Şeriat, Şir'a ve Minhac: Aynı Anayasal Düzenin Farklı Boyutları
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütcü
2/23/202611 min read
Şeriat, Şir'a ve Minhac: Aynı Anayasal Düzenin Farklı Boyutları
Kur’an’da geçen şeri’at kelimesi, gerek fiil gerekse isim formundaki farklı kullanımlarının meal ve tefsirlerde çoğu zaman aynı şekilde çevrilmesi Kur’an okuyucuları açısından kavramsal belirsizliğe ve kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Bu inceleme sonucunda söz konusu kavramların modern hukuk terminolojisiyle şu şekilde anlaşılması gerektiği ortaya konulacaktır: Şeriat, anayasal temel ilkeleri (dinin özü) ve bunlardan türeyen tüm normatif düzenlemeleri kapsayan bütüncül hukuk sistemi; şir‘a, bu sistemin belirli bir ümmete özgü kanunlaşmış biçimi; minhac ise bu kanunların uygulanma usulüdür. Böylece üç kavram arasında hiyerarşik ve işlevsel bir ilişki kurulmuş olacaktır.
“Şeriat” kelimesi, Arapça ش ر ع (ş-r-ʿ) kökünden türemiştir. Bu kökün fiili olan şera’a (شرع) , bir canlının (insan ya da hayvan) belirli bir hedefe, özellikle suya ulaşmak için sürekli aynı güzergahı kullanması sonucu, zeminde iz bırakması, yolu belirginleştirmesi anlamını taşır. Bu eylem, hem hedefe varma sonucunu hem de takip edilen rotanın zamanla açığa çıkması sürecini içerir. Tıpkı bir çimenlikte sürekli aynı yerden geçilmesiyle oluşan patika gibi… Önce belirsiz olan iz, tekrar eden gidiş-gelişlerle belirginleşir, açık hale gelir ve artık orada bir “yol” olduğu söylenebilir.
Nitekim klasik sözlüklerde şeriat (çoğulu şerai‘) ve şir‘at kelimeleri, “kesintisiz akan, görünür durumdaki su kaynağı; insanların ve hayvanların su içmek üzere yöneldiği yer” anlamında kaydedilmiştir. Bu yönüyle şeriat kullanıla kullanıla oluşmuş, açık hale gelmiş bir güzergahı ifade eder.
Klasik sözlükler genellikle kelimenin ulaştığı son anlamı (mekan, yol, kaynak) kaydetmekle yetinirken, bu anlamın arkasındaki dinamik süreci –yani tekrar eden eylemle oluşan iz ve belirginleşme fikrini– göz ardı eder. Oysa şeriat kavramının özünde, tıpkı bir patikanın oluşumu gibi, sürekli tekrar eden eylemlerle belirginleşen bir “iz” ve “istikamet” fikri yatar. Bu yönüyle kelime, hem somut hem de soyut düzeyde, “apaçık olana ulaşma” ve “ulaşılan yolu izlenebilir kılma” anlamlarını aynı anda taşır.
Nitekim Kur’an’da A‘raf Suresi 163. Ayette beni İsrail’den bir kavimden söz edilir. Cumartesi günü, avlanmanın yasak olması sebebiyle balıkların “şurra‘an” (شُرَّعًا) olarak gelmesinden söz edilir. Bu ifade, balıkların su yüzeyinde belirgin bir şekilde görünmelerini ve akın etmelerini tasvir eder. Kelimenin kök anlamındaki “belirginleşme, açığa çıkma” unsuru burada, balıkların kıyıdan bakanlar için apaçık hale gelmesi şeklinde tezahür eder.
Bu semantik ilişki göz önünde bulundurulduğunda, şeriat (شريعة) kelimesi de insanları hayat kaynağına (hakikate, ilahi rahmete) ulaştıran yol, yani ilahi yasalar ve nizam anlamını kazanmıştır.
Buna karşılık Maide Suresi 48. ayette geçen şir‘aten (شِرْعَة) kelimesi, aynı kökten türemiş olmakla birlikte, şeriat kelimesi ile aynı anlamı taşımamaktadır. Bu kelime, sarf açısından Arapçada mastarı bina nevi formundadır. Bu kelime sözlükteki anlamı da dikkate alınırsa “suya ulaştıran bir çeşit suya varma veya suya götürme tarzını” ifade eder. Şir’aten bu bağlamda çeşitlilik içeren, yani şeriatın değişebilir veya farklılaşabilir kısmını ifade eder. Şeriat değişmeyen ve değişebilen unsurlara sahiptir. Şeriatın bu tarihi seyri içinde değişebilir tarafını ifade eden kelime şir’aten’dir.
