Nekra İsimler, Çeşitleri, Sebepleri ve Belagi İncelikleri

ahmetsogutcu@gmail.com

GRAMER NOTLARI

Ahmet Söğütçü

5/13/202622 min read

Nekra İsimler, Çeşitleri, Sebepleri ve Belagi İncelikleri

Daha önce kaleme aldığımız “Marife İsimler: Çeşitleri, Sebepleri ve Belagi İncelikleri” başlıklı çalışmada, Arapçada marifeliğin gramer olarak muhatabın zihninde belirli bir tasavvur oluşturulması ile sözün belagat değeri açısında önemli bir işlev taşıdığı ortaya konulmuştu.

Marifenin karşıtı olarak görülen nekra isimler de, ilk bakışta “belirsizlik” ifade eden basit yapılar gibi görünse de, bağlama göre çok farklı anlam katmanları kazanabilmekte; bazen ta‘zim, bazen tahkir, bazen çoğaltma, bazen de kapalılık ve genellik gibi çeşitli belagi incelikler meydana getirmektedir. Bu çalışmada, nekra isimlerin mahiyeti, çeşitleri ve nekra kullanılmasının sebepleri ele alınacak; ardından Arap dilinden ve Kuran’dan örnekler ışığında nekralığın taşıdığı gramatik hususların yanında belagi incelikler incelenmeye çalışılacaktır.

Nekra Tanımı:

Arapçada nekra isim, zihinde belirli ve tanınmış bir varlığı değil; cins içinde herhangi bir ferdi veya mahiyeti ifade eden isimdir. Başka bir ifadeyle nekra, muhatabın zihninde belirli bir şahıs, nesne ya da kavrama işaret etmeyen; kapsamı açık bırakılmış isimdir. Bu sebeple nekra isimler çoğunlukla “bir …”, “herhangi bir …” veya “bir çeşit …” anlamı taşır.

Mesela “raculun”/ “رجل” kelimesi tek başına kullanıldığında belirli bir adamı değil, erkek cinsinden herhangi bir ferdi ifade eder. Buna karşılık “الرجل” denildiğinde artık zihinde belirli bir şahıs canlanır ve isim marife hale gelir.

Nekra isimler için, daha önce ele aldığımız marife isimlerin kapsamına girmeyen isimlerdir demek genel anlamda yeterlidir. Çünkü Arapçada isimler temel olarak marife ve nekra şeklinde iki ana kategoriye ayrılır. Marifelik sağlayan unsurlardan herhangi birini taşımayan isim, aslında nekra kabul edilir.

Ayrıca Arapçada nekralık her zaman yalnızca anlam bakımından belirsizlik ifade etmek için kullanılmaz. Bazı durumlarda isimlerin nekra gelmesi, doğrudan nahiv kaidelerinin gereğidir. Yani kelime belirli bir varlığı kastetse bile, cümlede üstlendiği görev sebebiyle şekil olarak nekra kalıbında bulunabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri hal ve temyizdir. Hal, sahibinin durumunu açıklayan bir unsur olduğu için asli olarak nekra gelir. Aynı şekilde temyiz de kapalılığı gideren açıklayıcı bir unsur olduğundan çoğunlukla nekra olur. Bunun yanında isim cümlesinde haberin de esas itibarıyla nekra gelmesi yaygın bir kullanım olup, bunun sebebi haberin muhataba yeni bilgi sunan unsur olmasıdır. Çünkü mübteda genellikle bilinen veya zihinde belirli olan öğeyi temsil ederken, haber onun hakkında verilen yeni hükmü ifade eder.

Mesela “محمّدٌ مدرّسٌ”/ “Muhammed öğretmendir” cümlesinde “Muhammed” belirli bir şahıs olduğu için marifedir; ancak onun hakkında verilen “öğretmendir” hükmü haber konumunda bulunduğundan “مدرّس” kelimesi nekra gelmiştir. Burada nekralık, “bilinmeyen bir öğretmen” anlamı vermekten ziyade, haberin cümledeki nahivsel konumundan kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla nekralığı değerlendirirken her nekra kullanımına doğrudan özel bir belagi anlam yüklemek doğru değildir. Bazı nekra kullanımları üslup ve anlam inceliklerinden kaynaklanırken, bazıları ise Arapçanın gramatik yapısının doğal sonucudur. Elbette gramatik sebeplerle nekra olan isimlerin de daha derinde yatan sebepleri vardır ancak bunlar artık yerleşmiş olduğundan bunlara dönük araştırmalar bizim konumuzun boyutlarını aşar.

Nekralığın Gramatik Sebepleri:

Arapçada nekra kullanımının her zaman belagi bir maksat veya özel bir anlam inceliği taşıdığı düşünülmemesi gerektiğine yukarıda işaret edilmişti. Bazı isimler, cümlede üstlendikleri nahivsel görev sebebiyle zorunlu veya yaygın olarak nekra formunda gelirler. Bu durum, kelimenin mutlaka “belirsiz” bir varlığı ifade ettiği anlamına da gelmez. Nitekim kimi zaman kastedilen şey zihinde tamamen belirli olabilir; ancak ilgili unsurun cümledeki gramatik konumu, onun nekra olarak kullanılmasını gerektirir.

