Nesh Meselesi: Bakara 106 Bağlamında
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
1/25/202615 min read
Nesh Meselesi: Bakara 106 Bağlamında
Bu yazıda, Kur’an’da “nesih” kavramının kelimenin etimolojik yapısı, Kur’an’daki kullanım alanları ve ilgili ayetlerin bağlamsal bütünlüğü dikkate alındığında, söz konusu kavramın ilahi vahyin tarihi süreçte bazı bilgilerin silinmesi ve unutturulmasının ardından Kur’an ile yeniden ihya edilmesiyle ilişkili olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.
Bu çerçevede, Kuran’ın kendi içindeki bazı hükümlerin yine Kur’an tarafından geçersiz kılındığı yönündeki yaygın anlayışın isabetsizliği ortaya konulacağı gibi, nesih kavramını yalnızca önceki vahiylerde yer alan bazı hükümlerin Kur’an’daki hükümler ile değiştirilmesi şeklindeki yaklaşımların da ayetin ifade ettiği şeyden uzak olduğu ifade edilecektir. Yani yahudilere cezai amaçlı verilen bazı hükümlerin sonradan değiştirilmesi meselesi doğru olsa da ayette ifade edilen şey doğrudan veya sadece bununla alakalı değildir. Her ne kadar bu görüş kısmen doğruyu söylese de, nesh meselesi kapsamında halen yaygın hataya ve tuzağa düşerek verilen tepkisel bir düşüncedir. Ayetin ne dediğine odaklanmak yerine yaygın hata üzerinden düşünerek geliştirilmiş bir tavırdır. Konumuzun odağındaki Bakara 106 bir hükmün değiştirilmesini doğrudan söz etmemektedir.
Bunun yanında, yukarıdaki kısmi hatanın devamı ama çok kötü bir devam yolu olarak, konuyu elde bulunan muharref Tevrat ve İncil’in olduğu gibi kabulü anlamında bir tasdikine dair ek delil olarak sunan bazı modern yaklaşımların, ayette ifade edilen anlamı ters yüz ettiği hususuna da değinilecektir.
Öncelikle konunun daha sağlıklı biçimde anlaşılabilmesi için, “nesih” kelimesinin sözlük anlamları ile Kur’an’daki kullanımları arasındaki ilişkinin açık ve sistematik biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Zira konuya ilişkin çalışmalarda, kelimenin anlam dünyası yeterince berraklaştırılmadan doğrudan sözlükten alınan manalar üzerinden konu ele alınmakta, sonra da terim haline gelen bir hükmün ilgası ve değiştirilmesi gibi sonuçlara gidildiği görülmektedir. Bu çalışmada, sözlüklerde yer alan farklı anlamlar arasında nasıl bir kök anlam ortaklığı bulunduğu bağlamsal bir inceleme yoluyla ortaya konulacak, ardından konunun odağında yer alan Bakara 106. ayeti bağlamında meseleye açıklık getirilecektir.
Nesh Kelimesi sözlük Anlamı:
Arapça n-s-h (نسخ) kökü, klasik sözlüklerde birden fazla temel anlam alanı etrafında tanımlanmaktadır. Bu kök, bir yandan “bir şeyi gidermek, ortadan kaldırmak, izale etmek” anlamlarıyla açıklanırken, diğer yandan “bir metni başka bir yere aktarmak, yazmak, kopyasını çıkarmak, istinsah etmek” manalarında da kullanılmaktadır. Nitekim nüsha kelimesi, Türkçede de sözlük anlamlarından birine paralel biçimde, bir metnin veya belgenin kopyası ya da çoğaltılmış örneği anlamında kullanılmaktadır.
Sözlükteki hükmün kaldırılması, ilgası veya değiştirilmesi şeklinde fıkhi ıstılahi anlam ile ilgilenmiyoruz zira bu sonradan üretilmiş gerçek dışı bir anlamdır. Yazımızdaki temel mesele zaten bu sonradan üretilmiş ve sözlüklere girmiş anlamın Kuran dışı olduğunu göstermektir.