Aynı ayette şir‘aten ile birlikte zikredilen minhacen (منهاج) kelimesi ise, sözlük anlamı itibariyle “açık yol”, “izlenen yöntem” anlamına gelmektedir. Bu bağlamda şir‘a, ilahi hükümlerin vaz ediliş biçimini, minhac ise bu hükümleri uygulama usul veya metodunu ifade eder.
Bu kavramsal ayrım, tarih boyunca farklı ümmetler için farklı dinler değil, aynı dinin temel hüküm ve amaçlarının farklı tarz ve uygulama yöntemleriyle düzenlendiğini göstermektedir. Nitekim özde ve asıllarda aynı hükümler bulunmakla birlikte, usul ve detaylardaki farklılıklar bunun doğal bir sonucudur.
Nitekim Şura Suresi 13. ayette, Nuh (as), İbrahim (as), Musa (as) ve İsa (as)’ya vasiyet edilen esaslar ile Muhammed (as)’e vahyedilen dinin aynı olduğu; yani daima emredilen hususlarda ortaklık bulunduğu açıkça belirtilmektedir. “Vasiyet” kavramını ele aldığımız başka bir çalışmada (Vasiyet Kavramı: Kur’an’daki Türevleriyle Birlikte…) detaylıca açıkladığımız üzere, bu kavram Kur’an’da sürekli ve değişmez yükümlülüklerin nesilden nesile aktarılan emirlerini ifade eder; Türkçedeki yaygın kullanımından (“bir malı vasiyet etme” veya “tavsiyede bulunma”) farklı bir anlam taşır. Bu nedenle, konuyu burada yeniden uzun uzadıya ele almayacağız; yalnızca vasiyet kavramının Kur’an’daki karşılığının nesilden nesile kesintisiz sorumluluklar olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz.
Maide Suresi 48. ayette her ümmet için bir şir‘a ve minhac kılındığının ifade edilmesi, dinin temellerinde değil, detaylarında farklı düzenlenme ve uygulanma biçimlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, ilahi sistemin temel esaslarının sabit olduğunu, buna karşılık bu esasların hayata geçirilme biçimlerinin ve detayların ümmetlere göre farklılaşabildiğini göstermektedir.
İlgili ayetlere daha yakın bakalım:
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحاً وَالَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ
O sizin için bu dinden olanı, Nuh’a sürekli emrettiğini, sana vahyettiklerini, ibrahime, Musaya, İsaya sürekli emrettiğini dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin diye, yasa (kaynağı) kıldı…Senin kendisine çağırdığın şeyler müşriklere ağır geldi. Allah dilediği kimseyi seçkin hale getirir ve kendisine yönelene hidayet eder. (Şura, 13)
Şura Suresi 13. ayette dikkat edilirse, doğrudan herhangi bir tikel hüküm ya da emirden söz edilmemekte, “size yasa kıldık” denilen şey genel bir çerçeve olarak ifade edilmektedir. Bu durumda bir şeyi yasa kılmak, aslında yasaların –yani şeriatın– kaynağını belirlemek anlamına gelir. Örneğin “oruç tutmayı size yasa yaptı” denmiş olsaydı, burada belirli bir hükmün yasalaştırılması söz konusu olurdu. Oysa ayette tikel bir düzenleme değil, kapsamlı bir ilkeler bütünü (vasiyet edilen esaslar) yer almaktadır. Bu nedenle “yasa kılmak” ifadesi, doğrudan tek tek hükümleri değil, onların dayandığı kaynağı işaret etmektedir. Nitekim “Osmanlı Devleti Mecelle’yi yasa yaptı” dediğimizde, Mecelle’nin içerdiği kural, ilke ve prensiplerin bütün olarak yürürlüğe konulması kastedilir; bu da yasalaştırılan şeyin doğrudan bir yasa maddesi değil, yasanın kaynağı olan bir metin olduğunu gösterir. Ayette geçen “dinden size yasa kıldığı” şey ise Nuh (as)’a vasiyet edilen, İbrahim (as), Musa (as) ve İsa (as)’ya da vasiyet edilen şeyler ve “sana vahyettiğimiz (kitap)” denilmektedir. Zaten tüm resullerde ortak olan hüküm ve esaslar, son Resul Muhammed (as)’e vahyedilen Kuran’ın içinde yer almakta ve açıklanmaktadır.