Dolayısıyla hal, temyiz, haber ve benzeri unsurlarda görülen nekralık, çoğu zaman özel bir belagat amacıyla değil, Arapçanın cümle yapısı ve nahiv kurallarıyla ilgilidir. Bu sebeple aşağıda ele alınacak örnekler, nekralığın belagi inceliklerinden ziyade, onun gramatik ve yapısal kullanım alanlarını göstermektedir.

a) Hal (الحال):

Hal, Arapçada bir fiilin gerçekleşme esnasındaki durumunu veya failin yahut mefulün içinde bulunduğu hali açıklayan mansup bir unsurdur. Başka bir ifadeyle hal, cümlede geçen kişi ya da nesnenin fiil anındaki durumunu tasvir eder. Bu sebeple halin temel görevi, cümledeki anlamı tamamlamak ve fiilin nasıl gerçekleştiğini açıklamaktır.

Nahiv alimleri, halin asli olarak nekra gelmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Çünkü hal, sahibinin geçici ve sonradan ortaya çıkan durumunu bildiren açıklayıcı bir unsur niteliğindedir. Eğer hal marife gelirse, bu durumda onun hal mi yoksa sıfat mı olduğu karışabilir. Bu nedenle Arapçada halin nekra gelmesi, büyük ölçüde nahivsel bir gereklilik olarak kabul edilmiştir.

جاءَ زيدٌ راكبًا

Zeyd binekli/ata binmiş olarak geldi.

Bu cümlede “راكبًا” kelimesi haldir. “Zeyd”in geliş anındaki durumunu açıklamaktadır. Burada “راكبًا” kelimesinin nekra gelmesi, “bilinmeyen bir binici” anlamı vermek için değil; hal görevini yerine getirmesi sebebiyledir. Çünkü kelimenin amacı belirli bir kişiyi tanıtmak değil, fiilin gerçekleşme biçimini açıklamaktır.

دَخَلَ الطَالِبُ مُسرِعًا

Öğrenci hızlı bir şekilde içeri girdi.

Burada “مسرعًا” kelimesi öğrencinin giriş anındaki durumunu açıklayan haldir ve nekra olarak gelmiştir. Nekralık burada halin cümledeki fonksiyonuyla ilişkilidir.

Ayrıca belirtmek gerekir ki hal, Arapçada yalnızca tek bir nekra isim şeklinde gelmez. Hal bazen müfred bir isim olarak, bazen cümle halinde, bazen ism-i fâil, sıfat-ı müşebbehe veya mastar formunda kullanılabilir. Hatta car-mecrur ve zarf yapılarının da hal anlamı taşıdığı durumlar bulunmaktadır. Dolayısıyla halin söz dizimindeki biçimi değiştikçe, ifade ettiği anlam incelikleri ve üslup özellikleri de farklılaşmaktadır.

Nitekim bir halin fiil cümlesi şeklinde gelmesiyle tek kelimelik bir ism-i fail şeklinde gelmesi arasında anlatım gücü, süreklilik, yenilenme veya tasvir bakımından çeşitli belagi farklar ortaya çıkabilmektedir. Ancak “hal” konusu, kendi içinde oldukça geniş ve müstakil bir mesele olduğundan, burada yalnızca halin asli olarak nekra gelmesi yönüne temas edilmiştir. Halin çeşitleri, kullanım şekilleri ve bunların ifade ettiği anlam incelikleri ise ayrıca daha geniş biçimde ele alınacaktır.

b) Temyiz (التمييز):

Temyiz, Arapçada cümlede veya yapıda kapalı kalan (mübhem) bir anlamı açıklayan, onu belirgin hale getiren mansup bir isimdir. Başka bir ifadeyle temyiz, miktar, ölçü, nispet veya oran bakımından zihinde belirsiz kalan bir unsuru açıklığa kavuşturur. Bu yönüyle temyiz, cümledeki kapalılığı gideren açıklayıcı bir görev üstlenir.

Nahiv açısından temyizin asli özelliği, çoğunlukla nekra gelmesidir. Çünkü temyiz, zaten belirsiz veya muğlak olan bir yapıyı açıklamak için kullanılır. Eğer marife olursa, açıklama işlevi zayıflar ve cümledeki kapalılığı giderme amacı ortadan kalkabilir. Bu sebeple temyizin nekra gelmesi, büyük ölçüde nahivsel bir gerekliliktir. Buradaki nekralık dilin yapısal ihtiyacından doğan bir zorunluluktur.

اشتريتُ عشرين كتابًا

Yirmi kitap satın aldım. /Yirmiyi – kitap sayısı olması bakımından- satın aldım

Bu cümlede “كتابًا” kelimesi temyizdir. “Yirmi” sayısının neyin yirmisi olduğu başlangıçta kapalıdır. “Kitap” kelimesi bu kapalılığı giderir. Burada “كتابًا” kelimesinin nekra gelmesi temyiz görevini yerine getirmesi sebebiyledir. Çünkü amaç belirli kitapları göstermek değil, sayının neyi kapsadığını açıklamaktır.

طابَ زيدٌ نفسًا

Zeyd nefis/ruh bakımından hoş oldu (içi rahatladı).

Burada “نفسًا” kelimesi, fiilin hangi yönden gerçekleştiğini açıklayan temyizdir. Yine nekra gelmesi, açıklama işlevinin doğal sonucudur.

Şunu da belirtmek gerekir ki temyiz konusu, hal gibi oldukça geniş bir nahiv alanına sahiptir. Cümle içindeki farklı temyiz türleri ve bunların belagi incelikleri, ayrıca detaylı olarak ele alınacaktır.

c) Haber (الخبر):

Haber, isim cümlesinin temel iki unsurundan biri olup mübteda hakkında yargı bildiren, ona dair yeni bilgi veren kısımdır. Başka bir ifadeyle haber, mübteda ile ilgili hükmü tamamlayan ve cümlenin anlamını tamamlayan unsurdur.

