Muhkem ve Müteşabih - Ali İmran 7. Ayet bağlamında

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

Ahmet Söğütcü

12/28/202530 min read

Kuran’da Ali İmran 7. ayet, tarih boyunca muhkem-müteşabih kavramları ekseninde tartışmalara konu olmuştur. Ayet, Kitap’ın bazı ayetlerinin muhkem, bazılarının ise müteşabih olduğunu bildirir. Ancak burada sıklıkla yapılan hata, bunun sanki yalnızca Kuran’a özgü bir sınıflama veya tasnifmiş gibi anlaşılmasıdır. Tarih boyunca bu yanlış kabule dayanarak, muhkem ve müteşabih ayrımının sanki sadece Kur’an’a ait bir özellik olduğu düşünülmüş, bu da meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak yerine daha karmaşık hale getirmiştir. Oysa mesele, metinle kurulan ilişkinin doğasına dair evrensel bir ilkeyi ifade eder. Bu yazıda biz, muhkem ve müteşabih ayrımını, kapsamlı konuları ele alan her yazarın ve her hitap sahibinin muhatabından beklediği temel bir okuma ve anlama biçimini ifade eden bir anlam ilişkisine sahip olduğunu göstermeye çalışacağız.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, kastedilen kitabın Allah Resulü Muhammed'e (as) indirilen Kur’an olsa da, ilahi vahiy geleneği içinde yer alan önceki kitaplar, yani Tevrat ve İncil’in de aynı yapıya sahip olmasıdır. Onlarda da açık ve belirleyici ilkelerle birlikte ancak bağlama ve muhkem ilkelere bağlı olarak tespit edilecek ifadeler olması kaçınılmazdır. Ne var ki öncekiler, yalnızca metni tahrif etmekle kalmamış, aynı zamanda müteşabih alanları keyfi ve sapkın yorumlarla istismar etmişlerdir. Bu sebeple Ali İmran 7. ayet, sadece Kuran’a özgü bir durumu değil, vahiy geleneğinin tamamında görülen evrensel bir sorunu gündeme getirir. Her metin, doğru anlaşılabilmesi için kendi bütünlüğü içinde ele alınmalı, bağlamından koparılarak okunmamalıdır. Ayetin bu konuyu burada ele almasının nedenlerden biri birkaç ayet önce ifade edilen Muhammed’e (as) verilen kitaptan önce de İncil’in, Tevrat’ın indirilmesinden bahsedilmesidir.

Öncelikle ayette söz konusu iki kavramı netleştirmeye çalışalım.

Muhkem kelimesi, ح ك م (h-k-m) kökünden gelir ve bu kök Arapçada “sağlamlaştırmak, hükme bağlamak, engellemek, kontrol altına almak” gibi anlamlar taşır. Kelimenin kök anlamında dağılmayı önleyen, sınır çizen ve kararlılık kazandıran bir yön bulunur. Muhkem, ifal babından türemiş bir ism-i mefuldür. Sağlamlaştırılmış, yerli yerine oturtulmuş bir anlamı ifade ettiğini gösterir.

Ali İmran 7. ayetteki yönüyle muhkem, kelam/söz/ifade olduğundan, anlamı belirlenmiş, sınırları çizilmiş ve yoruma kapalı hale getirilmiş, başka türlü anlamayı imkansız yapan ifadeyi temsil eder. Dolayısıyla muhkem, anlamı dağılmaya müsait olmayan, bağlam içinde sabitlenmiş ve başka ihtimalleri dışarıda bırakacak şekilde belirlenmiş bir yapıyı ifade eder. Bu yönüyle muhkem, anlamın sınırlandırılmasını ve netleştirilmesini ifade eder. Metin içerisinde muhkem olan, okuyucuya yorumlama imkanı tanımayan veya başka ayetlerle ancak bağlantı kurarak anlaşılmasını gerektirmeyecek kadar kesin, temel ilkeleri ve ana çerçeveyi belirleyen unsurlardır. Bu nedenle muhkemlik, metnin anlaşılabilirliğini sağlayan kurucu bir işlev görür ve diğer anlamların ortaya çıkmasında da referans bir rol üstlenir.

Müteşabih kelimesi, ش ب ه (ş-b-h) kökünden gelir ve bu kök Arapçada “benzemek, birbirine benzer hale gelmek, ayırt edilmesi zorlaşmak” gibi anlamlar taşır. Türkçe’de şüphe kelimesi de bu kökten gelir. Çünkü iki şey arasındaki benzerlik bu mu/şu mu şeklinde bir tereddüt doğurur. Yine Türkçeye de geçmiş olan teşbih kelimesi de Arapçadaki şebbehe (benzetti) fiilinin mastarı olarak “benzetme” manasına gelir. Müteşabih, sarf/ kelime morfolojisi açısından tefâul babındadır ve bu bab, fiilin karşılıklı, birbirine dönük veya süreç içinde gerçekleşen bir durumu ifade ettiğini gösterir. Müteşabih manası benzeşen anlamına gelir.

Ali İmran 7’de bu yönüyle söz konusu edilen kelam/söz/ifade olduğundan, “anlamı kapalı/karışık/muğlak olduğu için anlaşılamayan” değil, “birden fazla anlama benzediği için dikkat ve derinlik gerektiren” bir yapıyı ifade eder. Aynı babın masdarı teşabüh kelimesinin de gösterdiği üzere mesele, kapalılık değil, benzerlik ve iç içe geçmişliktir. Bu da müteşabihin, rastgele veya muğlak bir ifade değil, bilinçli olarak çok katmanlı, farklı bağlamlarla bağlantısı kurulması gerektiğinden, benzeşen manalar arasından ayrılacak bir anlam alanı olduğunu gösterir. Bu da doğal olarak okuyucunun zihniyle metin arasında gerçekleşen bir etkileşimi ortaya çıkarır. Dolayısıyla müteşabih, anlamın yokluğunu değil, anlamın derinliğini ve pek çok unsurla birlikte bağ kurarak anlaşılmasını mümkün kılar. Bu yönüyle müteşabih, metni donuk bir bilgi yığını olmaktan çıkarır, onu düşünmeye, ilişki kurmaya ve idrak etmeye çağıran canlı bir yapıya dönüştürür.

Muhkem, anlamı açık ve temel ilkeleri belirleyen yönü ifade eder. Müteşabih ise bağlama, bilgi düzeyine ve zamana göre farklı boyutlar kazanabileceği için benzeşen bir anlam alanını ifade eder. Ayetin dikkat çektiği husus, müteşabih alanla ilgilenmenin başlı başına yanlış olmadığı, asıl sorunun muhkem ilkeler dikkate alınmadan bu alanın istismar edilmesidir. Fitneye yol açan şey, metnin kendisi değil, onu bağlamından koparan ve hatalı ön kabullerle okuyan/kalpleri kayık zihniyettir.