Nesh Kelimesinin Kuran’da Kullanımı:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
Biz senden önce de resul ve nebi (ler) gönderdiklerimiz mutlaka (bir şey) arzu ettiği zaman şeytan onun arzusu hakkında (bir şey/vesvese) atmıştır. Fakat Allah şeytanın attığı şeyi siler/giderir ve ayetlerini muhkem hale getirir. Allah her şeyi bilir hüküm ve hikmet sahibidir. (Hac,52)
Bu ayet, tefsir ve siyer literatüründe çoğunlukla “garanik hadisesi” olarak bilinen rivayetleri temel alarak açıklanmıştır. Söz konusu rivayetlerin sahihliği ile ilgili bir kanaat beyan etmiyoruz. Görebildiğimiz kadarıyla, ayet metninde rivayet edilen olaya dair açık ya da dolaylı bir gönderme bulunmamaktadır. Aksine ayet, belirli bir tarihsel hadiseden ziyade risalet görevinin mahiyetiyle ilgili genel bir ilkeye işaret eden kapsayıcı bir üslup taşımaktadır. Dolayısıyla burada anlatılan şey, mutlaka fiilen vuku bulmuş somut ve meşhur bir olay olmak zorunda değildir.
Ayet, resullerin gayrimeşru, hatalı veya yanlış bir temenni ve arzuda bulunduklarına dair herhangi bir ifade içermemektedir. Buna rağmen bazı tefsir ve meallerde, “şeytanın ilka ettiği şeyin, resullerin temennisinin içine karıştırıldığı” şeklinde bir anlamlandırmaya gidildiği görülmektedir ki bu, lafız ve dil yapısı bakımından isabetli değildir. Zira ayette geçen ifade “temennisi içine” değil, “temennisi hakkında” (fi umniyyatihi) anlaşılması gerekir. Bu fark, anlam bakımından belirleyicidir.
Bunun yanı sıra ayette, şeytanın ilka ettiği şeyin kime yöneldiği hususu bu ayette bilinçli olarak belirtilmemiştir. Buna rağmen, bu ilkanın doğrudan resulün kalbine, sözlerine veya tebliğine eklenen bir unsur gibi tefsir edilmesi, söz konusu soruyu daha baştan işlevsiz hale getirmektedir. Oysa bir sonraki ayette, şeytanın ilkasının resulün kendisinde değil kafir muhatapların, kalplerinde hastalık bulunanlar ve zalimlerde makes bulduğu açıkça ifade edilmektedir.
Çalışmamız doğrudan bu ayetin kapsamlı bir tefsirini amaçlamadığı için burada özetle şu hususu vurgulamakla yetineceğiz: Resullerin görevleri süresince taşıdıkları ortak temenni, insanların ilahi davete icabet etmeleri arzusudur. Resuller bunu arzu etmektedir. Şeytanın ilka ettiği şey ise, bu temenni üzerinden, resullerin sözlerinden veya tebliğ ettikleri ayetlerden hareketle, özellikle zalim ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin kendi lehlerine sonuçlar üretme çabalarına katkıdır. Bu kişiler, resullerin söylemediği yahut ayetlerin kastetmediği anlamları, sanki ilahi mesaj kendilerini doğruluyormuş, kendilerini haklı çıkarıyormuş gibi sunma eğilimine girerler.
Ne var ki Allah, bu tür beklenti ve yanlış kanaatleri izale eder, ayetlerini tahkim ederek onları eğip bükülemeyecek bir netliğe kavuşturur. Böylece inkarcılar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, sapkın inançları için ilahi metinden malzeme devşiremez hale gelirler. Bu durum, müteşabih ayetler için geçerlidir. Zira Allah, kötü niyetli yorumlara açık gibi görünen bu ayetleri dahi zaman içinde muhkemleştirerek, kastedilmeyen anlamları dışlayacak bir açıklık, netlik düzeyine ulaştırır. Süreç, nihayetinde şu noktaya varır: Tevhid, tevhid olarak; şirk, şirk olarak belirginleşir. İslam ile cahiliye arasında bir uzlaşma mümkün olmaz; inanç ve pratik düzeyinde bir sentez üretilemez ve yorum yoluyla bu iki alan birbirine yaklaştırılamaz.