Nahiv açısından bakıldığında haberin çoğunlukla nekra gelmesi, onun belagi bir tercihten ziyade gramatik işleviyle ilgilidir. Çünkü mübteda genellikle bilinen, zihinde belirli veya önceki bağlamdan tanınan bir unsurken, haber bu bilinene dair yeni bir bilgi, vasıf veya hüküm ortaya koyar. Bu yeni bilgi verme fonksiyonu sebebiyle haber çoğu zaman nekra kalıbında gelir. Haberin marife gelmesinde belagi sebepler aranır ancak nekra gelmesi zaten olağan kullanımdır. Buradaki nekralık, “belirsizliği” ifade etmek değil; bilinene yeni bir yüklem ve anlam kazandırmak içindir.

محمّدٌ مدرّسٌ

Muhammed öğretmendir.

Bu cümlede “Muhammed” marife bir isimdir; çünkü belirli bir şahsı ifade eder. Buna karşılık “مدرّس” kelimesi haber konumundadır ve nekra gelmiştir. Buradaki nekralık, “hangi öğretmen olduğu bilinmeyen biri” anlam için değil; Muhammed hakkında yeni bir hüküm bildirmek içindir. Eğer “المدرّس” şeklinde marife gelseydi, anlam “bilinen belirli bir öğretmen”e yönelir ve cümlenin yapısı farklı bir vurguya kayardı. (Muhammed, o öğretmendir- gibi)

عليٌّ طبيبٌ

Ali doktordur.

Burada da “طبيب” kelimesi nekra olarak haber görevindedir ve Ali hakkında yeni bir nitelik bildirmektedir.

Bununla birlikte haber her zaman nekra olmak zorunda değildir. Bazı durumlarda haber marife de gelebilir ve bu durumda anlamda özel vurgular, tahsis veya belirleme gibi belagi nüanslar ortaya çıkar. Ancak burada ele alınan nokta, haberin nekra gelişinin çoğunlukla gramatik bir işlev taşıdığıdır. Bu konuyla ilgili haberin marife oluşu hakkında “Mübtedanın Haberin Önünde Gelmesinin Zorunlu Olduğu Haller” isimli yazıda değinildiğinden bakılabilir.

d) Mef‘ulü mutlak (المفعول المطلق):

Mefulü mutlak, fiilin kendisini, türünü veya miktarını açıklamak için kullanılan ve fiille genellikle aynı kökten, bazen fiilin anlamına benzer veya yakın anlamda gelen mastar yapısıdır. Cümlede fiilin anlamını pekiştirme, açıklama veya sınırlandırma gibi görevler üstlenebilir. Bu yönüyle meful mutlak, fiilin nasıl gerçekleştiğini daha güçlü ve belirgin bir şekilde ifade eder.

Nahiv açısından mefulü mutlakın temel özelliklerinden biri, çoğunlukla nekra mastar şeklinde gelmesidir. Bunun sebebi, mefulü mutlakın fiilin mahiyetini, şiddetini veya miktarını açıklayan bir unsur olmasıdır. Bu nedenle nekra oluş, gramatik işlevin doğal bir sonucudur.

جلستُ جلوسًا طويلاً

Uzun bir oturuşla oturdum / uzun süre oturdum.

Burada “جلوسًا” mastarı mefulü mutlak olup fiilin süresini ve niteliğini açıklamaktadır. Nekralık yine belirli bir oturuşu işaret etmez; fiilin açıklanması ve pekiştirilmesiyle ilgilidir.

Tıpkı diğer yapılar gibi mef‘ûl mutlak konusu da kendi içinde geniş bir alan oluşturur. Kullanım türleri ve taşıdığı belagi incelikler ayrıca detaylı olarak ele alınabilir.

e) Mefulü li-eclih (المفعول لأجله):

Mefül li-eclih, fiilin gerçekleşme sebebini bildiren ve genellikle mastar formunda kullanılan mansup isimdir. Başka bir ifadeyle, bir fiilin neden yapıldığını açıklayan unsur olup “niçin?” sorusunun cevabını verir. Bu yönüyle cümlede gerekçeyi ortaya koyar ve fiilin sebebini açıklar.

Nahiv açısından “mefulü li-eclih” in en dikkat çekici yönlerinden biri, çoğunlukla nekra mastar olarak gelmesidir. Bunun sebebi, fiilin sebebini genel bir kavram olarak açıklamasıdır. Yani burada amaç belirli bir “sebep”i tanıtmak değil, fiilin hangi gerekçeyle yapıldığını bildirmektir. Bu yüzden nekralık yapısal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.

قمتُ احترامًا

Saygıdan dolayı ayağa kalktım.

Bu cümlede “احترامًا” kelimesi mef‘ûl li-eclih olup fiilin sebebini açıklamaktadır. Buradaki nekralık fiilin gerekçesini mastar olarak ifade etme ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

دَرَسْتُ طلبًا للعِلْمِ


İlim talep etmek için ders çalıştım.

Burada “طلبًا” mastarı, yapılan fiilin sebebini bildirir ve nekra olarak gelmiştir. Amaç öğrenme amacını genel bir gerekçe olarak ifade etmektir.

Bazı durumlarda mefulü li-eclihin nekra olması şart olmayabilir; özellikle sebep anlamının güçlü şekilde vurgulandığı veya belirli bir bağlamın öne çıkarıldığı durumlarda farklı yapılarla da ifade edilebilir. Ancak temel kullanımda, meful li-eclihin nekra mastar olarak gelmesi, Arapça cümle yapısının doğal bir sonucudur.