Bu noktada ilimde derinleşmenin (Rasihun olmanın) önemi ortaya çıkar. Müteşabih alan, yüzeysel bir okumayla değil, bilgi, dikkat ve sorumluluk bilinciyle anlaşılabilir. Derinlik sahibi olanlar, metnin iç tutarlılığını, bağlamını ve maksadını birlikte değerlendirir. Aksi halde eksik bilgiyle veya gereken titizlik gösterilmediğinde ayetlerin doğru yorumu/tevili yapılamaz ve metnin anlamını ters yüz edilebilir. Bu durum sadece Kur’an için değil, her ciddi metin için geçerli bir ilkedir.

Bir videoda konuşmacının sözlerinin bağlamından koparılarak aktarılması nasıl ki anlamı tamamen değiştirebiliyorsa, müteşabih alanındaki bir ifadenin bağlamdan, temel ilke ve kaidelerden koparılması, ilişkili olduğu diğer söz ve ifadelerle bağı görmezden gelinirse metnin maksadından uzak anlamlar çıkarılmasına sebep olur ve onu bozar. Ali İmran 7. ayet, tam da bu noktada uyarıcı bir işlev görür. Buradaki amaç, okuyucuyu pasifliğe değil, bilinçli bir okuma ahlakına davet etmektir.

Ali İmran 7, yalnızca Kuran’a özgü bir yapıyı açıklamaz, dedik. Metinle kurulan ilişkinin evrensel bir ilkesini ortaya koyar. Her ciddi ve anlamlı metin, hem açık hem de okuyucunun zihninde kastedilen mananın dışında farklı benzer manaya ihtimali bulunan ifadeler taşıyabilir. Hele ki Kuran gibi olağanüstü derinlikte, çok katmanlı, her şeyin açıklandığı bir kitapta bu kaçınılmazdır. Bu katmanları doğru biçimde kavramak, bağlamı gözeten, aceleci olmayan ve sorumluluk bilinci taşıyan bir yaklaşım gerektirir. Kuran, bu evrensel ilkeyi bu ayette kusursuz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu noktada, klasik anlamdan ayırt etmek için tekrar vurgulayalım. Bir metinde “muhkem” ve “müteşabih” şeklinde bir ayrımdan söz etmek, metni parçalara ayırmak ya da bazı bölümlerini açık, bazılarını kapalı ilan etmek anlamına kesinlikle gelmez. Bu ayrım, metnin yapısından çok, metnin nasıl anlaşılması gerektiğine dair bir farkındalığı ifade eder. Yani mesele, metnin bir kısmının açık bir kısmının kapalı olması değildir. Her ciddi, araştırma ve düşünceye davet eden metnin kendi içinde hem açık, tek anlamlı başka tarafa bağlamsız bile bakıldığında çekilemeyecek, hem de derinlikli yönleri sebebiyle kastedilenin dışına taşma riski bulunan ifadeler içerir. Bu olağan hatta zorunlu bir durumdur. Bir ifade, bir yönüyle son derece net ve yol gösterici olabilirken, başka bir yönüyle düşünmeyi, bağlam kurmayı ve anlamı diğer unsurlarla birlikte derinleştirmeyi, bağ kurmayı gerektirebilir. Bu durum metnin eksikliğinden değil, bilakis zenginliğinden kaynaklanır.

Her ciddi metin veya hitap okuyucusuna yalnızca bilgi vermekle kalmaz, aynı zamanda onu düşünmeye, ilişki kurmaya ve anlam keşfine davet eder. Bu nedenle metnin bazı yönleri doğrudan kavranırken, bazı yönleri ancak dikkat, birikim ve bağlam bilgisiyle anlaşılabilir. İşte muhkemlik bu açıklık ve yön gösterme tarafını, müteşabihlik ise anlamın derinleştiği ve katman kazandığı yönlerde ortaya çıkar. Her güçlü metin, okurunu hem sabit bir zeminde tutar/tutmalıdır, hem de düşünmeye sevk eden bir alan açar. Bu ikisi birlikte olmadığında metin ya kuru bir bildirgeye ya da üzerinde istenildiği gibi spekülasyona meydan verilmiş bir esere dönüştürür.

Meseleyi doğru bir zemine oturtmak için şu hususu da netleştirmek gerekir: Burada söz konusu edilen “ayetler”, bizim bugün alışık olduğumuz şekilde, mushaftaki numaralandırılmış cümleler değildir. Bazen karışıklık da tam olarak bu noktadan doğmaktadır. Çünkü klasik okuma, “ayet” denildiğinde zihninde otomatik olarak metin içindeki numaralandırılmış söz dizgelerini canlandırmaktadır. Oysa Kur’an dilinde ayet kelimesi çok daha geniş bir anlam alanına sahiptir. Ayet, lugat itibarıyla bir işaret, bir alamet, bir anlam göstergesi demektir. Yani bir hakikate delalet eden her ifade, her anlatım biçimi ayet kapsamına girer. Bu nedenle “minhu ayâtun muhkemat” ifadesi, metnin belirli satırlarının ya da belirli cümlelerinin veya belli konularının muhkem olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradaki “ayetler”, lafızların bizzat kendisi değil, o lafızların taşıdığı anlam kümeleridir.

Bu nokta meselenin düğümü açısından çok kritiktir. Çünkü ayetlerin bir kısmının muhkem, bir kısmının müteşabih oluşu, metnin fiziksel olarak bölünmesi anlamına gelmez. Aksine, anlamın kendi içindeki yönlerine işaret eder. Aynı ifade, aynı söz dizimi, hatta aynı cümle; bir yönüyle açık, belirgin ve temel bir hakikati bildirirken, başka bir yönüyle benzeşen farklı anlamlar kurmaya açıktır. Çünkü derinlikli ve çok katmanlı bir anlama sahip olması buna sebep olur. Aynı cümlede tartışmasız herkesin anladığı bir takım manalar varken, yine aynı ifadede farklı anlamlar veya çıkarımlara, keşfe açık veya müsait bir yön bulunabilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, “şu ayetler muhkemdir, şu ayetler müteşabihtir” şeklinde mekanik bir ayrım değildir. Ayetin kendisi tek ve bütündür; ancak onun delalet ettiği anlam alanı, hem muhkem hem de müteşabih boyutlar barındırabilir. Bunun dışında zaten üçüncü bir şık da yoktur.

Bu çerçevede “minhu” edatı da fiziksel bir parçalanmayı değil, anlam bakımından bir nispeti ifade eder. Yani numaralandırılmış ayetlerin veya cümlelerin bir bölümü değil, ayetlerin delalet ettiği manalar bakımından bir yönü muhkem, bir yönü müteşabihtir. Böyle anlaşıldığında, metin parçalanmaz, tam tersine bilinenden bilinmeye doğru sonsuz bir ilişkiye girilir. Bu bakış açısıyla ayetler, donuk ifadeler olmaktan çıkar, anlamı sürekli açılan, bağlam içinde zenginleşen bir yapı kazanır. Ki Kuran zaten böyledir. Böylece mesele, metni bölmek değil, metnin işaret ettiği anlam alanlarını doğru okumak haline gelir.

