Sihir Kavramı ve Harut-Marut Kıssası Üzerine
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütcü
3/16/202616 min read
Sihir Kavramı ve Harut-Marut Kıssası Üzerine
İnsanlık tarihinde sihir ve büyüye atfedilen güçler, çoğu zaman hakikatin sınırlarını aşan bir metafizik kudret olarak tasavvur edilmiştir. Antik toplumlarda büyü, yalnızca bireysel çıkarlar için kullanılan bir teknik değil; kimi zaman iktidar, otorite ve ilahi yetki iddiasıyla da ilişkilendirilmiştir.
Ancak Kuran’ın sihir meselesini ele alış biçimi, bu yaygın algıdan belirgin şekilde ayrılır. Kuran’da sihir, ontolojik bir güç alanı olarak değil, aldatma, yanıltma ve insan ilişkilerini bozma bağlamında zikredilir. Özellikle Bakara suresi 102. ayette sihrin etkisi, toplum kuran veya düzen inşa eden bir kudret olarak değil, “kişi ile eşi arasını ayırma” gibi bozucu bir sonuç üzerinden tasvir edilir. Bu anlatım, sihrin kurucu değil yıkıcı bir fenomen olduğunu ima ederken, aynı zamanda insanları Allah’tan bağımsız güç arayışına yönelten inançların da tevhid açısından problemli olduğunu ortaya koyar.
Bu makalede sihir meselesi Harut ve Marut kıssası ve Kur’an’ın bütüncül anlatısı dikkate alınarak tevhid, nedensellik ve insan sorumluluğu çerçevesinde yeniden ele alınacaktır.
Sözlük Anlamı Üzerine:
“Sihir” kelimesi Arapçada سحر (s-ḥ-r) kökünden türemiştir ve klasik sözlüklerde temelde bir şeyi olduğundan farklı göstermek, hakikati gizleyerek yanılsama oluşturmak ve sebebi gizli olan bir etki meydana getirmek anlamlarıyla açıklanır. Bu tanım, sihrin doğrudan ve açık bir güçten ziyade, algı üzerinde oluşturulan gizli ve dolaylı bir etkiyi ifade ettiğini gösterir. Kelimenin anlam alanı yalnızca büyü veya metafizik pratiklerle sınırlı değildir; Arapçada insanı güçlü biçimde etkileyen aldatıcı sözler için de mecazen “sihir” ifadesi kullanılabilmektedir. Bu kullanım, kelimenin merkezinde yer alan zihni etkileme ve algıyı yönlendirme fikrini açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla sözlük düzeyinde sihir, hakikatin ontolojik olarak değişmesi anlamına gelmez, hakikatin algılanış biçimini değiştiren, gerçeği perdeleyen veya farklı bir görünüm kazandıran bir etkiyi ifade eder. Bu anlam çerçevesi, Kuran’da sihirle ilgili anlatıların çoğunda vurgulanan aldatma, göz boyama ve yanıltma temalarıyla da büyük ölçüde uyumludur.
Kuran’daki kullanım örnekleri incelendiğinde de sihrin doğrudan gerçekliği değiştiren bir güç olarak değil, insanların algılarını yanıltan ve hakikati farklı göstermeye yarayan bir etki olarak tasvir edildiği görülür. Özellikle sihirbazların “insanların gözlerini büyülemesi” veya “insanlara öyleymiş gibi gösterilmesi” şeklindeki ifadeler, sihrin fiziksel gerçekliği dönüştüren bir kudret olmaktan çok algı üzerinde meydana gelen bir yanılsama üretme niteliğine işaret eder. Bu bağlamda Kuran’ın sihri anlatırken vurguladığı şey, doğaüstü bir güç alanının varlığı değil, insanların aldatılması, yönlendirilmesi ve hakikatin üzerinin örtülmesi gibi epistemolojik ve psikolojik bir etki biçimidir. Dolayısıyla Kuran’daki sihir anlatıları insanın algı dünyasında meydana gelen bir yanıltma ve manipülasyon olgusu olarak anlaşılmaya uygundur.