Diğer unsurlarda olduğu gibi mefulü li-eclih konusu da geniş bir nahiv alanıdır ve belagi yönleri ayrıca detaylı şekilde incelenebilir.

f) Cinsini Nefyeden/olumsuzlayan La النافية للجنس ”ın ismi:

Cinsini Nefyeden/olumsuzlayan La النافية للجنس, Arapçada cinsin tamamını kapsayacak şekilde olumsuzluk ifade eden özel bir yapı olup, “hiçbir … yoktur” anlamı verir. Bu kullanımda “la”dan sonra gelen isim, o cinsin bütünüyle nefyedildiğini ifade eder ve bu yapı belirli bir nahiv kalıbına dayanır.

Bu yapının en temel şartlarından biri, “la”dan sonra gelen ismin nekra olmasıdır. Çünkü burada amaç belirli bir varlığı değil, o cinsin tamamını ortadan kaldırmaktır. Eğer isim marife olursa, cinsin tamamı değil belirli bir birey nefyedilmiş olur ve “la النافية للجنس” yapısı bozulur. Bu nedenle nekralık burada doğrudan gramatik bir zorunluluktur.

لا رَجُلَ في الدارِ

Burada “رجلَ” kelimesi nekra gelmiştir. Amaç belirli bir erkeğin yokluğunu bildirmek değil, erkek cinsinden hiçbir ferdin bulunmadığını ifade etmektir. Eğer “الرجل” denilseydi anlam “o belirli erkek yoktur” şeklinde daralır ve cins nefyedilmiş olmaz ayrıca ikinci bir cümle ile yeni bir olumsuzluk cümlesi gerekirdi. Eğer raculün marife olsaydı “ne o adam evde, ne de…”

لا طالبَ في الصف

Sınıfta hiçbir öğrenci yoktur.

Dolayısıyla “la النافية للجنس” yapısında nekralık, belagi bir tercih değil, doğrudan yapının anlamını kuran zorunlu bir unsurdur. Çünkü bu yapı ancak nekra isimle cins nefyini gerçekleştirebilir.

Biz bundan sonra nekra bir ismin kullanımında, yukarıda sayılan gramatik gerekçelerden herhangi birine dayanmayan, yani asli olarak belirsizlik ifade eden nekra yapıların hangi belagî amaçlarla kullanıldığını ele alacağız. Bu çerçevede nekralığın taşıyabileceği anlam incelikleri örnekler üzerinden incelenecektir.

NEKRALIĞIN BELAGİ AMAÇLARI:

1) Ta‘mîm (التعميم) – Genelleme:

Nekra bazen tek bir bireyi değil, cinsin tamamını kapsayan genel bir ifade kurar.

أمٌّ لا تُجَوِّعُ ولدَها

Bir anne çocuğunu aç bırakmaz.

Burada أمٌّ nekra gelmiştir. Ama maksat “herhangi belirsiz bir anne”yi anlatmak değil; anne cinsine ait genel bir özellik ortaya koymaktır. Yani ifade, tek bir kişiyi değil, “anne olan herkes”i kapsayan bir genelleme taşır. Bu kullanımda nekralık, bireyi belirsizleştirmekten ziyade hükmü tüm türe yayma (genelleme) etkisi üretir.

2) Tazîm (التعظيم) – Yüceltme / büyüklük ifade etme:

Nekra, bazen bir şeyin büyüklüğünü, önemini veya etkisinin azametini ifade etmek için kullanılır.

جاءني رجلٌ

“Bana (büyük, önemli) bir adam geldi.”

Burada maksat herhangi bir adam değil; belirsiz bırakılarak önem ve etki hissi oluşturulur.

3) Korkutma-Tehvil (التهويل):

Tehvîl, bir şeyin korkutuculuğunu, dehşetini, büyüklüğünü veya olağanüstü etkisini muhatabın zihninde güçlü biçimde hissettirmek amacıyla kullanılan belâgî bir üsluptur. Nekra kullanımının önemli belâgî işlevlerinden biri de budur. Bu tür kullanımlarda isim bilinçli olarak belirsiz bırakılır; böylece muhatabın zihni, sınırları belli olmayan büyük, korkutucu veya sarsıcı bir anlam alanına yönlendirilir.

Çünkü bir şey açıkça sınırlandırıldığında zihinde çerçevesi belirlenmiş olur; ancak nekra bırakıldığında onun büyüklüğü, şiddeti veya korkutuculuğu hayal gücüne açılır. Bu sebeple nekralık, tehvil üslubunda güçlü bir etki meydana getirir.

رأيتُ عذابًا

Bir azap gördüm.

Burada “عذابًا” kelimesi nekra gelmiştir. Amaç herhangi bir sıradan azabı bildirmek değil; niteliği açıklanmamış, sınırları belirtilmemiş büyük ve korkunç bir azap hissi oluşturmaktır. Nekralık, azabın dehşetini zihinde büyütmektedir.

Kur’an’da da nekralığın bu şekilde tehvil amacıyla kullanıldığı birçok örnek bulunmaktadır. Özellikle kıyamet, azap, helak ve büyük olaylardan söz edilirken nekra kullanımı, olayın dehşetini ve etkisini zihinde genişleten önemli bir belagat unsurudur.