Ali İmran 7. Ayetin tefsir ve mealinde yapılan vahim hatalardan biri, kalbinde kayıklık/eğrilik olanların, bakış açısı bozuk olanların “müteşabih ayetlere uymak veya peşine düşmek” şeklinde bir ifade kullanılmadığı halde ayet sanki bunu söylüyormuş gibi anlaşılmasıdır. Ayet açıkça “feyettebiûne mâ teşâbehe minhu” der; yani “kitaptan benzeşen şeylerin peşine düşerler/tabi olurlar” Burada peşine düşülen veya tabi olunan şey, müteşabih ayetlerin kendisi değildir. Aynı şekilde kitaptan doğrudan çıkarılmış sahih anlamlar da değildir. Takip edilen şey, kitaba benzeyen fakat bizzat kitaba ait olmayan ama benzeşen unsurlardır. Bu ayrım son derece kritiktir. Çünkü mesele, metnin kendi içindeki anlamlar değil metnin dışına taşan, ona benzeşen, kitaba yabancı üretilmiş yorumlardır.

Kalplerinde eğrilik olanlar, kitabın kendisine değil, kitaptan benzeşen fakat ondan olmayan bu şeylere tabi olurlar. Bu yöneliş, metni anlamaya dönük bir çaba değil, metni kendi ön kabullerine uydurma girişimidir. Bazı ifadelerle yüzeysel benzerlikler kurulup, bu benzerlikler üzerinden metnin söylemediği anlamlar ona yüklenir. Ayetin uyarısı daha doğrusu kınaması tam da buraya yöneliktir. Sorun metnin kapalılığı değil, metinle ilgisi olmayan şeylerin metne benzetilerek, fitne arzusu ve benzeşen ayetin tevilinin arzusudur.

Bu noktada mesele “nasıl oluyor da muhkemler göz ardı ediliyor?” sorusuna gelir. Bu genellikle bilinçli bir reddedişle değil, yöntemsel ve zihni bir kaymayla gerçekleşir. Muhkem olan, metnin yönünü, sınırlarını ve temel maksadını belirleyen açık ifadelerdir. Tabiri caizse 2x2=4 kadar net ifadelerdir. (Elbette bunu bile tartışabilecek kadar taşkın insanlar da olabilir bu ayrı bir mesele) Ancak bu açıklık, çoğu zaman insanın önceden benimsediği düşüncelerle çatışır. Bu durumda kişi, metnin etrafında dolaşan çağrışımlara/benzeşimlere yönelir. Önce bir kanaat vardır, sonra metinde bu kanaate benzeşen unsurlar aranır. Bu benzerlik, bağlamından koparılarak büyütülür, öyle ki buna karşılık metnin açık ve belirleyici yönleri sessizce ve aşırı yorumlarla devre dışı bırakılır. Böylece muhkem olan işlevsizleşir...

Bu aşamada artık kişi ayete tabi değildir, ayeti kendisine tabi kılmıştır. Metni anlamaya çalışmaz, metni kendi düşüncesini doğrulatacak bir araca dönüştürür. “Kitaptan benzeşen şeylere uymak” tam olarak budur. Ayetin uyarısı, yanlış anlamaya değil, metni araçsallaştırmaya yöneliktir. Sorun, metnin kendisinde değil, metinle kurulan ilişkidedir. Muhkem göz ardı edildiğinde, müteşabihler de rehber olmaktan çıkar. Kitap kişinin kendi ön kabullerini besleyen bir malzemeye dönüşür. İşte ayetin işaret ettiği temel tehlike budur.

Konuyla İlgili Önemli Hatırlatmalar:

Konuyla ilgili bazı tekrarlara düşeceğimizin farkında olsak da bazı önemli noktalar tekrar edilerek vurgulanacaktır.

-Müteşabih ayetlerin özelliği, şebeh kökü itibarıyla en az iki unsuru kapsamasıyla başlar. Bir “benzeşen” ve bir de “benzetilen”. Burada müteşabih ayetler denmesinin nedeni, pek çok yorumcunun düştüğü hata gibi, ayetlerin kendi aralarında veya sözlerdeki benzerliklerden kaynaklanmadığını tekrar ifade edelim. Yani Ali İmran 7'de müteşabih ayetler ile ifade edilen kendi aralarında birbirine benzeyen manalar değildir. Tıpkı muhkem ayetlerin de birbirine benzemez ifadeler olmadığı gibi. Müteşabih kendi kastedilen anlamları dışında, kastetmediği başka şeylere de işaret ediyormuş gibi görünen ayetlerdir. Esasında tefaul babında bu –mış gibi anlamı da vardır. Türkçeden tanıdığımız tecahülü arif sanatı, edebiyatımızda bilmiyormuş gibi yapan bilen, tacahül bilmiyormuş/cahilmiş gibi anlamında, arif de bilen anlamındadır. Arapçadan dilimize geçen bu ifade yani tecahül tefaul babındadır ve bir şeyin sanki öyleymiş gibi manası bu babta bulunmaktadır.

-Ayetin devamındaki “feyettebiûne mâ teşâbehe minhu” ifadesinde dikkat edilmesi gereken nokta, takip edilen şeyin ayetlerin müteşabih yönleri değil, kitaptan olan ve ona benzeyen ama kitaba ait olmayan unsurlar olduğudur. Yani “peşine düştükleri şeyler”, kitabın kendisi değildir. Kitaptaki bazı ayetlerle benzerlik taşıyan, fakat metnin dışındaki unsurlardır. Bu noktada “ibtigâe tevilihu” ifadesi devreye girer. İnsanlar ayetlerin tevilini arama arzusu taşırlar, ancak bunu gerçekleştiremezler. Çünkü muhkemleri ihmal etmişlerdir. Yani kişiler, ilim ve yöntem yerine keyfi arzu ve ön kabullerine dayanır. Metin yerine kendi zihnindeki fikirleri merkeze alır. Bu durumda, Kuran dışı unsurları, kitaptaki bazı ayetlerle benzeşmesi üzerinden, ayetlerin anlamını şekillendirmek için kullanırlar. Bu konuda daha fazla örnek vereceğiz ancak örneğin, reenkarnasyon inancına sahip biri, bu inançla yüzeysel olarak benzeyen bir ayet arar ve o ayeti kendi inancına göre tevil etmeye çalışır. Oysa ayetin gerçek tevilini yalnızca Allah ve ilimde derinleşmiş kişiler bilir. İnsanların peşine düştüğü şey, ayetin kendisi değil, ayete benzeyen ve dışsal olan unsurlardır. Bu nedenle tevil çabaları hatalı ve keyfidir.

-Burada iki taraflı bir benzeme ilişkisi vardır:

  1. Benzeşen taraf: Kitaptan olan ve anlamını doğru şekilde kavramamız gereken unsur.

  2. Benzetilen taraf: Kitap dışı olan, fakat kitaptan sanki benzeyen unsurlara göre insanların peşine düştüğü dışsal unsur.