Geleneksel bazı yorumlarda sıkça dile getirilen “sihir haktır; ancak yapılması haramdır” ifadesi, kavramsal açıdan çok ciddi bir sorun barındırır. Bu söylem, sihre bağımsız ve zorunlu bir etki gücü atfetme izlenimi verir. Oysa sihir bağımsız ontolojik bir hakikat değil, insan algısı üzerinde gerçekleştirilen bir yanılsama ve gösterme sanatıdır. Hak kavramı Kur’an’da yalnızca Allah tarafından sabit kılınmış, varlığı ve etkisi O’nun iradesine dayanan gerçeklikler için kullanılır. Bağımsız bir güç olarak algılanan şeyler hak kapsamında değildir. Dolayısıyla “sihir haktır” ifadesi, sihrin doğası ve Kuran’ın hak anlayışıyla çelişir. Daha doğru yaklaşım, sihri hakikat değil, hakikatin üzerini örten bir algı manipülasyonu olarak görmek ve Kuran’ın bunu kesin biçimde yasaklayarak tevhid ilkesini koruduğunu vurgulamaktır. Sihir, ne ontolojik bir güç, ne de hakikati belirleyen bir unsur olarak değil, aldatma ve yanıltma sanatı olarak anlaşılır.
Sihir, tamamen soyut veya doğaüstü bir güç olarak algılansa da, gerçekte fiziksel ve psikolojik süreçlerden beslenen bir uygulamadır. Telkin, plasebo (beklentiyle ortaya çıkan olumlu etki) ve nocebo (beklentiyle ortaya çıkan olumsuz etki) etkisi, bilinçaltı yönlendirme, sosyal etkileşim ve dikkat manipülasyonu gibi mekanizmalar, sihirli uygulamaların temelini oluşturur. Ancak sihir, bu gerçekleri açığa çıkarmak yerine bilinçli olarak arka planda gizler ve böylece insan zihninde bağımsız ve ontolojik bir güç olduğu izlenimini yaratır. Dolayısıyla sihir, kendi kullandığı fiziksel ve psikolojik hakikatleri gizleyerek gerçekliği örten ve aldatıcı bir yanılsama üretir. Onun etkisi, doğrudan doğa veya varlıkları değiştirmekten ziyade, insanların algı ve idrak dünyasında oynanan bir manipülasyon aracılığıyla ortaya çıkar.
Günümüzde sihir ve büyü uygulamaları büyük ölçüde gösteri ve eğlence sektöründe bir sanat formu haline gelmiş, hokkabazlar modern izleyici tarafından yapılanların arkasında fiziksel ve psikolojik süreçler bulunduğu bilinciyle izlenir hale gelmiştir. Ne izleyenler ne de modern hokkabazlar, yapılanın arkasında bağımsız veya ilahi bir güç iddiası taşır. Ancak halen, muska üfürmek, büyü yapmak veya eski gelenekleri sürdürmek gibi uygulamalara devam eden kişiler de mevcuttur. Bu kişiler, modern gösteri sanatçılarının aksine, yaptıkları eylemlere ilahi veya özel bir güç atfederek insanları aldatmaya çalışırlar. Böylece geçmişten günümüze süregelen aldatma ve yanıltma pratiğinin doğrudan bir uzantısı olarak varlıklarını sürdürürler. Modern hokkabazlar ise bunu yalnızca bir sanat ve eğlence formu olarak sunar.
Tarih boyunca sihir ve büyü uygulamaları, insanların algı ve inançları üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. Ancak geçmişte bu etkiler çok daha yaygındı. Günümüzde, fiziksel ve psikolojik süreçler bilimle daha iyi anlaşılabildiği için, bu alanda çalışanların çoğu, özellikle fiziksel gerçeklere dayanan uygulamalarda, gösteri ve eğlence sanatçısı olarak evrilerek faaliyet göstermek zorunda kalmıştır. Öte yandan, psikolojik etkilerin karmaşıklığı ve test edilemezliği, bu alanın günümüzde de istismarına halen olanak tanımaktadır.