Bu durum, belirli bir tarihsel kesite özgü istisnai bir hadise değil, aksine, her dönemde ilahi tebliğle karşı karşıya kalan muarızların başvurduğu bir manipülasyon tekniğidir. Tebliğcinin sözlerini, kendi sapkın inançlarını doğrular şekilde yeniden üretmek, anlamı çarpıtmak ve sözü asli maksadından uzaklaştırmak, küfrün evrensel söylem stratejilerinden biridir. Bu strateji, doğrudan inkar veya reddiye yerine ilahi mesajı içeriden aşındırmayı ve meşruiyetini bozmayı hedefler.
Bu çerçevede ayetin vurgusu, resulün tebliğinin güvenilirliğine değil, muhatapların niyetlerine ve anlamı nasıl kendi amaçlarına araçsallaştırdıklarına yöneliktir. Allah’ın şeytanın ilkasını izale etmesi ve ayetlerini muhkem kılması, tam da bu tür çarpıtma girişimlerinin kalıcı olamayacağını, ilahi mesajın nihai olarak berraklaştığını ifade etmektedir.
Nesih konusuna yeniden dönüldüğünde, söz konusu ayette Allah’ın şeytanın uydurma ve vesvese mahiyetindeki telkinlerini sildiği, ortadan kaldırdığı ve tamamen etkisiz hale getirdiği açıkça ifade edilmektedir. Dahası, bu izalenin/ silmenin ardından ayetlerin, yalnızca müminler için değil, zalimler ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler açısından dahi artık herhangi bir gayri meşru iddiaya kapı aralamayacak biçimde sağlamlaştırıldığı beyan edilmektedir. Bu bağlamda ayette geçen nesih fiilinin burada açık biçimde “silmek”, “izini gidermek”, “yok etmek” ve “izale etmek” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu kullanım, sözlüklerde yer alan anlam alanlarından özellikle “bir şeyi ortadan kaldırmak ve etkisini sona erdirmek” manasının, Kuran’daki bağlamsal karşılığını doğruladığını göstermektedir.
هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
İşte bu sizin kitabınız. Size hakkı ifade edecek. Şüphesiz biz yapmakta olduklarınızı kayıt altına alıyorduk/yazıyorduk. (Casiye, 29)
Bu ayetin bağlamı da dikkat alındığında nesh kökünden istinsah fiilinin kaydetmek, yazıya dökmek olduğu sözlükteki izale etme, yok etme gibi manalara gelemeyeceği açıktır.
Hac 52 ve Casiye 29 ayetleri nesh kelimesi hakkında verilen sözlük manalarının doğru olduğunu gösteriyor. Kelimenin “kopyalamak” anlamı ise, bir bilginin yazıya geçirilmesi ve kayda alınmasının tabiatı gereği onun nüsha haline getirilmesiyle doğrudan irtibatlıdır. Bu sebeple sözlüklerde yer alan anlamlar arasında herhangi bir hata, çelişki veya tutarsızlıktan söz etmek mümkün görünmemektedir. Elbette sözlüklere de sirayet etmiş ıstılahı veya fıkhi terimsel anlamı (bir hükmü değiştirmek, kaldırmak veya ilga etmek) kastetmediğimizi yineleyelim.
Bununla birlikte biri “silme ve izale”, diğeri “kaydetme ve çoğaltma” olmak üzere birbirine zıt gibi görünen bu iki anlamın aynı kökte buluşması meselesi, yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. Hatta bu konuda kitap hacminde yazılar yazan kişiler tarafından bile sözlük anlamları genel kültür olsun diye verildikten sonra sanki gerçekmiş gibi terimsel veya fıkhi mana üzerinden ayet anlaşılmaya çalışılmıştır. Ancak bizim ulaşabildiğimiz kaynaklar da kimse nasıl birbirinden bu denli farklı iki anlam aynı kelimede buluşabilmektedir diye araştırmamıştır. Oysa bu durum, kelimenin anlam alanının yüzeysel bir karşıtlıktan ibaret olmadığını, aksine belirli bir ortak ilke, kök mana etrafında şekillendiğini düşündürmektedir.
وَلَمَّا سَكَتَ عَنْ مُوسَى الْغَضَبُ اَخَذَ الْاَلْوَاحَۚ وَف۪ي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ
Musa’nın öfkesi dinince, levhaları (bıraktığı yerden aldı). Onun nüshasında, Rablerinden korkanlar kimseler için hidayet ve rahmet vardı. (Araf, 154)
Bu ayetin çevirisinde meallerin belirgin bir zorlanma yaşadığı görülmektedir. Zira “levhaların nüshası” ifadesi, alışılmış yazı ve metin tasavvuru içinde kolayca karşılık bulmamaktadır. Nitekim bazı çeviriler bu ifadeyi “yazısı” şeklinde aktarmayı tercih etmiş olsa da, bu durumda neden ketebe kökünün değil de nesh kökünün kullanıldığı sorusu cevapsız kalmaktadır.