-Ali İmran 7. Ayette “onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşen (rasihun) olanlar” bilir denildiği halde pek çok meal ve tefsir müteşabih kelimesinin manasını kapalı, anlaşılmaz gibi manalar yüklemekten mütevellid olarak Sadece Allah bilir şeklinde mana vermiştir. Bu da vahim hatalardan biridir. Allah bu kitabı anlaşılsın diye indirmiştir. O ayetlerini ilimde derinleşerek hikmetleri farkına varılsın diye indirmiştir. Dolayısıyla ayette cümlenin devamı olan kısım ayrı bir cümle gibi durak konulması da meselenin anlaşılamamasına katkı vermiştir.

-Ali İmran 7. ayette dikkat çekici bir üslup özelliği de bulunmaktadır. Normal şartlarda bir metinde “şöyle olanlar gelince…” şeklinde bir devamdan önce başka bir gruptan bahsedilir sonra “şöyle şöyle olanlara gelince/ feemme” denir. Yani doğal beklenti, önce “kalplerinde eğrilik bulunmayanlar”ın zikredilmesi, ardından “kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince…” denilmesidir. Ancak ayet sanki Kuranın muhkem ve müteşabih yönlerinden bahsedince iman eden ve kalpleri düzgün kişilerden de bahsetmiş gibi, doğrudan “فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ” ifadesiyle başlıyor. Bu kullanım, sanki muhatap zaten hangi konudan ve bu konuda istismara gitmeyenlerin, kalbi selim olanların, hemen akla geldiği, dolayısıyla bunları zikretmeye gerek kalmadan hemen kalplerinde eğrilik olanlara gelince diye başlaması ayetin bilgi verici değil uyarıcı tonunda olduğunu göstermektedir. Ayetin dili, sadece bilgi aktarmayı değil, zihinsel ve ahlaki bir farkındalık ve uyarı oluşturmayı hedefler.

Konuyla ilgili olarak Ali İmran 7 ve konunun devamı niteliğindeki 8.ayete uygun gördüğümüz meal/tefsir şu şekildedir:

هُوَ الَّذٖٓى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌؕ فَاَمَّا الَّذٖينَ فٖى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَاْوٖيلِهٖۚ وَمَا يَعْلَمُ تَاْوٖيلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۘ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِهٖۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿٧﴾

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٨﴾

O, Kitabı sana indirendir. Ondan (kitaptan bir kısmı) muhkem ayetler (tek bir manaya delalet edenler) vardır ki onlar kitabın anası/temelidir. Diğerleri müteşabihtir (birden çok manaya benzeşen, muhkem ve bağlam dikkate alınmadan sağa sola çekilebilir, sanki başka şeylere benzeyen)... Kalplerinde eğrilik olanlara gelince; ondan (kitaptan) benzeşen (kitabta kastedilmeyen ama benzeyen) şeylerin peşine düşerler, fitne çıkarmak ve onun (kitabın içinde benzeşen şeylerin) tevilini yapmak arzusuyla. Halbuki onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler (Rasihun) bilir. Onlar "biz ona iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır", derler. Ancak öz akıl sahipleri (ulul elbab) tezekkür (enine boyuna düşünür) eder. (Ali İmran,7)

"Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen, sensin çok bahşeden (Vehhab)" (Ali İmran,8)

Neden Müteşabih? Kelime Uygunluğu Üzerine :

Kuran’da kullanılan her kelime gibi müteşabih de rastgele seçilmiş bir ifade değildir. Aksine, dilin sunduğu birçok ihtimal arasından titizlikle, büyük bir hassasiyetle tercih edilmiş özel bir kelimedir. Bu tercihin anlamını daha iyi kavrayabilmek için, “müteşabih” yerine kullanılabilecek diğer kelimelerin neden yetersiz kaldığını görmek gerekir.

Örneğin “muğlak” kelimesi, ilk bakışta uygun gibi görünebilir. Zira muğlak da anlaşılması güç, sınırları belirsiz şeyler için kullanılır. Ancak muğlaklık, doğrudan kapalılığı ifade eder, anlamın kendisi net değildir. Oysa müteşabih ayetlerde problem, anlamın kapalı olması değil, anlamın başka şeylere benzerlik gösterebilmesidir. Yani sorun, anlamın yokluğu değil ve kapalılığı değil, zihinde meydana getirebildiği benzerlik sebebiyle yanlış yerlere çekilebilmesidir. Bu nedenle “muğlak” kelimesi, müteşabihin işaret ettiği durumu daraltır ve eksik bırakır.

Mübhem” kelimesi de benzer biçimde yetersizdir. “Müphem” kelimesi, sözün bizzat kendisinde, sözü söylenin eksikliğinden kaynaklı bir kapalılık, belirsizlik veya muhatabı bilerek kararsız bırakma halini ifade eder. Müphemlik, ya söyleyenin kastını açıkça ortaya koymamasından ya da muhatabın anlamasını bilerek zorlaştıracak şekilde ifadenin eksik bırakılmasından doğar. Bu yönüyle müphemiyet, konuşanın kusuruna veya bilerek oluşturduğu bir kapalılığa işaret eder. Oysa Kur’an bağlamında söz konusu olan durum bu değildir. Zira Allah’ın kelamında, maksadı gizlemek, anlamı kapatmak veya muhatabı muğlaklıkta bırakmak söz konusu değildir. Bu sebeple Kur’an, kendi ayetleri için “müphem” ifadesini hiç kullanmaz. Eğer mesele, anlamın kapalı olması olsaydı, bu kelime kullanılabilirdi. Fakat kullanılmamıştır. Bunun yerine “müteşabih” kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü müteşabihlik, sözün kendi içinde eksik veya kapalı olmasını değil, başka şeylere benzemesi sebebiyle yanlış yönlere çekilebilme ihtimalini ifade eder. Yani problem sözde değil, sözle ilişkiye girenin ilkeselliği ile alakalıdır.

Müşkil” kelimesi ise zorluk ve güçlük anlamı taşır. Bir ifadenin anlaşılmasının zor olması, onun müteşabih olmasını gerektirmez. Çünkü her zor mesele müteşabih değildir, bazı meseleler karmaşık olabilir ama yanlış anlamlara açık değildir. Müteşabihlikte ise asıl mesele zorluk değil, ilkesizce davranıldığında benzerlik üzerinden oluşan sapma ihtimali bulunan söz olmasıdır.

Müteşâbih” ise bütün bu kelimelerden farklı olarak, hem benzerliği hem de bu benzerlikten doğan karışmayı aynı anda ifade eder. Kök anlamı itibarıyla bir şeyin başka bir şeye benzemesi, onunla karışması, ayırt edilmesinin kısmen zorlaşması anlamlarını taşır.

Dolayısıyla Kur’an, “anlaşılması zor ifadeler” demek isteseydi başka kelimeler seçebilirdi. Fakat özellikle müteşabih kelimesini tercih ederek şunu vurgulamıştır: Problem metnin kapalı olması değil, insanın onu başka şeylere benzetme eğilimidir. Tehlike, ayetin kendisinde değil, ona yaklaşım tarzındadır.

