inne” edatının kullanımı hem de fasıla zamirinin kullanılması, ayrıca haber öğelerinin marife oluşu, cümledeki vurguları ve pekiştirmeyi arttırmıştır. Bu tür vurguların sebepleri, farkları ve bağlama göre gerekçeleri hakkında daha geniş açıklamalar ilerde yapılacaktır.