4) Tahsis-Özgüleme (التخصيص):

Tahsis, genel veya yaygın anlam taşıyabilecek bir ifadenin belirli bir fert, durum veya özellik üzerinde yoğunlaştırılmasıdır. Nekra isim bazen ilk bakışta belirsizlik ifade ediyor gibi görünse de, bağlam sayesinde zihni belirli bir niteliğe veya özel bir tipe yönlendirerek tahsis anlamı meydana getirebilir. Böylece nekralık, umum ifade etmek yerine belirli bir özelliği öne çıkaran seçici bir anlatım aracına dönüşür.

Bu kullanımda isim açıkça tanımlanmaz; ancak nekra bırakılması sayesinde muhatabın dikkati, kişinin kimliğinden çok taşıdığı vasfa yönlendirilir. Böylece belirli bir sınıf veya özel bir nitelik vurgulanmış olur.

كَتَبَ النَّشِيدَ الوَطَنِيَّ شَاعِرٌ عَظِيمٌ

İstiklal Marşı’nı büyük bir şair yazdı.

Burada “büyük bir şair” ifadesi nekra olarak kullanılmıştır. Muhatap muhtemelen bunun Mehmet Akif Ersoy olduğunu bilmektedir. Ancak isim yerine nekra bir vasıf kullanılmasıyla dikkat doğrudan şahsın adına değil, onun “büyük şair” oluşuna yönlendirilmiştir. Bu kullanım: şahsı yüceltir (ta’zim), belirli bir vasfı öne çıkarır (tahsis)

Eğer doğrudan “Mehmet Akif yazmıştır” denilseydi bu sıradan bir haber olurdu. Fakat “büyük bir şair” denildiğinde, muhatabın zihni önce şiirden dolayı o vasfın büyüklüğüyle karşılaşır; ardından kimin kastedildiğini düşünür. Bu da nekralığın oluşturduğu önemli belagi etkilerden biridir.

5) Tahkir (التحقير) – Küçümseme:

Nekra, bazen değersizlik veya önemsizlik vurgusu için kullanılır.

مررتُ برجلٍ لئيمٍ

Aşağılık bir adama uğradım.

Burada “رجلٍ” nekra gelmiştir; fakat aslında muhatap bağlamdan o kişinin kim olduğunu biliyor olabilir. Buna rağmen nekra kullanımı, ismin bilinçli olarak genel, belirsiz ve değersiz bir varlık gibi sunulmasını sağlar. Böylece hem tahkir (küçümseme) hem de hafif bir “önemsememe” tonu oluşur.

6) Taklil (التقليل) – Azlık ifade etme:

Nekra, “azlık” veya “sınırlılık” anlamı verebilir.

عندي دراهمُ

Bende birkaç dirhem var.

7) Teksir (التكثير) – Çokluk / yaygınlık ifade etme:

Bazen nekra, genelliği ve çokluğu zihinde açık bırakır.

أنزلَ اللهُ نِعَمًا على عِبادِه

Allah kullarına (nice) nimetler indirdi.

Burada نِعَمًا nekra ve çoğul olarak kullanılarak, nimetlerin tek tek sayılabilir bir sınıra indirgenmediği, çok ve çeşitli olduğu vurgulanır.

8) İbham ve Teşvîk (الإبهام والتشويق) – Kapalılık ve merak uyandırma:

Nekra, özellikle anlatımda bilinçli bir “kapalılık” oluşturarak dikkat ve merak uyandırabilir.

جاء رجلٌ وقال شيئًا عجيبًا

“Bir adam geldi ve garip bir şey söyledi.”

“Kim olduğu” ve “ne söylediği” bilinçli olarak belirsiz bırakılır.

9) Bilmiyormuş gibi yapma ve Alay (التجاهل والسخرية)

Nekra isim bazen bilinen bir şeyi bilinmiyormuş gibi gösterme, onu küçümseme veya alay konusu yapma amacıyla kullanılabilir. Bu kullanım, belagatta “tecahül” (bilmezden gelme) ve bazen de istihza/suhriyye (alay etme) üsluplarıyla ilişkilidir.

Bu tür ifadelerde konuşan kişi aslında söz konusu şahsı veya şeyi bilmektedir; hatta muhatap da onu tanıyor olabilir. Ancak isim marife olarak açıkça zikredilmez; bunun yerine nekra biçiminde söylenerek, o kişi bilinçli şekilde sıradanlaştırılır, küçültülür veya değersiz gösterilir. Böylece nekralık, sadece belirsizlik değil, psikolojik ve belagi bir tavır ifade eder.

جاءنا رجلٌ يظنُّ نفسَه عالمًا

Kendini alim sanan bir adam bize geldi.

Burada “رجلٌ” nekra kullanılmıştır. Konuşan kişi ve muhatap aslında o şahsı tanıyor; ancak ismini zikretmeyip onu sıradan bir “adam” seviyesine indirerek küçümseyici bir ton oluşturmuştur.

Kuran’dan Örnekler:

1-

وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلاً اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِباً فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقاً يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

Ve Firavun hanedanından imanını gizleyen bir adam dedi ki: “Rabbim Allah’tır dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz? Üstelik Rabbinizden size beyyineler/deliller getirmiş olduğu halde. Eğer o yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir ve o doğru söyleyen biriyse sizi tehdit ettiği şeylerin bazısı size isabet edecektir. Şüphesiz Allah taşkın ve çok yalancı kimseyi doğru yola iletmez. (Mümin, 28)

Bu ayetin bağlamında söz konusu kişi, bilindiği üzere Musa (as)’dır. Önceki ayetlerde Musa (as), Firavun ve ileri gelenlerini İslam’a davet etmiş; bunun üzerine Firavun, Musa’yı öldürmek istediğini dile getirmiştir. Bu noktadan sonra ise o ana kadar imanını gizleyen hanedan mensubu mümin kişi, söze girerek uzun bir pasaj boyunca imanını açıkça ortaya koymaktadır.