Bu nedenle “müteşabih”, sadece dilsel bir tercih değil, aynı zamanda metodolojik bir uyarıdır. Okuyucuya şunu söyler: “Bu ayetler, seni başka anlamlara sürükleyebilir, eğer muhkem olanı ölçü almazsan, bağlamı ve diğer ayetlerle bağlantıları dikkate almazsan, yabancı benzerlikler seni yanıltabilir.” İşte bu yüzden Kur’an’da ne “muğlak”, ne “müphem”, ne de “müşkil” denmiştir, bunların yerine “müteşâbih” denmiştir.

Neden Muhkem? Kelime Uygunluğu Üzerine Notlar:

Kur’an’da ayetlerinin bir kısmının niteliksel olarak “muhkem” vasfının kullanılması da rastgele yapılmış bir tercih değildir. Bu kelime, yalnızca “anlaşılır” ya da “açık” olmayı değil, anlamın sınırlarının bilinçli biçimde belirlenmiş, sağlamlaştırılmış ve manaca başka ihtimallere kapatılmış olmasını ifade eder. Dolayısıyla burada mesele, bir ayetin kolay anlaşılır olması değil, anlam bakımından sabit ve referans alınabilir bir konumda durmasıdır.

Arapçada ḥ-k-m kökü; bağlamak, sağlamlaştırmak, kontrol altına almak, hükme bağlamak gibi anlamlar taşır. Bu kökten gelen ihkâm, bir şeyi dağılmaktan, bozulmaktan, keyfi yorumlardan koruyacak şekilde tahkim etmeyi ifade eder. Nitekim dilimize geçmiş olan bu kökten türeyen pek çok kelime hüküm, hakim, hükümet, tahkim gibi kelimelerin tamamında ortak bir anlam alanı göze çarpar: Sınır koymak, düzenlemek, denetim altına almak ve belirsizliği ortadan kaldırmak... Bu kelimelerin her biri, kontrolsüzlüğün ve dağılmanın karşısında duran bir yapıyı temsil eder. Dolayısıyla “muhkem” denildiğinde, yalnızca açık olan değil, bilinçli olarak sınırları çizilmiş, başka anlam ihtimallerine kapatılmış, hüküm koyucu nitelikte bir anlam kastedilir.

Bu noktada şu soru önemlidir: Kur’an neden “vâdıh”, “beyyin”, “zâhir” gibi başka kelimeleri değil de özellikle muhkem kelimesini seçmiştir?

“Vâdıh” açık demektir; fakat açıklık, her zaman kesinlik anlamına gelmez. Açık olan bir ifade yine de farklı yönlere çekilebilir. Bağlamından koparıldığında pek çok açık ifade yanlış anlaşılabilir. Örneğin “Allah adaleti emreder” ifadesi hem vâdıh hem de muhkemdir; çünkü anlamı açıktır ve hiçbir istisnaya, yoruma ya da karşı ihtimale kapı aralamaz. Allah’ın adaleti emretmesi, mutlak ve değişmez bir ilkeyi bildirir. Buna karşılık “insan nankördür” ifadesi vâdıh olmakla birlikte muhkem değildir, zira burada insanın mahiyetine dair genel bir eğilim dile getirilir, ancak bütün bireyleri kapsayan zorunlu ve istisnasız bir hüküm konulmaz. Bu ayrım, vadıh ile muhkem arasındaki farkı açık biçimde ortaya koyar.


“Beyyin”, muhatabın zihnindeki kapalılığı gideren, karmaşık olanı görünür ve anlaşılır kılan bir açıklık biçimidir. Bu yönüyle muhatabın bilgi seviyesini ve algı kapasitesini dikkate alır. Birisi çok açık olan bir başkası için kapalı olabilir. Muhkem ise anlamın kendisine ait bir niteliktir, dili bilen herkes için sabite verir. Açıklanmaya ihtiyaç duymayan, sınırları belirlenmiş ve başka yönlere çekilmeye kapalı bir kesinliği ifade eder.

“Zâhir” kelimesi, bir şeyin dıştan algılanan, ilk bakışta görünen yönünü ifade eder. Ancak zâhir olan her zaman hakikatin kendisi olmak zorunda değildir. Çünkü görünen, bağlama, bakış açısına ve yüzeysel algıya bağlıdır. Bir şey zahirde açık olabilir fakat bu açıklık, onun hakikatini tam olarak yansıtmayabilir. Bu nedenle zahirlik, görünürlük bildirir fakat kesinlik veya doğruluk garantisi etmez.

Oysa muhkem, bütün bunların ötesinde, anlamın hem açık, hem korunmuş, hem belirgin hem de başka yönlere çekilmeye kapalı olduğunu ifade eder. Yani mesele sadece “ne dediği” değil, “ne denilmesine izin vermediği”dir.

Bu yüzden Kur’an, temel ilkelerini tanımlarken “muhkem” kelimesini seçer. Çünkü bu ayetler yalnızca tek başına, bağlamsız bile anlaşılırdır, aynı zamanda ölçüdür, mihenk taşıdır, sınır çizer. Onlar üzerinden diğer ayetler anlaşılır, onlar referans alınmadan yapılan her yorum/tevil savrulmaya açıktır.

Sonuç olarak, “muhkem” kelimesi ne rastgele seçilmiştir ne de yerine başka bir kelime konulabilir. Bu kelime, hem dilsel hem kavramsal olarak, anlamın sabitlenmesini, korunmasını ve ölçü haline gelmesini ifade eden en isabetli tercihtir. Başka bir kelime bu işlevi ya eksik bırakır ya da anlamı daraltır. Bu yüzden Kur’an, temel referans noktalarını tanımlarken özellikle “muhkem” demiştir.

Kuran’da Müteşabih Kelimesinin Geçtiği Diğer Ayetlerin İncelenmesi

Bakara 25

وَبَشِّرِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُؕ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًاؕ وَلَهُمْ فٖيهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ ﴿٢٥﴾

İman edip salih amel işleyenleri, kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! Her defasında oradan herhangi bir üründen bir rızıkla rızıklandıklarında; “Bu, önceden rızıklandırıldığımız” derler. Onlara o benzeşen/müteşabihen olarak verilmiştir ve onlar için orada tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada kalıcıdırlar. (Bakara,25)

Bakara 25. ayette cennet ehlinin kendilerine sunulan nimetler karşısında “Bu daha önce bize verilen rızıktır” demeleri, bu nimetler arasında bir özdeşliğe değil, yüzeysel bir benzerliğe işaret etmektedir. Nitekim ayetin devamında bu rızıkların “müteşabih” olduğu ifade edilerek, benzerliğin hakikatte değil, görünüşte olduğu özellikle vurgulanır. Yani cennet nimetleri, dünyadaki nimetlerle aynı mahiyette değil; sadece şekil, çağrışım veya ilk algı düzeyinde benzerlik arz etmektedir. Ayet, bu yönüyle “müteşabih” kavramının, mutlak kapalılığı değil, sınırlı ve yüzeysel bir benzerliği ifade ettiğini ortaya koymaktadır.