Bu noktada nesh kelimesinin tarihsel ve maddi bağlamı dikkate alındığında, kelimenin asli kullanımının mürekkeple yazıdan ziyade taş, kil veya benzeri sert yüzeyler üzerine kazıma yoluyla iz oluşturma pratiğiyle irtibatlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür yüzeylerde yazı, harflerin doğrudan eklenmesiyle değil, aksine fazlalıkların kazınarak giderilmesi ve böylece işaretlerin ortaya çıkarılmasıyla meydana gelmektedir. Dolayısıyla levhaların “nüshası” onların üzerinde yer alan kazınmış izlere, yani yazıya işaret etmektedir.
Bu durum aynı fiilin, bağlama göre iki farklı sonucu ifade edebilmesini de açıklamaktadır: Bir yüzey üzerindeki izi yok etmek de, bir yüzey üzerinde iz meydana getirmek de aynı kazıma fiiliyle gerçekleşmektedir. Fiil değişmemekte, ancak uygulandığı zemin ve amaç farklılaştıkça anlam yön değiştirmektedir. Böylece nesh kökünün hem “izale etmek, silmek” hem de “yazıya geçirmek, nüsha haline getirmek” gibi birbirine zıt görünen anlamları bünyesinde barındırması, dilsel bir çelişkiden ziyade maddi yazı pratiğine dayalı anlam genişlemesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Biz ayet türünden neyi nesheder/siler/giderirsek veya unutturursak onun daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Allah'ın her şey üzerinde Kadir olduğunu bilmez misin. (Bakara, 186)
Çalışmamızın odağında yer alan bu ayete gelince kadar, konuya girmeden önce yapılan uzun bağlamsal açıklamalar yaptığımızın farkındayız. Ancak bu hazırlık, ayette geçen nesh kavramının nasıl anlaşılması gerektiğine dair yerleşik kabullerin sorgulanması bakımından zorunluydu. Zira herhangi bir ayetin “neshedilmesi” denildiğinde, Kur’an’da bir hükmün kaldırılması veya hükümsüz kılınması şeklinde bir tablonun zihinde belirmesi, kelimenin sözlük anlamları dikkate alındığında dahi isabetli görünmemektedir.
Bu nedenle, Kur’an’ın kendi içinde neshin mümkün olmadığına dair ileri sürülen delillerle veya belirli ayetlerin diğerleri tarafından yürürlükten kaldırıldığı iddialarıyla burada ayrıca meşgul olunmayacaktır. Nesh savunucularının, bir ayetin hükmünün başka bir ayetle kaldırıldığını ileri sürerken dayandıkları örneklerin —farz edelim ki böyle bir durum söz konusu olsun— Bakara 106. ayetin ifade ettiği anlam alanıyla bile bir irtibatı bulunmamaktadır.
Bu polemiklerden bağımsız olarak asıl cevaplanması gereken soru, ayetin neyi anlattığıdır. Ayette özellikle “min ayetin” ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Bu ifade, “ayet türünden her ne olursa” şeklinde genel bir kapsama işaret etmektedir. Burada kastedilenin Allah’a ait ayetler olduğu açıktır, ancak bu ayetleri yalnızca ahkam hükümleriyle sınırlandırmak zaten , metnin dilsel ve bağlamsal yapısını gereksiz yere daraltmak anlamına geleceği gibi, bu ayette sözü edilen şey ahkam olsa bile değiştirilmesi ve ilga edilmesinden bahsetmek mümkün değildir.
Bu ayette nesh kelimesinin “yazmak, kaydetmek veya kopyalamak” gibi anlamlara gelmesi mümkün görünmemektedir. Buna rağmen, şart edatları olan ma/men/mehma gibi edatların şart fiilinin faili olabileceği gibi, cümlenin kuruluşuna ve bağlamına bağlı olarak mefulü/nesnesi de olabileceğini bilmeyen, bu temel gramer bilgisinden dahi yoksun olan, metni kendi hevasına göre noktalayıp harekeleyerek “yeni Kur’an” yazmaya yönelen bazı modern yorumcular, bu yönde iddialar ileri sürmüşlerdir. Ancak ayetin dilsel yapısı ve cümle örgüsü bu tür yorumları açık biçimde dışlamaktadır.