Dolayısıyla parantez içinde ifade ettiğimiz “yasa kaynağı” vurgusu, ayette doğrudan yer almasa da anlaşılması gereken ince bir noktadır. Şöyle ki, Türkçede “şunu yasa yaptık” ifadesi tekil ve belirli bir hükmün yasalaştırılmasını ifade ederken; yasa yapılan şeyin birden çok hükmü içeren bir bütün olması durumunda bu ifade, aslında “yasa kaynağı yaptık” anlamına gelir. Bu durumda Muhammed (as)’e tabi olan bizler için yasaların kaynağı; Nuh (as), İbrahim (as), Musa (as) ve İsa (as)’ya vasiyet edilen (sürekli emredilen) esaslar ile Muhammed’e vahyedilenlerin bütünüdür. Bu bütün ise zaten Muhammed (as)’e vahyedilenin yine kendisidir.
Burada dikkat edilirse üçlü bir eşitlik kurulmuştur. Zira Nuh (as) ve sonraki resullere sürekli emredilen esaslar, son vahiyde mündemiçtir. Ayetin bu şekilde detaylandırılması, dinin aslının bu değişmez ve sürekli emredilen ilkelerle kāim olduğunu gösterir. Genellikle ezbere ifade edilen “din sabit, şeriat değişkendir” formülü kısmen doğru olmakla birlikte bütünüyle isabetli değildir. Zira şeriat, dinin olmazsa olmaz asıllarını da ihtiva eder ve bunların değişmesi dinin değişmesi anlamına gelir. Doğru olan, dinin sabit olduğu; şeriatın ise temel hükümler (vasiyet edilenler) dışında kalan kısmının değişebileceği veya Allah tarafından değiştirilebileceğidir.
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ
Sonra seni de O Emirden (Allah’ın emirlerinden) bir şeriat/yol üzere kıldık. O halde ona (bu şeriata) tabi ol. Bilmeyenlerin hevalarına uyma. (Casiye,18)
Casiye Suresi’nin bu ayetinden önce, Beni İsrail’e geçmişte kitap, hüküm ve nübüvvet verildiği hatırlatılmaktadır. Hemen ardından gelen bu ayette ise, aynı emirden (el-emr) –yani Allah’ın dininden– olmak üzere, Muhammed (as)’in de bir şeriat üzere kılındığı bildirilmektedir. Burada “şeriat” kelimesinin nekra (belirsiz) olarak kullanılması, dinin özü ve temel ilkeleri aynı olmakla birlikte, bu ilahi emre dayanan hukuk düzeninin usul ve uygulama bakımından kendine özgü bir yapıya sahip olduğunu ifade eder.
وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاًۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ
Ve sana da bu kitabı, (tüm ilahi) kitap(lardan)tan önünde bulunanlar için doğrulayıcı ve müheymin (otorite, kontrol edici, doğrusunun ve yanlışının ölçüsü) olarak hak ile indirdik. Sana gelen haktan sonra onların hevalarına uyma. Her biriniz için bir şir’aten/özel bir normatif çerçeve ve uygulama yöntemi belirledik. Eğer Allah dileysedi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O size verdikleri sizi denemek için (böyle yapmadı). O halde hayırlarda yarışın. Dönüşünüz topluca sadece Allah’adır. Siz hakkında ihtilaf ettiğiniz hususları haber verecektir. (Maide, 48)
Bu ayette, meallerde ve tefsirlerde yeterince dikkat edilmeyen ve son dönemde ciddi yorum sapmalarına yol açan Kur’an’ın tasdik ilişkisi hakkında ve yukarıda verdiğimiz mealin dayandığı gerekçeler için “Kur’an’da Tasdik Kavramı: Harf-i Cer ve Mef‘ul İlişkileri Üzerine Bir Okuma” başlıklı makaleye bakılmasını tavsiye ederiz.