Bakara 70

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِىَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاؕ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ ﴿٧٠﴾

Dediler ki: “Rabbine dua et de onu açıklasın. Çünkü sığırlar bize göre benzer/müteşabihtir. Şüphesiz biz, inşallah, doğruyu bulacağız.” (Bakara,70)

Bilindiği gibi bu ayette Hz. Musa, kavmine Allah’ın bir sığır kesmelerini emrettiğini bildirmiştir. Ancak onlar, bu emri derhal yerine getirmek yerine işi yokuşa sürmüş; zira Mısır’daki sığır kültürünün etkisi altında kalarak sürekli olarak nasıl bir sığır kesilmesi gerektiğini sormuşlardır. İki defa yapılan tariften sonra da, bu özelliklere uyan başka sığırların bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ, hikmeti gereği, neredeyse kutsal sığır tasavvuruyla örtüşen bir sığır tarifinde bulunmuştur.

Burada konumuz açısından önemli olan husus, “teşabehe” fiilinin, mutlak bir benzerliği değil, daha önce yapılan tariflere göre ortaya çıkan bir benzerliği ifade etmesidir.

Enam 99 ve 141

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ فَاَخْرَجْنَا مِنْهُ خَضِراً نُخْرِجُ مِنْهُ حَباًّ مُتَرَاكِباًۚ وَمِنَ النَّخْلِ مِنْ طَلْعِهَا قِنْوَانٌ دَانِيَةٌ وَجَنَّاتٍ مِنْ اَعْنَابٍ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ اُنْظُـرُٓوا اِلٰى ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

O, semadan bir su indirendir. Onunla her türlü bitkiyi çıkardık. Ondan da kendisinden üst üste daneler bitirdiğimiz yeşillikler, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağlarından, zeytin ve nardan birbirine şiddetli benzeşen (müştebihen) ve benzemeyen (gayra müteşabihin) halde çıkarırız. Meyve verince meyvesine ve meyvenin olgunlaşmasına bir bakın. Şüphe yok ki, bunda iman eden bir kavim için (nice) âyetler vardır. (Enam, 99)

Bu ayette dikkat çekici husus benzerlik ifade eden kelime için “müştebih” kelimesi, benzemeyen anlamındaki “gayra müteşabihin” ifadesinde ise “müteşabih” kelimesinin kullanılmasıdır. Biz mealde müştebih kelimesinin diğer meallerden farklı olarak “şiddetli benzerlik” anlamının verilmesini doğru görüyoruz. Bunun sebebini konuyla ilgili benzer diğer ayetteki kullanımı da sunduktan sonra açıklayacağız.

وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ كُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَۙ

O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşitli hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı benzer (müteşabihen) ve benzemez (gayra müteşabihen) biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.(Enam,141)

Bu ayette ise benzeyen ifadesi için beklendiği gibi (müteşabih) kelimesi, yine benzemez ifadesinde de gayra müteşabihin kelimesi kullanıldı.

İki ayette görüldüğü gibi olumsuzluklar müteşabih kelimesi üzerinden ortak kullanılırken, enam 90’da benzerlik ifade eden kelime müştebih, enam 141’de ise müteşabih olmuştur. Müştebih kelimesi iftial babındadır ve bu babın özelliklerinden bir çaba, gayret ifade etmesidir. Bu yüzden Enam 90’da son derece benzer, şiddetli benzerlik anlamı verilmiştir. Peki neden o ayette bu kelime kullanıldı da bu ayette farklı kelime. Çünkü enam 90'da bağlama dikkat edilirse Allah’ın kudreti ifade edilmektedir. Bakın denilmektedir aynı toprak, aynı mineraller, meyveleri neredeyse aynı ürünler de çıkıyor, tamamen farklı ürünler de. Buna karşılık En‘âm 141’de vurgu, nimetin tüketimi, paylaşımı ve israf edilmemesi üzerinedir. Dolayısıyla burada benzerliğin derecesi değil, nimetin kendisi ön plana çıkar. Böylece iki ayette geçen kelime tercihleri, bağlamla tam bir uyum içerisinde, anlam inceliğini derinleştiren bilinçli tercihler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak En‘am 99’da benzerliğin son derece güçlü bir biçimde vurgulanmasıyla, buna karşılık benzemezliğin de aynı bağlamda zikredilmesi arasında kurulan keskin karşıtlık, Allah’ın kudretinin tecellisini çok daha çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

De ki: “ Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” “Allah’tır” de. De ki: “O´nun berisinden kendilerine (bile) bir faydası ve zararı olmayan veliler mi edindiniz?” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah’ın yaratması onlara göre benzedi (teşabehe) mi?” De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, tektir, mutlak güç sahibidir (Kahhar).” (Rad,16)

Yine bu ayette Allah’a ortak koştukları varlıklar sanki yaratıyorlarmış da onların yaratması Allah’ın yaratmasına benzer mi olmuş gibi, kınayıcı bir üslupla soru sorulmaktadır. Hani şirk koştukları şeyler gerçekten yaratabilse ve bu yaratma Allah’ın yaratmasına benzese, işledikleri şirk bir nebze olsun makul görülebilirdi. Fakat böyle bir durum da söz konusu değildir. Görüldüğü üzere burada da teşabehe fiili (müteşâbih kelimesinin mazi sigası), iki şey arasında kurulan bir benzeşimi ifade etmektedir.

Zumer 23

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَد۪يثِ كِتَاباً مُتَشَابِهاً مَثَانِيَۗ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْۚ ثُمَّ تَل۪ينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

Allah sözün en güzelini, benzeşen yapıda (müteşabih) ve çok katmanlı/derinlikli (mesani) bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların derileri gerilir (tüyleri ürpelir), sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte bu Allah’ın hidayetidir. Dilediği kimseye hidayet eder ve kimi dilerse şaşırtır da ona yol gösterici bulunamaz. (Zümer,23)

Bu ayet genellikle doğru anlaşılmakla birlikte, ne yazık ki çoğu zaman Ali İmran 7. ayetteki meseleyle karıştırılmaktadır. Oysa burada, Ali İmran 7’de geçen muhkem–müteşabih ayrımından farklı bir bağlam söz konusudur. Bu ayette “müteşabih” ifadesi, kitabın bir kısmının değil, tamamının niteliği olarak kullanılmaktadır. Yani Kur’an’ın bütünü, kendi içinde benzeşen, birbiriyle irtibatlı, tutarlı bir yapıya sahip olarak tanımlanmaktadır.

Ne var ki birçok yorumda, bu ayetin Ali İmrân 7’de geçen “minhu âyâtun muhkemât…uharu müteşabihatun..” ifadesiyle özdeşleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Oysa bu yaklaşım, ne metnin bağlamını ne de kullanılan kavramların işlevini yeterince açıklayabilmektedir. Nitekim bu konuda yapılan açıklamalar, özellikle “muhkem–müteşabih” ayrımı üzerinden geliştirilen yorumlar, tatmin edici bir netliğe ulaşamamaktadır. İtiraf edelim ki biz de uzun süre bu ayeti, kitabın genel yapısını anlatan bir ifade olarak değil, Ali İmran 7’deki ikazla karıştırarak anlamaya çalıştık. Ancak ne metne tam sadık kalabilen ne de meseleyi sahih biçimde açıklayabilen bir sonuca ulaşabildik. Aynı durum, maalesef alanında yetkin pek çok hocanın yaklaşımlarında da görülmektedir.