Özellikle şart cümlesinde nesh fiilinin hemen ardından “ev nunsi-ha” (ya da unutturursak) ifadesinin gelmesi ve her iki fiilin de tek bir şart cevabına bağlanarak “daha hayırlısını veya benzerini getiririz” sonucuyla ilişkilendirilmesi, neshin burada yazma, kaydetme veya çoğaltma anlamında kullanılmasını imkansız kılmaktadır. Zira “unutturmak” fiiliyle birlikte düşünüldüğünde bağlamın, bilginin kayıt altına alınması değil, bilakis dolaşımdan kaldırılması ve yerine yeni bir ilahi bildirimin ikame edilmesi yönünde olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Ayet bu noktada, Ehl-i Kitab’ın tarihsel süreç içerisinde kendilerine verilen ilahi bilgiyi kaybetmesi, tahrif etmesi, silmesi veya unutmasıyla doğrudan irtibatlı bir bağlama sahiptir. Allah, tarih boyunca indirdiği ayetlerde yer alan hakikatleri bozan, izini ortadan kaldıran, değiştiren yahut zamanla unutan topluluklara karşı, bu ayetleri daha hayırlısı veya benzeriyle yeniden ikame etmiştir. Dolayısıyla ayette ifade edilen durum, yalnızca Kur’an vahyine özgü istisnai bir olgu olmayıp, ilahi hitabın tarihsel tecrübesi boyunca tekrar eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu noktada ilk bakışta problemli görünen husus, ayette fiillerin failinin doğrudan Allah olarak zikredilmesidir. Zira “ayetleri silmek” veya “unutturmak” fiillerinin Allah’a nispet edilmesi, yüzeysel bir okumada ilahi iradenin saptırma veya yanıltma ile ilişkilendirilmesi gibi yanlış bir sonuca kapı aralayabilmektedir. Oysa Kur’an’ın genel üslubu dikkate alındığında, Allah’ın tarihsel süreçte insanların kendi fiilleriyle ortaya çıkan sonuçları, ilahi irade ve sünnet çerçevesinde kendisine nispet etmesi son derece bilinen bir anlatım tarzıdır. Başka bir ifadeyle, insanların günahları, ihanetleri ve tahrif edici tutumları sebebiyle meydana gelen bir vakıa, “dileseydik engel olurduk” anlamını da içerecek şekilde Allah’a izafe edilmektedir.
Nitekim aslında bu konuyla yakından alakalı olan şu ayette de ifade edilen bu uslubun ve konunun da bir başka şekilde ifadesidir.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Kendileri Allah’ı unutan, O’nun da onlara kendilerini/nefislerini/kimliklerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasıkların ta kendisidir. (Haşr,19)
Bu ayette de bahsi geçenler yine ehli kitap ve onların kendi nefislerini unutturan fail Allah olarak zikredilmiş çünkü onlar daha önce Allah’ı unutmuşlar yani dikkate almamışlardır. Ehli Kitap dinin hakikatlerini, mensup oldukları yeri unutmuş, dinin geldiği o saf ve temiz kaynak öylesine kirli hale gelmiştir ki kendi kendilerini unutmuşlardır. Mensup oldukları İslam ve Müslüman kimlikleri tanınmaz hale, hatırlanamaz hale gelmiştir.
Bu bağlamda ayette ifade edilen “silme” ve “unutturma”, ilahi mesajın insanlar tarafından bozulması, işlevsiz hale getirilmesi ve zamanla kaybedilmesi sürecinin Allah tarafından takdir edilmiş tarihsel sonucu olarak okunmalıdır. Allah, insanların kendi iradeleriyle hakikati tahrip etmeleri karşısında, bu tahrif edilmiş, silinmiş ve unutulmuş içeriği, Kuran yani ez-Zikir ile tekrar hatırlatarak korumuş (Hicr 9) benzeri veya daha hayırlısıyla ikame etmiştir.
