Nusuk ve Mensek Kavramı

ahmetsogutcu@gmail.com

AHMET SÖĞÜTÇÜ

Ahmet Söğütçü

3/31/20268 min read

Nusuk/Mensek Kavramı

Kuran’da geçen nusuk ve mensek kelimeleri, çoğu zaman kurban veya hac bağlamında dar anlamıyla ele alınsa da, Kur’an bütünlüğü dikkate alındığında bu kavramların belirli bir zaman, mekan ve biçime bağlı yapılandırılmış ibadet düzenini ifade ettiği görülür.

Nusuk N-S-K kökünde mastar olup ibadet etme manasına gelmektedir. Esasında ibadet kelimesi de Arapçada "abd" kelime kökeninden gelmekte olup ibadetin asli manası veya Türkçede daha doğru karşılığı "kulluk" tur. Zira kulluk sadece belirli ritüelleri belli zaman veya mekanlarda yapmak değil itaatin kaynağına boyun eğmenin ifadesidir. Biz nsk ibadet etme manasındadır derken, Arapların kullanımında da kısmen hatalı, daha sonra Türkçeye geçmiş haliyle de hatalı ve dar anlamına sıkıştırılan "ibadet" kelimesini kastetmekteyiz.

Mensek kelimesi Arapça vezin olarak ismi zaman-ismi mekan-mimli mastar kalıbındadır. Bu da "nusuk" eylemlerinin belli bir zaman, mekan veya şekillerle kayıtlı olmasını ifade ettiğini göstermektedir. Mensek kelimesi de bu veznin verdiği özellikler sebebiyle, ibadet kelimesinin hakiki anlamını kısmen gözardı ederek, "ibadet yolları, ibadet biçimleri" anlamına gelir.

Elbette ibadetin dilde bu daraltılmış anlamı sebebiyle, nusuk ifade eden fiillerin veya başka bir deyişle ritüllerin ibadet olmadığını ifade etmiyoruz. Elbette her nusuk da ibadet/kulluktur ancak kulluk bundan ibaret değildir.

Bazı insanlar, ritüelleri yani belli bir zaman ve mekana bağlı, belirli şekillerde yapılan ibadetleri küçümser ve bunların amaçlarına, maksadına ritüeller olmadan da ulaşmanın mümkün olduğunu iddia eder. Oysa her türlü ritüel, hem insan psikolojisinin düzenlenmesi hem de sosyal hayatın tanzimi açısından son derece önemlidir. Ritüeller, bireyin bilincini odaklar, toplumsal disiplin ve ortak bilinç yaratır, pratik hayatın inşasında kalıcı etkiler bırakır.

Buna benzer bir örnek, askerlik pratiğinde görülür. Sürekli yapılan ictima, uygun adım marş, ip gibi dizilme, silah hareketleri, astın üste selam verme zorunluluğu, üniformalar ve rütbe sembolleri gibi unsurlar, askerlik bilincinin olmazsa olmazıdır. Her komutan bilir ki, sadece bu ritüellerle savaş kazanılmaz, askeri başarı yalnızca bu sayılanları mükemmel biçimde yapmakla elde edilemez. Ancak güçlü ve disiplinli bir ordu oluşturmanın tarih boyunca vazgeçilmez unsurlarıdır ve bu ritüellerin varlığı olmazsa olmazdır. Bunların olmadığı yerde ordu nizamı bozulur, disiplin ve emir-komuta çürür, kaos ve keşmekeş başlar ve nihayet savaşta başarı için gerekli maksatlara da ulaşılamaz.

Aynı şekilde nusuku ifade eden ibadetler de, manevi disiplinin ve toplumsal düzenin temeli olur, bireyin Allah’a bağlılığını somutlaştırır, ruhsal olarak insanları diri tutar ve nesiller boyu sürecek bir teslimiyet bilincinin aktarılmasını sağlar.

لِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً هُمْ نَاسِكُوهُ فَلَا يُنَازِعُنَّكَ فِي الْاَمْرِ وَادْعُ اِلٰى رَبِّكَۜ اِنَّكَ لَعَلٰى هُدًى مُسْتَق۪يمٍ

Her ümmet için, onların uygulayıcısı olduğu bir mensek/ibadet tarzı belirledik. O halde seninle bu iş/din hakkında çekişmesinler, sen Rabbine çağır. Şüphesiz sen kesinlikle dosdoğru bir yol üzeresin. (Hac, 67)

Hac 67’de yer alan “Her ümmet için uygulayıcı oldukları bir mensek/ibadet tarzı belirledik” ifadesi, vahye mensup ümmetlerin tarihi seyri içinde ibadet yöntemlerinde farklılıklar olduğunu ifade eder. Bu bağlamda mensek, dini ilkeleri ifade etmez, aynı ilke ve dini değerler altında icra edilen ve ümmet kimliğiyle özdeşleşen ritüel düzeni anlamına gelir.

Ayetin devamında gelen “bu konuda/bu işte hakkında/din hususunda seninle çekişmesinler” uyarısı ise, ritüel farklılıklar üzerinden polemik konusu yapılmaması gerektiğine işaret eder. Bu durum, ilahi dinin özünde birlik bulunduğunu, ancak bu özün tarihsel ve toplumsal bağlamlarda farklı ibadet formlarıyla tezahür edebileceğini göstermektedir. (Tıpkı bazı aynı ilkelere dayalı bazı hükümlerde olduğu gibi- "Şeriat, Şir'a ve Minhac: Aynı Anayasal Düzenin Farklı Boyutları" isimli makaleye bakınız.)

Dolayısıyla Kuran’ın ortaya koyduğu çerçevede, ritüellerin doğruluğu ya da yanlışlığı biçimsel farklılık üzerinden değerlendirilmemelidir. Temel ilkelere uygunluk üzerinden değerlendirilmelidir. Tevhid, Allah’a yöneliş ve ahlaki bütünlük korunuyorsa, ibadet formları arasındaki farklılıklar mümkündür ancak elbette bu farklılıklar Allah’ın belirleyiciliği ile meydana gelmiş farklılıklar olarak görülmelidir.

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكاً لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلٰى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَه۪يمَةِ الْاَنْعَامِۜ فَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَلَـهُٓ اَسْلِمُواۜ وَبَشِّرِ الْمُخْبِت۪ينَۙ

Her ümmet için bir mensek/ibadet tarzı belirledik ki behimetül enamdan (koyun, keçi, sığır ve deve) kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerinde Allah’ın adını ansınlar. İşte ilahınız tek bir ilahtır. O halde sadece ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele! (Hac, 34)

Ayette “behimetul enam” izafet terkibini doğrudan çevirmedik zira bu konuda yeterince net bir anlayış meal ve tefsirlerde sunulmamıştır. Çünkü genel kabul "enam" davar cinsinden hayvanlara deniyor. Peki o halde behime nedir diye sorulduğunda, ona da hayvan veya dört ayaklı kara hayvanlarına denir, deniliyor ki bu durum isim tamlaması veya izafeti gereksiz bir terkibe dönüşmesine anlamına gelir. Halbuki isim tamlamasında maksat bir daireyi/jkümeyi daraltmak olmalıdır. Örneğin "İnsanların konuşanları" veya "insanların iki ayaklıları" gibi izafetler boştur zira zaten insan konuşan ve iki ayaklı varlıktır. Dolayısıyla bu noktayı konumuz dışında olduğu için, şimdilik değinilip geçilecek ve ayrıca bir çalışma yapılacaktır. Ayette "behimetül enam" ile kastedilenin keçi, koyun, sığır ve deveyi ifade etmesi yönüyle sadece belirtelim.

Ayette her ümmet için bir mensek tayin edildiği belirtildikten sonra doğrudan “kurban” ibadetine dönük ifadelerin geçmesi, mensek kelimesinin doğrudan kurban anlamına gelmesi sebebiyle değildir. Kurban ibadetinde şekil, zaman ve mekan gibi özellikleri mensek yani ritüel karakterine haizdir ki Kuran burada geneli ifade edip özeli (zikri küll iradei cüz) kastetmesi durumu vardır (Benzer durum Bakara, 196’da da nusuk kelimesi, mastar olarak bu anlamda kurban kastedilerek kullanılmıştır.)