Bu ayette geçen mesani kavramı da çoğu mealde eksik veya yüzeysel biçimde aktarılmaktadır. Oysa mesani, laf kalabalığı veya tekrar anlamında değil, birbirine benzeyen fakat her biri kendi içinde derinlik, katman ve ince anlam farkları taşıyan anlatımlar bütününü ifade eder. Tıpkı bir kağıdın defalarca katlanarak katmanlı bir yapı haline gelmesi, yelpaze olması gibi. Bu nedenle mesani, tekrardan ziyade derinleşen, çoğalan ve anlamı kat kat açılan bir yapı demektir.

Sonuç olarak bu ayette, Allah’ın kitabının, birbirine benzeyen ama birebir aynı olmayan, çok katmanlı, derinlikli ve iç içe geçmiş anlam örgüsüne sahip bir söz olarak indirildiği vurgulanmaktadır. Nitekim ayetin devamında bu yapının, kalpleri ürperten ve ardından Allah’ın zikriyle yumuşatan etkisinden söz edilir. Ancak bu hakikati görmek istemeyenler için, Allah’tan başka yol gösterici de yoktur.

Bu ayetteki bağlam ile müteşâbih kelimesinin ifade ettiği anlamın, Âl-i İmrân 7’de geçen müteşâbih kavramıyla aynı olmadığı hususu son derece önemlidir. Bu iki kullanımın birbirine karıştırılması halinde, metnin ne dediğini doğru biçimde kavramak artık mümkün olmamaktadır. Çünkü her iki ayette geçen “müteşâbih” lafzı, aynı kelime olsa da farklı bağlamlarda ve farklı maksatlarla kullanılmaktadır. Bu ayrım gözden kaçırıldığında, hem ayetlerin iç tutarlılığı hem de anlatılmak istenen anlam bütünüyle zedelenmektedir.

Muhkem ve Müteşabih Üzerinde Örnekler

Bu meselenin teorik çerçevesinin artık yeterince netleştiğini varsayarak, bu aşamada maksadımız zihinde neyin kastedildiğini bütünüyle berraklaştırmaktır. Bunun için hem Kur’an’dan hem günlük dilden hem de aşina olduğumuz başka metin türlerinden bolca örnekler vereceğiz.

Böylece Âl-i İmrân 7’de geçen muhkem–müteşâbih ayrımıyla neyin kastedildiği daha açık hale gelecek; aynı zamanda Zümer 23’te geçen müteşâbih ifadesinin ne anlama geldiği ve neden ondan farklı bir bağlamda kullanıldığı da net biçimde ortaya konmuş olacaktır.

Bu yolla, iki ayette geçen aynı lafzın, bağlama göre nasıl farklı bir anlam alanı kazandığı açıkça görülecek ve kavramların birbirine karıştırılmasından doğan yorum problemleri de ortadan kalkacaktır.

Öncelikle muhkem kavramına somut örnekler verelim ve bu muhkem ifadelerin, Zümer 23’te geçen “müteşabih” kavramıyla nasıl ilişkilendiğini ortaya koyalım.

1- لا اله الا الله

Allahtan başka ilah yoktur

2- ما من اله الا الله

Allahtan başka İlah türünden/ilah namına hiçbir şey yoktur.

3- ما من اله الا اله واحد

Tek bir ilahtan başka bir ilah namına birsey yoktur

4- ما من اله الا هو

Ondan başka, İlah türünden/ilah namına hiçbir şey yoktur.

5- ما لكم من اله غيره

Ondan gayri sizin için ilah türünden/ilah namına bir şey yok.

Bu ifadelerin tamamı Kur’an’da yer alan ifadelerdir. Hepsi muhkemdir; yani anlamı açık, net, yoruma kapalı ve sapmaya elverişli olmayan ifadelerdir. Bu ayetlerin tamamı, farklı lafızlarla ama aynı hakikati ortaya koyar: İlah yalnızca Allah’tır.

Bu noktada şunu özellikle vurgulamak gerekir:
Bu ifadelerden hangisine “muhkem değil” denebilir? Hangisi anlam bakımından kapalıdır? Hangisi yoruma, tevile, eğip bükmeye müsaittir? Hiçbiri. Dolayısıyla bunlar muhkemliğin en açık örnekleridir.

İşte tam bu noktada Zümer 23’te geçen “müteşâbih” kavramının ne anlama geldiği netleşmektedir. Çünkü bu ayetteki müteşabihlik, Ali İmrân 7’deki müteşâbihlik değildir. Zümer 23’te kastedilen, bu tür muhkem hakikatlerin de birbirine benzer biçimlerde, farklı lafızlarla, fakat aynı hakikati pekiştirecek şekilde tekrar edilmesidir. İşin mesanî boyutuna gelince; bu benzer ifadeler arasındaki ince farklar, bağlam içinde son derece hassas dokunuşlar ve anlam nüansları barındırır. Her biri, aynı hakikati farklı bir cepheden yansıtan, fakat lafzi ve anlamsal olarak küçük farklılıklarla derinlik kazanan yapılardır. Ancak bu mesele başlı başına müstakil bir inceleme gerektirdiğinden, burada sadece işaret etmekle yetinmek yerinde olacaktır.

Şimdi sadece Ali İmran 7’de kastedilen müteşabih örnekleri zikredelim.

Günlük dilde ve edebiyatta da karşımıza çıkan ifadeler, Kur’andaki muhkem ve müteşabih ayetleri anlamak için iyi bir zemin oluşturur.

Örneğin; Onun eli ağırdır ifadesi yavaş çalışıyor anlamında da kullanılabilir, fiziksel güç vurgusu olarak da;

Ağır bir insanifadesi ciddi biri ya da yavaş biri anlamına gelebilir.

Benzer şekilde Onunla aynı yerde durmuyor düşünsel veya fiziksel olarak yorumlanabilir.

Bunu herkes kaldıramaz ifadesi psikolojik, fiziksel veya ahlaki açıdan değerlendirilebilir.

“Falancı kişi cüsse olarak ayı gibi” ifadesi ise muhkem bir ifadedir.

Ancak “Falancı ayı gibidir” ayıya benzetmenin hangi yönle yapıldığı—kabalık mı, cüsse ve heybet mi—konusundaki belirsizdir. Bu bağlam olmadan anlaşılamamaktadır.

“Falancı ayıdır.” Burada ise gerçekten Falan isminde bir ayı mı var, yoksa mübalağa ile benzetme varsa kabalık yönünden mi, cüsse, vücut veya güç yönünden mi?

"İstanbul taşı toprağı altındır"

"Omuzlarında büyük bir yük var"

"Ateş düştüğü yeri yakar"

“Yavuz Selim köprüsünü Tayyip Erdoğan yaptı

Şiir ve edebiyattan da benzer durumlar sayısızdır:

“Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşadım” mısrasında şair kendi durumunu mu anlatmaktadır, yoksa mensup olduğu milletin tarihinden beri gelen durumuna mı atıfta bulunmaktadır?