Bu çerçeve göz ardı edildiğinde, özellikle kendilerini “tasdik” söylemi üzerinden konumlandıran bazı modern yaklaşımlar ciddi bir mantık hatasına düşmektedir. Bu çevreler, Kur’an’ın, tahrif edilmiş mevcut Tevrat ve İncil’deki farklılıkları “neshedilmiş hükümler” üzerinden açıklamaya çalışmaktadır. Oysa ayetin açık ifadesine göre Allah, bazı ilahi bilgileri (ayetleri/hakikatleri) silmiş ve unutturmuştur. Eğer bu bilgiler bugün hala Ehl-i Kitab’ın elindeki metinlerde aynen mevcut olsaydı, bunların “unutturulmuş” veya “silinmiş” olduğundan söz etmek mümkün olmazdı.
Dolayısıyla, hangi hakikatlerin ortadan kaldırıldığını veya unutulduğunu tespit etmenin yolu, mevcut muharref metinlere bakarak değil; bilakis Kur’an’ın kendisine müracaat ederek olur. Aksi takdirde, Allah’ın “sildik” ve “unutturduğumuz” dediği şeylerin halen Kuran dışında birilerinin elinde olduğunu iddia etmek, ayetin kendi mantığını tersine çeviren bir sonuç ortaya çıkarır.
Allah’ın ayetlerinin korunmuş olduğu hususunda herhangi bir tereddüt yoktur; ancak bu koruma, ez-Zikr olarak nitelenen Kur’an ile gerçekleşmiştir. Kur’an’da yer alan bazı haberlerin veya hükümlerin, bugün mevcut muharref Tevrat ve İncil’de farklı biçimlerde yer alması, bu bilgilerin Kur’an tarafından “neshedildiği” değil, bilakis gerçek dışı olduklarının beyan edildiği anlamına gelmektedir. Zira Kur’an’ın söylemediği veya açıkça farklı bir içerik sunduğu hususlarda, önceki metinlerde yer alan ifadelerin terk edilmiş ilahi haber ve hükümler olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bunlar hangisinin ilahi hakikatin devamı hangisi tahrifin ürünüdür ancak bunu Kuran bize bildirdiyse bilelebiliriz.
Ayette ifade edildiği üzere Allah, sildiği ve unutturduğu ilahi bilgilerin yerine, bunların benzerini yahut daha hayırlısını getirmiştir. Bu durumda, “sildik” ve “unutturduğumuz” denilen hususların halen Ehl-i Kitab’ın elindeki metinlerde aynen bulunması iddiası ayetin lafzıyla açık bir çelişki oluşturmaktadır.
Böyle bir kabul, dolaylı olarak Allah’ın açıkça bildirdiği bir fiilin fiilen gerçekleşmesini imkansız hale getirmektedir ki, bu durum hem mantıki hem de itikadi açıdan kabul edilebilir değildir. Zira Allah “sildik” veya “unutturduğumuz” derken, buna rağmen bazı yorumcuların ısrarla Ehl-i Kitab’ın bugün halen okuyup dolaşımda tuttuğu metinleri işaret ederek “işte burada var, Allah bunu neshetmiştir” demeleri, ayetin anlamını bütünüyle tersine çevirmektedir. Eğer silinmiş veya unutturulmuş olduğu bildirilen şeyler halen eksiksiz biçimde mevcutsa, bu durumda ya ayetin beyanı anlamsız hale gelmekte ya da —haşa— ilahi fiilin sonuçsuz kaldığı gibi bir iddia ortaya çıkmaktadır.
Kur’an bağlamında söz konusu olan yalnızca ahkam hükümleri değildir; ibadetler, hükümler, kıssalar, tarihsel haberler, ahiret ve gayba ilişkin pek çok hakikat de tarih boyunca yok edilmiş, bozulmuş, değiştirilmiş, izleri kaybettirilmiş yahut tamamen unutulmuştur. Kur’an ise bu kaybolan veya tahrife uğrayan hakikatleri, asıllarına uygun biçimde, kaybedilmiş ve unutulmadan önceki hallerine benzer şekilde veya daha iyi, açıklayıcı bir şekilde yeniden hatırlatmakta ve ikame etmektedir.