Sözlükte kurban manasında olması kelimenin asli manasının bu olduğu için değil, zaman - mekan, şart gibi farklılıklara rağmen bunlarla kayıtlı bir ibadet tarzı olarak tarih boyunca kurban ibadetinin de tüm ümmetlerde ortak bir ibadet olarak bulunması sebebiyledir. Nitekim 37. Ayette onların ne kanları ne de etleri Allah’a ulaşmaz ancak takvanız ulaşır denilecektir. Bu ibadetin Allah’ın isimlerinin hatırlanması, O’nun verdiği nimetlerle şükredilmesi, bu hayvanları insanların hizmetine sokan Rabbimize karşı duyarlılığımız ve bu ibadetle nimetlerin paylaşımı gibi ilkelerin gözetilmesidir.

Allah’ın rızık olarak verdiği bu hayvanların üzerinde Allah’ın isminin anılması sadece dille Allah’ın adının anılması değil, bu hayvanları da bizi de yaratan Allah’ın bilincinde olunması, bu nimetleri verenin ve bizim emrimize amade kılanın Allah olduğunun unutulmaması ve nimetlerin paylaşılmasıdır. Nitekim Hac 34 devamında “ilahınız tek bir ilahtır” vurgusu başka hiçbir şeyi O’na ortak koşulmamasını ifade eder.

Ayetin sonunda “muhbitin” alçak gönüllü olanların müjdelenmesi ile de Rabbimizin büyüklüğü ve yüceliğine tanık olan kişilerin nimetlerin değerini bilerek alçak gönüllülükle ve şükürle hareket etmeleri, sadece Allah’a boyun eğmelerini ve O’nun emirlerine tabi olmalarını sağlar.

Böylece bu kişiler, hem Allah’ın rızasına uygun bir yaşam sürer hem de ilahlarının tek olduğunu bilerek herhangi bir şeyi O’na ortak koşmaktan uzak dururlar. Nimetleri paylaşmak, onları sadece kendi menfaatleri için kullanmamak da bu bilincin doğal bir uzantısıdır.

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

De ki: Şüphesiz benim salatım/namazım, nusukum/ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir. (Enam, 162)

Bu ayette, özelden genele doğru bir sıralama ve kapsam söz konusudur: Önce salat/namaz, sonra nusuk/ibadetler, ardından hayat ve ölüm zikredilmiştir.

Namaz (salat), bireysel ve düzenli ibadetlerin en belirgin örneğidir. İnsan, belirli vakitlerde Allah’a yönelir, beden ve ruhuyla Allah’a bağlılığını ifade eder. Namaz burada bireysel ve toplumsal sorumluluk ve disiplin alanını temsil eder.

Nusuk/ibadetler, daha geniş bir çerçeveyi ifade eder. Bu, sadece namaz değil, kurban, oruç, zekat gibi Allah’a adanmış diğer tüm ibadetleri kapsar. Nusuk, insanın hem Allah’a teslimiyetini hem de toplumla olan ilişkilerinde sorumluluğunu hatırlatır.

Hayat ve ölüm, en genel kapsama işaret eder. Sadece ibadetle sınırlı kalmayıp, tüm yaşam ve eylemlerimizi Allah’a adama bilincini içerir. İnsan, sadece ibadet ettiği zaman değil, tüm yaşamıyla Allah’ın rızasını gözetir, ölüm de bu bilinçle karşılanan son noktadır.

Böylece ayet, özelden başlayıp hayatın tüm alanına yayılan bir Allah’a adanmışlık anlayışını gösterir.