Şirʿaten (شِرْعَةً) kelimesine gelince, bu kelime hakkında yapılan yaygın hatalardan biri, onun şeriʿat (شريعة) ile aynı anlamda kabul edilmesi ve iki kelime arasındaki morfolojik farkın göz ardı edilmesidir. Oysa bu iki kelime aynı kökten türemekle birlikte farklı vezinlere ve dolayısıyla farklı anlam yoğunluklarına sahiptir. Şirʿat kelimesi, Arapça sarf ilminde tür ve biçim bildiren bir mastar yapısı (bina-i nevi) özelliği taşır. Bu yüzden bir düzenlemenin uygulanış tarzına, yani normatif çerçevenin belirli bir formuna veya uygulanma biçimine işaret eder. Buna karşılık şeriʿat kelimesi, فعيلة (fe‘ile) vezninde sıfat-ı müşebbehe formunda olup sözlükte “suya ulaştıran açılmış yol” anlamına gelir. Bu anlamdan hareketle mecazen ilahi hükümlerin oluşturduğu hukuk sisteminin bütününü ifade eder. Dolayısıyla şeriʿat, normatif düzenin tamamını ve kurumsal yapısını ifade ederken; şirʿat, bu normatif düzenin bütünü değil, onun belirli bir topluma özgü uygulama tarzını ve biçimsel çerçevesini ifade eder. Bu nedenle Kur’an’da her ümmet için bir “şirʿat” belirlenmiş olması, dinin özünün farklı olduğunu değil, aynı normatif düzenin farklı toplumsal şartlara göre farklı uygulama biçimlerine sahip olduğunu göstermektedir.
Modern hukuk terminolojisiyle ifade etmek gerekirse, dinin özü anayasal temel ilkeler niteliğindedir. Anayasa, bir hukuk düzeninin en üst normu olarak adalet, hak, sorumluluk ve otoritenin kaynağı gibi değişmez esasları belirler; alt düzenlemeler bu çerçeveden türemek zorundadır. Benzer şekilde dinin özü de tevhid, adalet, ahlak ve Allah’a bağlılık gibi değişmez temel esaslardan oluşur ve tüm ilahi düzenlemelerin kaynağını teşkil eder.
Şirʿa ise bu değişmez ilkelerden türeyen ve hayatı düzenleyen normatif düzenlemelerdir. Modern hukukta anayasa sabit kalmakla birlikte, ona dayanarak çıkarılan kanunlar toplumun şartlarına göre farklılaşabilir. Aynı şekilde dinin özü değişmezken, bu özden neşet eden şirʿalar farklı toplumların bağlamına göre farklı biçimlerde tezahür edebilir. Dolayısıyla şirʿalar arasındaki farklılık, dinin özünde bir farklılık değil, aynı değişmez ilkelerin farklı toplumsal bağlamlarda somutlaşma biçimidir.
Minhac kavramına gelince, normatif düzenlemenin kendisini değil, onun uygulanma tarzını ve yöntemini ifade eder. Örneğin adalet ilkesi, bütün ilahi düzenlemelerde değişmeyen temel esasıdır. Ancak bu ilkenin hayata geçirilme biçimi; yargılama usulleri, delil standartları ve yaptırımların icrası bakımından toplumdan topluma farklılık gösterebilir.
Örneğin Zina fiilinin yasaklanması, dinin değişmez ahlaki ve normatif temel ilkelerinden biridir. Bu yasağın belirli bir ceza normuna bağlanması ve hukuki düzenleme haline getirilmesi ise şirʿa düzeyini temsil eder. Buna karşılık, söz konusu cezanın hangi delil standartlarıyla ispat edileceği, yargılama sürecinin nasıl işleyeceği ve uygulamanın hangi usullere bağlı olacağı minhac kapsamına girer. Böylece yasanın temeli, özü sabit kalırken, onun hukuki formu ve uygulanma yöntemi farklı düzlemlerde olabilir.
Özetle, dinin esası, anayasal nitelikteki temeli, itikadi ve ahlaki ilkeleri ifade eder ve bu temel ilkeler değişmez. Şeriat ise bu anayasal temelle birlikte, ondan neşet eden bütün hüküm ve hukuk düzenini kapsayan yapıyı temsil eder. Buna karşılık şirʿa, bu anayasal nitelikteki temel hükümlerin, somut kanun düzenlemeleri haline getirilmesini ifade eder. Bu sebeple şirʿalar, aynı anayasal temele dayanmakla birlikte çağdan çağa ve ümmetten ümmete farklılık gösterebilir. Minhac ise bu normatif düzenlemelerin uygulanma biçimlerini, yani usul, yöntem ve icra süreçlerini ifade eder. Böylece ilahi hukukta değişmeyen anayasal ilkeler ile değişime açık normatif düzenlemeler ve uygulama biçimleri arasında hiyerarşik ve fonksiyonel bir ayrım ortaya çıkmaktadır.