Nasih–mensuh tartışmaları bağlamında geleneğin delil olarak sıklıkla başvurduğu ayetlerden biri de Nahl 101. ayettir. Bu ayette, "bir ayetin yerine başka bir ayetin değiştirilmesi/bedel yapılmasından" söz edilmektedir. Klasik yorumlarda bu ifade çoğunlukla, Kur’an’ın tedrici nüzul süreci içerisinde ayetlerin kronolojik veya iniş sırasına göre değil, Allah’ın belirlediği ilahi tertip doğrultusunda konumlandırılması şeklinde anlaşılmıştır.
Ancak kanaatimizce ayetin işaret ettiği anlam bu çerçeveyle tam olarak akalalı değildir. Her ne kadar ayetin doğrudan muhatapları Mekkeli müşrikler gibi görünse de, burada esasen Kur’an’daki bazı hakikatlerin Ehl-i Kitab’ın elinde bulunan kimi ilahi bilgilerle örtüşmesi meselesine de gönderme yapılmaktadır. Bu durum, Kur’an’ın önceki vahiylerde yer alan bütün içeriğin silindiğini veya tamamen unutturulduğunu iddia etmediğini göstermektedir. Nitekim tasdikin konusu olan bazı temel hakikatler oralarda da mevcuttur.
Bununla birlikte Kur’an, önceki vahiylerde yer alan bir hakikati veya ayeti, olduğu gibi ve lafzen aktarılmış biçimde tekrar etmemiştir. Aksine bu hakikatleri Arapça bir dil, kendine özgü bir hitap tarzı ve yeni bir bağlam içerisinde yeniden ifade etmiş; başka bir deyişle onları tebdil etmiştir. Bu itibarla Nahl 101’de söz konusu edilen “değiştirme”, ilahi hakikatin iptali değil, muhatap kitlesi ve tarihsel bağlamı değişmiş yeni bir vahiy ortamında aynı hakikatin farklı bir dil ve üslupla yeniden sunulmasıdır. Nitekim hemen ardından gelen Nahl 102. ayette Kur’an’ın Ruhü’l-Kudüs tarafından indirildiği özellikle vurgulanmakta (önceki vahiylerdeki gibi), 103. ayette ise müşriklerin, Muhammed (as)’ın bu bilgileri ana dili Arapça olmayan Ehl-i Kitap mensuplarından öğrendiği yönündeki ithamları gündeme getirilerek bu iddialar açıkça reddedilmektedir.
Sonuç olarak, Kur’an bağlamında nesih, bir ilahi hükmün başka bir hükümle iptal edilmesi anlamında işleyen içsel bir mekanizma olmadığı gibi sadece önceki vahiylerle sonraki vahiyler arasındaki bazı hükümlerin değiştirilmesi veya ilgası şeklinde de değildir. Zaten Kur'an içinde böyle bir ilişki Allah’ın hikmetiyle de, Kuran’ın çelişkisiz olma ilkesine de aykırıdır. Bilakis ilahi hitabın tarihsel serüveni boyunca insanların kendi fiilleriyle silip bozdukları, unuttukları yahut işlevsiz hale getirdikleri hakikatlerin, vahiy yoluyla yeniden ihya edilmesini ifade eden kapsamlı bir kavramdır.
Nesh kelimesinin Kur’an’daki kullanımları, bu kavramın kimi zaman izale etmeyi, kimi zaman da kayda almayı ifade etmesi dilsel bir çelişki değil, maddi yazı pratiğine dayalı kök anlamın bağlama göre farklı yönlerde tezahür etmesinin doğal sonucu olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede Bakara 106. ayet, Kur’an’ın kendi hükümlerinin birbirini hükümsüz kılması şeklinde değildir. Yine bu iddiaya tepki olarak geliştirilen kısmen doğru bile olsa ayetin asıl maksadından uzak veya daraltıcı olarak "önceki vahiydeki hükümlerden bazılarını değiştiren" şeklinde açıklayan görüş de bu ayet bağlamında tam olarak doğru değildir.
Bize göre isabetli olan; önceki vahiylerde yer alan ancak tarihsel süreçte tahrif edilen, kaybolan veya unutturulan ilahi bilgilerin/haberlerin/hükümlerin/hikmetlerin daha iyisiyle veya benzeriyle Kur’an ile yeniden ihya edilmesi şeklinde anlaşılması gerektiğidir.
En doğrusunu Rabbimiz bilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