Dikkat çekici olan husus şudur: Öldürülmek istenen kişi doğrudan Musa (as) olmasına rağmen, mümin adam onu ismiyle anmak yerine şöyle demektedir:

“Rabbim Allah’tır dediği ve üstelik de Rabbinizden size deliller getiren bir adamı mı öldüreceksiniz?”

Burada “رجلًا” (bir adam) ifadesinin nekra olarak kullanılması önemli bir belagi incelik taşımaktadır. Çünkü maksat yalnızca Musa (as)’ı savunmak değildir. Bilakis, “Rabbinin Allah olduğunu söyleyen ve insanlara deliller getiren herhangi bir kimsenin öldürülmesinin meşru olmayacağı” şeklinde genel bir ilke ortaya konmaktadır.

Dolayısıyla burada nekralık, şahıs belirli olmasına rağmen, hükmü şahsın ötesine taşıyarak genelleştirmek amacıyla kullanılmıştır. Yani ifade, “Bu kişi Musa’dır, onu öldürmeyin” demekten daha kapsamlı bir anlamdır. “Bu vasıflara sahip herhangi bir insanın öldürülmesi zulümdür” mesajını vermektedir. Bu yönüyle ayetteki nekra kullanımı, tamim (genelleme) anlamının güzel örneklerinden biridir.

2-

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Sakının (öyle) bir gün ki bir nefis başka bir nefis için bir şey ödeyemez, ondan bir şefaat kabul edilmez, ondan bir denklik/bedel de alınmaz ve onlara yardım da edilmez. (Bakara,48)

Ayette sözü edilen günün ahiret günü olduğunda kuşku yoktur. Buna rağmen “gün” (يوم) kelimesi marife değil nekra olarak kullanılmıştır. Buradaki nekralık onun dehşetini, büyüklüğünü ve korkutuculuğunu zihinde sınırsız bir şekilde hissettirir. Bu kullanım, nekralığın tehvil (dehşet ve heybet uyandırma) anlamına güzel bir örnektir. Çünkü günün mahiyeti belirli olmakla birlikte, nekra bırakılması onun korkunçluğunu zihinde daha etkili hâle getirmektedir.

Ayette iki defa geçen “nefis” (نفس) kelimesi de nekra olarak kullanılmıştır. İlk “nefis”, “herhangi bir kişi / hiçbir kimse” anlamında umum ifade etmektedir. İkinci “nefis” de yine nekra gelmiştir; çünkü burada aynı kişi değil, birinciden farklı herhangi bir başka kişi kastedilmektedir. Böylece ifade, hiçbir insanın başka bir insan adına sorumluluk üstlenemeyeceğini genel ve kapsayıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Ayette geçen “şefaat” (شفاعة) ve “adl”/bedel (عدل) kelimeleri de nekra olarak kullanılmıştır. Bu iki kelime masdar formundadır. Arapçada mastarın nekra ve olumsuz bağlamda kullanılması, o fiil veya türe ait hiçbir örneğin bulunmadığını ifade eder. Buna göre ayetin anlamı, yalnızca “bazı şefaatlerin” veya “bazı bedellerin” kabul edilmeyeceği değil, şefaat adına ortaya konabilecek hiçbir girişimin ve hiçbir fidye ya da karşılığın geçerli olmayacağıdır. Yani hiç kimse başkası adına kurtarıcı bir teklif sunamayacak, sunulsa bile bu kabul edilmeyecektir.

Bununla birlikte Kuran’da Allah’ın izni ve emriyle gerçekleşen şefaatten de söz edilmektedir. Dolayısıyla burada reddedilen şey, Allah’ın izin vermediği ve insanların kendi tasarruflarıyla gerçekleştirmeye çalıştıkları şefaat anlayışıdır. (Bu konu hakkında daha geniş bilgi için sitedeki “Kuran’da Şefaatin Mahiyeti: Reddedilen Kötü Şefaat ve İzin Verilen Güzel Şefaat” adlı makaleye başvurulabilir.)

3-

لَقَدْ كَانَ ف۪ي يُوسُفَ وَاِخْوَتِه۪ٓ اٰيَاتٌ لِلسَّٓائِل۪ينَ

Kesinlikle Yusuf ve kardeşlerinde sorup-soruşturanlar için ayetler vardır. (Yusuf,7)

Burada “ayatun” kelimesi nekra olarak gelmiştir. Maksat belirli birkaç ayet değildir. Bilakis Yusuf kıssasında; ibretler, işaretler, psikolojik tahliller, ahlaki ve toplumsal dersler, imani hakikatler, siyasi ve ahlaki incelikler gibi sayısız anlam katmanının bulunduğu vurgulanmaktadır. Eğer ifade marife olarak gelseydi belirli bir ayet/delil kümesi kastedilebilirdi. Ancak nekralık burada anlam alanını açık bırakmakta ve kıssadaki işaretlerin çokluğunu, çeşitliliğini ve tükenmezliğini hissettirmektedir.

Bu nedenle ayetteki nekralık; teksîr (çokluk), ta‘zîm (yüceltme), teşvîk ve merak uyandırma anlamlarını birlikte taşımaktadır. Özellikle “lissâilîn / araştıranlar için” kaydıyla birlikte düşünüldüğünde, kıssada derinleştikçe yeni “ayetler” ve anlam katmanları ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır ki araştırma ve soruşturmanın sonu ve sınırı yoktur.