· Şeriat, dinin temel ilkelerini (öz) ve bunlardan türeyen tüm normatif düzenlemeleri kapsayan bütüncül yapıdır.
· Şir‘a, şeriatın belirli bir ümmete özgü, o ümmetin şartlarına göre şekillenmiş normatif düzenleme biçimidir.
· Minhac, şir‘a ile belirlenen normların uygulanma yöntemi ve usulüdür.
Son dönemde bazı yorumcular, Maide 48’deki “li küllin ce‘alna minküm şir‘aten ve minhaca” ifadesini “her bir ümmete aynı şeriatı verdik” şeklinde anlayarak, tüm ümmetlerin aslında aynı şeriat üzere olduğunu ve şeriatlar arasında herhangi bir farklılık bulunmadığını iddia etmektedirler. Ancak bu yorum, ayetin lafzına, bağlamına ve Kur’an bütünlüğüne aykırı olduğu gibi, tarihi gerçeklikle de çelişmektedir. Zira ayette “şir‘aten” kelimesinin nekra (belirsiz) olarak gelmesi, her bir ümmet için farklı bir normatif düzenleme biçimi belirlendiğini açıkça gösterir. Hitaptaki “minkum” (sizden) zamiri, daha önce Tevrat’a tabi olanlar, İncil’e tabi olanlar ve Kur’an’a tabi olanlar dahil olmak üzere bütün herkesi kapsamakta; “liküllin” lafzı da bu ümmetlerin her biri için ayrı ayrı işaret etmektedir. Ayetin hemen devamındaki “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı” ifadesi ise, ümmetlerin birden fazla olduğunu ve onlara verilen şeriatların da farklı olabileceğini ortaya koyar. Bu vurgu, her bir ümmete özgü düzenlemeler bulunduğunu ve bu farklılıkların bir imtihan vesilesi kılındığını bildirmektedir. Ayrıca, Kur’an’da önceki ümmetlere ait farklı hükümler açıkça zikredilmektedir: İsrailoğulları’na bazı yiyeceklerin haram kılınması (En‘am 146), cumartesi yasağı (Nisa 154) gibi düzenlemeler, kıble farklılıkları gibi pek çok husus Maide 48’deki “her bir ümmete ayrı bir şir‘a” ifadesinin somut örnekleridir. Bu türden farklılıkların olduğu Kuran’da çok açık bir husustur. Dolayısıyla Maide 48’i “her ümmete aynı şeriat verildi” şeklinde yorumlamak, ayetin gramer yapısına ve lafzına aykırı olduğu gibi, bağlamını da dikkate almayan, Kur’an’ın açık beyanlarını görmezden gelen bir yaklaşımdır.
Bu konuyla bağlantılı olan nusuk-mensek ve kıblenin değiştirilmesi gibi bazı meselelere inşallah başka makalelerde ayrıca ele alınacaktır. Bu tür düzenlemeler, dinin anayasal nitelikteki temel ilkeleri sabit kalırken detaylardaki normatif ve uygulamaya ilişkin farklılıkların bulunması, tarihsel zeminde ihtiyaç ve şartlara göre çeşitli hikmetlere dayandığı kendiliğinden bilinir bir konudur. Ancak en önemli işlevlerinden biri şudur: Bu farklılaşmalar, tarih boyunca son resule tabi olanlarla olmayanlar arasındaki pratik ayrımı açık ve belirgin hale getiren bir fonksiyon icra etmiştir. Böylece mesajın sürekliliği korunurken, her dönemde gelen son resule tabi olanlarla olmayanlar arasındaki ayrım netleşmiş; hak ile batılın, sadakat ile kör bir direnç gösteren tutumların birbirine karışması önlenmiştir. Bu yönüyle şirʿa ve minhac düzeyindeki farklılaşmalar, yalnızca hukuki bir çeşitlilik değil, aynı zamanda vahyi rehberliğe fiilen tabiiyetin görünür hale gelmesini sağlayan ayırt edici bir ölçü işlevi olmuştur.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