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَٓا اُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَۖ وَاَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَاۚ اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl ve zürriyetimizde de sana teslim olmuş bir ümmet (kıl). Ve bize menseklerimizi/ibadet yollarımızı göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz sen, sensin Tevvab ve Rahim. (Bakara, 128)

Bu ayette hatırlanacağı üzere, İbrahim (as) ve oğlu İsmail (as) Kâbe’nin temellerini yükselttikten sonra Allah’a yaptığı dua zikredilmektedir. Burada Kâbe, fiziksel bir yapı olmakla birlikte aynı zamanda çevresinde pek çok ibadet/ritüel barındıran bir merkezdir. Tavaf, Arafat’ta durmak, ihram, Safa ve Merve arasında sa’y, namaz, kıbleye yönelme, kurban gibi ibadetler hem zaman hem de mekanla kayıtlı ritüelleri ifade eder.

İbrahim (as) bu duada (Nuh tufanından sonra bazı nusuklar/ibadetler unutulmuş veya kaybolmuş olabilir) Allah’tan bu ibadetlerin eksiksiz olarak gösterilmesini talep etmektedir. Böylece, hem kendisi hem de zürriyetinin, Allah’a teslimiyet ve ibadet bilinciyle donatılmış bir ümmet olarak yetişmesini istemektedir.

قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ ف۪ٓي اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اۜ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَل۪يمُ الرَّش۪يدُ

Dediler ki: “Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini veya mallarımız hakkında dilediğimizi yapmamızı terketmemizi sana namazın/salatın mı emrediyor? Gerçekten sen, kesinlikle düzgün (halim) ve aklı başında (reşid) birisin! (Hud, 87)

İşte burada, ibadetlerin gerçek maksadını anlamamakta direnen kafirlerin tutumu görülmektedir. Onlar, namaz ve diğer ibadetleri yalnızca biçimsel bir zorunluluk veya alışkanlık olarak görürler. Bu yüzden ya bunları bugünki bazı sözde Kurancı kimseler gibi gereksiz görerek inkar ederler ya da bazı geleneksel kesimler gibi amaçlarından veya maksatlarından koparır ve ulaşılacak asıl hedef haline getirirler. İki kesim de nusukun/ibadetlerin içindeki bilinç, teslimiyet ve ahlaki disiplin boyutunu kavrayamazlar. Nusuklar/İbadetler sadece Allah’a yönelmekle birlikte aynı zamanda toplumsal düzeni sağlamak, vicdan ve aklı uyandırmak, insanı sorumluluk bilinciyle donatmaktır.

Sonuç olarak Kuran; mensek ve nusuk kavramları üzerinden kulluğun maksatlarına erişmek için, belirli bir disiplin, zaman ve mekanla kayıtlı bir “ritüel düzeni” olarak inşa eder. Tıpkı bir ordunun disiplinini sağlayan kuralların asli maksatlara, başarılara ve zafer için vazgeçilmez bir zemin teşkil etmesi gibi, ibadet formları da bireyin manevi odaklanmasını sağlar ve toplumsal birlik, dayanışma zemini ve ortak kimlik oluşturur.

Bununla birlikte, her ümmet için belirlenen menseklerdeki bu biçimsel farklılıklar, aynı zamanda ilahi bir ayırıcı ölçüt işlevi görür. Zira her yeni resule vahyedilen güncel ritüel düzeni, o elçiye gerçekten teslim olanlarla geleneklerine takılıp kalanları birbirinden ayıran somut bir itaat testine dönüşür. Bu son resule uyanlarla uymayanları birbirine karışmayacak şekilde ayırır.

Nihayetinde namazdan kurbana kadar vahiyle belirlenmiş her bir uygulama, tevhid ve takva ekseninde şekillenen bu disiplini koruyarak, kulun tüm hayatını ve ölümünü alemlerin Rabbi olan Allah’a adama bilincini kemale erdirir.

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّداًۙ

De ki: Ona (Kuran’a) iman edin veya iman etmeyin. Şüphesiz, ondan önce kendisine ilim verilenler, o kendilerine tilavet edildiği zaman çeneleri üzerine secdeye kapanırlar. (İsra, 107)

Şüphesiz en doğrusunu Rabbimiz bilir.