4-

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْـٔاً وَلٰكِنَّ النَّاسَ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar ancak kendi nefislerine zulmederler. (Yunus, 44)

Ayette geçen “şey’en” kelimesi nekra olarak kullanılmıştır. Kelime aslında “bir şey” anlamına gelir; ancak olumsuz bağlamda nekra gelişi, zulmün en küçük türünün ve en ufak miktarının bile Allah hakkında söz konusu olmadığını ifade etmektedir. “Şey’en” kelimesi naibi mefulü mutlak olarak nahivde adlandırılan bir konumda bulunmaktadır ki mefulü mutlaklar da amaç pekiştirmedir. Yani “şey’en min ezzulm/zulümden herhangi bir şey” takdirindedir.

Buradaki nekralık “zerre kadar bile” anlamında bir taklil-azlık etkisi oluşturmaktadır. Bu yüzden Türkçe meallerde genellikle “hiçbir şekilde” diye çevrilmektedir. Yani ayet, Allah’ın zulümleri işlemediğini söylemekle yetinmemekte; en küçük haksızlığın dahi O’ndan sadır olmayacağını vurgulamaktadır. Böylece nekralık, adaletin mutlaklığını pekiştiren güçlü bir belagi unsur haline gelmektedir.

Yine ikinci cümlede konumuzun dışında olsa da “enfüsehum” ifadesi meful olarak fiile takdim edildiğinden/öne geçtiğinden hasr/özgü kılma manası ortaya çıkmaktadır ki insanların başkalarına yaptığı zulümler de dahil her zulmün, asıl kendi nefislerine zulüm olduğunu ifade eder. Tabiri caizse “kim ne yaparsa kendine yapar” tarzında bir incelik olduğundan mealde “ancak kendi nefislerine zulmederler” diye meal verilmesi daha uygundur.

5-

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟

Onları herhangi bir hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun. Şirk koşanlardan da (daha hırslı bulursun)… Her biri ister ki keşke bin yaşatılsa. Yaşatılmaları onları azabtan uzaklaştıracak değildir. Allah yaptıkları şeyleri görücüdür. (Bakara, 96)

Bu ayette “حَيَاةٍ” (hayat) kelimesinin nekra kullanılması oldukça dikkat çekici bir belagi incelik taşımaktadır. Yahudiler hakkında “Onları herhangi bir hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun…”buyrulmuştur. urada “hayat” kelimesinin marife değil nekra gelmesi, yalnızca “yaşama arzusu”nu ifade etmek için değildir. Nekralık aynı zamanda tahkir (küçümseme ve değersizleştirme) anlamı da taşımaktadır. Çünkü ayette “nasıl bir hayat olursa olsun” anlamına yakın bir vurgu bulunmaktadır. Yani:

şerefli veya aşağılık,

kaliteli veya değersiz,

anlamlı veya zillet içeren

herhangi bir yaşam biçimi fark etmeksizin, sırf yaşamak adına hayata aşırı düşkün oldukları ifade edilmektedir. Böylece nekralık, hayatın niteliğini bilinçli biçimde değersizleştirerek “en rezil ve en düşük hayat biçimine bile razı olma” anlamı meydana getirmektedir.

Eğer ayette “الحياة”/elhayat şeklinde marife kullanım olsaydı, genel anlamda “hayat” kavramı öne çıkardı. Ancak nekra kullanımı hangi türden olursa olsun sırf yaşamayı hedefleyen aşağı bir tutumu tasvir etmektedir. Bu sebeple buradaki nekralık: tahkir (değersizleştirme ve aşağılama), aynı zamanda umum (her tür hayat) ifade eder.

Onlar diğer insanları cehennemlik kendilerini cennetlik gördüğü halde, asıl doğru yolda olanların kendileri ve akıbetlerinin güzel olacağına inandıklarını söyledikleri halde dünyaya bağlılıkları, saçma sapan inanç ve şirk dinlerine inanan kişilerden bile daha yüksektir. Bu onların aslında inandıkları din ve ahirette de samimi olmadıklarını gösterir.

6-

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌۙ

İşte o zaman bir takım yüzler vardır, asık-buruşuk. (Kıyamet, 25)

تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۜ

Anlar, bel kıran bir felakete uğrayacağını (Kıyamet, 26)

Ayette geçen “وجوهٌ” (yüzler) kelimesi nekra olarak kullanılmıştır. Buradaki nekralık, belirli bir grubu tahsis etmek için gelmiştir. Çünkü kıyamet gününde bütün insanların yüzleri aynı durumda olmayacaktır. Nitekim hemen önceki ayetlerde benzer bir uslupla müminlerin yüzlerinin aydınlık ve sevinç içinde olacağı da bildirilmiştir.

Dolayısıyla burada nekra kullanımıyla kafirlerin ve azabı hak eden kimselerin yüzleri kastedilmiş; böylece ifade “bazı yüzler” anlamı kazanarak hüküm belirli bir gruba tahsis edilmiştir. Ayrıca “وجوه” kelimesinin nekra bırakılması, bu yüzlerin durumunu ilk anda kapalı bırakarak zihinde bir beklenti ve dikkat de oluşturmaktadır.

Yine devam eden ayette “فاقرةٌ” kelimesi de nekra olarak kullanılmıştır. Bu nekralık, söz konusu azabın ve felaketin mahiyetini bilinçli şekilde belirsiz bırakarak onun dehşetini büyütmektedir. Çünkü ayet belirli ve sınırları tanımlanmış bir cezadan söz etmek yerine, insanın zihninde korkunç ve ezici bir musibet hissi oluşturmaktadır.