Aynı şekilde “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda” Topraktan fışkıran şey sıvıdır, kandır. Şair “şehidler” deyip onların kanını kastetmiştir. Mecazi mürsel ile bütün söylenip, parça kastedilmiştir. Şehitlerin toprağa dökülen kanları onları temsil eder. “Şüheda” sıvı değildir, kişilerdir ve kan demek değildir; ama şehidler, kanlarını bu topraklar uğruna dökmüş olmaları sebebiyle bu sıvıyla temsil edilirler. İlk bakışta “şüheda’nın kanı fışkıracak” denmesi gerekirdi denilebilir, çünkü şehitlerin kendisi fışkırma işini yapamaz. Elbette sanatsal bir anlatım ve mübalağa vardır. Toprağa dökülmüş o kadar şehit kanı vardır ki, sanki fışkıracak toprağı sıksan.

Kuran’daki “Allah onların kalpleri üzerini mühürledi” ayeti ise gerçek mi mecaz mı sorusunu akla getirir; eğer mecazi bir mühürleme söz konusuysa, bu bir ceza mıdır, yoksa (haşa) keyfi midir?

"Salat/namaz fahşadan ve munkerden alıkoyar/men eder"

Bazı namaz inkarcısı kimseler: "Buradaki ifade salat namaz olamaz çünkü namazın, böyle bir işlevi yok, buradaki salat namaz olamaz” diyor hemen bazı kalplerinde eğrilik olanlar...

"Allah sana kitabı indirdi" ve “Onu sana Cebrail indirdi" bu iki ifadenin birbiriyle çeliştiğini iddia ederek Cebrail’in melek olmadığı dahası zaten melek diye ontolojik olarak bir varlığın da bulunmadığı söyleyen kalpleri eğrilere söz geçer mi?

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُمٖيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيٖيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٢٨﴾

Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda ona döndürüleceksiniz. (Bakara, 28)

Misal bu ayet reenkarnasyoncular şöyle tevil ediyorlar. Bakın ayette ölüyken sizi diriltti diyor, bakın burada iki ölüm ve iki hayat verme var diyerek bu ayetten ve bunun gibi ayetlerden reenkarnasyon çıkaranlara ne demeli? Bu ayet bir yönüyle muhkem, bir yönüyle müteşabihtir. Muhkem tarafı hayatta değilken hayat bulmuş olduğumuz ve öleceğimiz ve sonra diriltileceğimiz ama en baştaki siz ölüyken ifadesi müteşabih yönü vardır. İşte kalplerinde eğrilik olanlar burada çarpıtmalara gitmektedir.

وَجَٓاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّاۚ ﴿٢٢

Rabbin (in buyruğu) ve saf saf melekler geldiği zaman, (Fecr,21)

Bu ayette cae gelme fiilini somut olarak bir mekandan başka bir mekana geçme olarak görüp sonra da buradaki Rabbin Allah değil, başka bir varlık olduğunu iddia eden, Allah’tan başka Rabler uyduran kalpleri eğriler de vardır.

Yine konumuzun merkezindeki Ali İmran 7. Ayetteki muhkemi noktasız harfler müteşabihi de noktasız olduğundan benzeşen işaretler olarak görüp yeniden Kuran’ı noktalayıp harekeleyerek yeni kuran yazan sapkınlar da vardır.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ مَثَلُ نُورِهٖ

Allah semavatın ve arzın nurudur (aydınlatıcısıdır). Onun nurunun misali…(Nur,35)

Yine bu ayetteki ifadeden haşa Allah’a ışık diyenlerden, tarihte onun nurunun misalinden “Nuri Muhammedi” anlayışına uzanan sapkın fikirler ve kalpleri eğriler…

Konuyla ilgili olarak onlarca, hatta yüzlerce sapkın ve bozuk tevil anlayışı zikredilebilir. Ancak bu makalede amaç, bunları kapsamlı bir şekilde tartışmak değil, yalnızca örnek olarak göstermek ve Ali İmran 7’deki müteşabih ifadesiyle neyin kastedildiğini, hem kendi dilimizden hem de Kur’an’dan örneklerle net bir şekilde ortaya koymaktır. Bu bağlamda sunulan örneklerin sayısı, maksadın anlaşılması açısından yeterli görülmüştür.

Sonuç

Ali İmran 7’deki ayet, Kuran’ın hem muhkem hem de müteşabih yönlerini hususunda dikkat ve uyarı niteliğindedir . Ayetteki müteşabih kavramı, sadece metnin bir bölümünde veya belirli ayetlerde değildir. Yani bu ayrım fiziksel veya mekanik bir ayrımı değildir. Ayetlerin delalet ettiği manalar bakımından iki tür yön bulunduğunu ifade eder ki bu sadece Kuran’a özgü veya ona has bir durum da değildir. Sorun, metnin kendisinde de değildir, metinle kurulan ilişkidedir. Kalplerinde eğrilik olanlar muhkem olanı görmezden gelip müteşabih ifadeleri bağlamından kopararak, kafalarındaki yanlış benzeşimlere, kitaba benzeşen, ama kitaba ait olmayan unsurlara tabi olup ayetleri keyfi biçimde, fitnelerine malzeme, kuran dışı yorumlarına kuranı araçsallaştırarak, ayetleri tevil etme arzusu taşırlar.

Bu nedenle, Ali İmran 7’deki müteşabih ile Zümer 23’teki müteşabih aynı manaya gelmemekte, bağlam ve amaç bakımından farklılık göstermektedir. Ali İmran 7’deki müteşabih, belirli ayetlerdeki anlamların zihinsel ve ahlaki bir farkındalık oluşturacak biçimde sunulmasını, okuyanların kalplerinde Allah’ın mesajını kavrama ve değerlendirme sürecini ifade ederken, Zümer 23’teki müteşabih ve mesani kavramları ise Kur’an’ın bütünündeki derinlikli, çok katmanlı ve birbirine benzer yapıdaki ifadeleri anlatmaktadır.

Bu ayrımın göz ardı edilmesi, tarih boyunca birçok yanlış tevil veya yorumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Örneklerimizde görüldüğü gibi, bazı ayetler mecazi bir biçimde anlaşılmadığında veya bağlamdan koparıldığında, sapkın yorumlara ve Kuran’ın mesajının çarpıtılmasına yol açabilmektedir.

Dolayısıyla, Kuran’ın iletmek istediği mesajı eksiksiz anlamak, ayetleri bağlamlarıyla birlikte değerlendirmek ve metin arası ilişkiyi doğru kurmakla mümkündür. Kuran’ı daha doğru ve güvenli bir şekilde kavranması, elbette her türlü metodolojinin üstünde şu duayı içten bir şekilde yapmak ve Allah’ın yardımıyla ancak mümkündür.

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ ﴿٨﴾

"Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen, sensin çok bahşeden (Vehhab)" (Ali İmran,8)