Bu nedenle “فاقرةٌ” kelimesindeki nekralık, tehvil (dehşet verme ve korkutma) anlamının örneklerinden biridir. Yani burada yalnızca bir azabın varlığı değil; ağırlığı ve korkunçluğu tam tasvir edilemeyen büyük bir felaket hissi verilmektedir.

Yine konumuz dışında olsa da kısaca belirtmek lazım ki ayette kişiler yerine "Yüzler" kelimesinin seçilmesi de ayrı bir sanatsal ifade biçimidir. Yüz, insanın onurunu ve kimliğini temsil eder. Müminlerin yüzlerinin aksine kafirlerin yüzlerinin asılması ve buruşması gururlarının ve kibirlerinin mahşer gününde nasıl paramparça olduğunu ifade eder.

Özetle yüz, onu toplum içinde rezil veya aziz eden en temel bölgesi olduğu için, ayette mecaz-ı mürsel (cüz-parça söylenip bütünün kastedilmesi) yoluyla tüm insanı temsil etmek üzere özellikle tercih edilmiştir.

7-


الٓـرٰ۠
كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍۙ

Elif,Lam,Ra. Bir kitap ki, Hakîm ve Habîr biri tarafından ayetleri muhkem kılınmış sonra (ayrıca) iyice detaylandırılmış/tafsil edilmiştir. (Hud,1)

Ayette hem “كتابٌ” hem de “حكيمٍ خبيرٍ” ifadelerinin nekra olarak kullanılması son derece dikkat çekici belagî incelikler taşımaktadır.

İlk olarak “كتابٌ” kelimesinin nekra gelişi, sıradan bir “kitap”tan söz edilmediğini göstermektedir. Buradaki nekralık, belirsizlikten dolayı değil; tazim ve yüceltme içindir. Yani ifade adeta “öyle büyük, öyle eşsiz, öyle hayranlık verici bir kitap ki…” anlamını taşımaktadır. Nekralık burada muhatabın zihnini kitabın büyüklüğü üzerinde durmaya sevk eder. İsmi doğrudan belirginleştirmek yerine nekra bırakmak, onun mahiyetini zihinde genişletir; muhatabı “Nasıl bir kitap bu?” sorusuyla düşünmeye sevk eder.

Ardından gelen ifadelerde bu büyüklüğün sebebini açıklamaktadır. Ayetleri kusursuz biçimde muhkem kılınmış, sağlamlaştırılmış; sonra da en ince ayrıntısına kadar tafsil edilmiştir. Bu iki vasıf bir araya geldiğinde ortaya sıradan bir metnin değil, hem yapısal bütünlüğü hem de içeriksel detayları bakımından erişilmez bir kelam çıktığı anlaşılmaktadır. Nekra gelen “كتابٌ” kelimesinin zihinde açtığı hayret alanı, devamındaki bu nitelemelerle doldurulmaktadır.

Daha sonra gelen:

مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ

ifadesinde “Hakîm” ve “Habîr” kelimeleri de nekra olarak gelmiştir. İlk bakışta bu kullanım belirsizlik gibi görünse de, burada kastedilenin Allah Teâlâ olduğu açıktır. Dolayısıyla nekralık burada gerçek tahsis ve ta‘zim içeren özel bir anlatım biçimidir.

Bu kullanımda dikkat doğrudan “Allah” lafzına değil, kitabın kaynağını mümkün kılan sıfatlara yöneltilmektedir. Çünkü böyle bir kitabın varlığı, onu indirenin hangi vasıflara sahip olduğunu göstermektedir. Ayet adeta şöyle demektedir: “Bu kitabın ayetlerini böylesine sağlam kurup ardından böylesine ayrıntılı açıklayabilmek, ancak mutlak hüküm vehikmet sahibi ve her şeyi kuşatan tam bilgi sahibi bir zata mahsustur.”

Ayrıca burada ince bir tedrici keşif üslubu vardır. Önce muhatabın önüne hayranlık uyandıran bir “kitap” konulmakta; sonra onun olağanüstü yapısı anlatılmakta; ardından da bu eserin arkasındaki failin hangi vasıflara sahip olması gerektiği gösterilmektedir. Böylece okuyucu kitabın içine baktıkça müellifinin vasıflarını keşfetmeye yöneltilmektedir.

Hud Suresi’nin ikinci ayetinin başında yer alan “Allah’tan başkasına kulluk etmeyiniz diye” (أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ) ifadesi, kitabın kusursuzca sağlamlaştırılması ve en ince ayrıntısına kadar açıklanmasının yegane nihai amacının tevhid olduğunu ilan eder. Ayetlerin muazzam bir iç nizamla bir araya getirilmesi, muhatabın zihninde bu ilahi kelamın tek başına yeterli (kâfi) olduğu gerçeğini pekiştirir. Eğer bu mukaddes metin yapısal bütünlüğü ya da içeriksel detayları bakımından herhangi bir eksiklik barındırsaydı, insan mecburen başka kaynaklara veya beşeri otoritelere ihtiyaç duyacaktı.

Özetle bu ayetteki nekra ifadeler gerek kitab, gerekse de onu gönderen Allahu tealanın bilinmesine rağmen nekra sıfatlarla ifade edilmesi olağanüstü güzelilk ve derinlikte olduğu gibi devam eden ayetle ve ayetlerle bağı da üzerinde çokça tefekkür edilmesi gereken incelikler barındırmaktadır.