Sihir adı altında yapılan hiçbir uygulama, Allah’tan bağımsız ve zorunlu bir etki gücüne sahip değildir. Sihrin etkisi, ancak Allah’ın izin ve takdiri çerçevesinde ortaya çıkması demek Allah’ın koyduğu fiziksel ve psikolojik hakikatlerin dışında işleyen bağımsız bir güç olarak görülmemesi gerektiği içindir. Yoksa Allah’ın izin verirse sihrin etkisinin olması demek, sihrin ayrı ve bağımsız bir güç alanı olduğunu göstermez. Bu nedenle, sihre bağımsız bir etki atfetmek, fiilen Allah’ın rububiyet alanına ortak koşmak anlamına gelir ve tevhid ilkesine de aykırıdır. Dolayısıyla sihir, ontolojik olarak bağımsız bir gerçeklik değil; yalnızca Allah’ın yarattığı düzen içinde anlam kazanan bir algı ve etki pratiği olup sahtekarlık, göz boyama ve gerçekliği çarpıtma üzerine kuruludur.
Örneğin Kur’an’da, Hz. Musa (as) karşısına çıkan sihirbazların, insanları aldatmak ve korkutmak amacıyla gözlerini boyadıkları ifade edilir; bunun için Arapçada “sehara” fiili kullanılmıştır:
قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
(Musa) dedi ki: “(önce)siz atın”. Derken insanların gözlerini boyadılar/büyülediler ve onları dehşete düşürdüler. Ve büyük bir sihir ortaya koydular. (Araf, 116)
Görüldüğü gibi sihirbazların yaptığı iş, ellerindeki araçlarla oluşturdukları bir gösteri ve illüzyondur. Temel amaçları ise muhataplarına bu eylemleri gaybi veya ilahi bir güçmüş gibi göstermek suretiyle aldatmak ve korkutmaktır. Bu yöntem, aynı zamanda Firavun sisteminin hem maddi hem de manevi gücünü pekiştirmek için kullanılmıştır. Bugün modern dünyada hokkabazların sahne şovlarıyla yaptıkları şeyle temel olarak fiziksel altyapı bakımından paralellik gösterir; fark, modern izleyicinin bu işin arkasında yalnızca fiziksel veya bir takım duyusal ve psikolojik mekanizmaların olduğunu bilerek izlemesidir.
Ancak Hz. Musa’nın (as) asasının yılan gibi bir varlığa dönüşerek sihirbazların attıklarını yutması, herhangi bir gerçekliğin çarpıtılması değil, bizzat gerçeğin kendisinin ortaya çıkmasıdır. Bu olay, sihirle hakikati karıştıran algıyı net bir biçimde ayırır. Zaten sihirbazların kendi gözleri önünde gerçekleşen bu mucizeyi fark etmeleri, sihrin yalancı ve yanıltıcı doğasını ortaya koyar. Nitekim sihirbazlar, Firavun’un ölüm tehdidine rağmen iman etmiş, secdeye kapanmış ve hakikati kabul etmişlerdir. Musa’nın yaptığı şeyin sihir olmadığını en fark eden sihirbazlardır.
Harut – Marut Meselesi:
Kuran’da sihir meselesinin ele alındığı en dikkat çekici pasajlardan biri, Bakara Suresi 102. ayette zikredilen Harut ve Marut kıssasıdır.
Bu ayet, tarih boyunca müfessirler arasında en çok tartışılan metinlerden biri olmuş ve Harut ile Marut’un mahiyeti, insanlara ne öğrettikleri ve kıssanın nasıl anlaşılması gerektiği konusunda çok çeşitli görüşler ve rivayetler ortaya çıkmıştır. Klasik tefsir literatüründe bu konu etrafında pek çok farklı anlatı aktarılmış; bazı rivayetler kıssayı mitolojik unsurlarla genişletirken, bazı yorumcular ise ayetin bağlamına bağlı kalarak daha temkinli ve ilkesel açıklamalar yapmayı tercih etmiştir. Bu nedenle Harut ve Marut meselesi, yalnızca bir kıssa değil, aynı zamanda sihir, bilgi, imtihan ve insan iradesi gibi kavramların nasıl anlaşılması gerektiğini de gündeme getiren önemli bir tartışma alanı oluşturmuştur.
İlgili ayet ve meali şu şekildedir:
وَاتَّـبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Süleyman’ın hükümranlığı/mülkü üzerine şeytanların aktardıkları şeylere tabi oldular. Halbuki Süleyman kafirlik yapmadı fakat şeytanlar kafirlik yaptı, insanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilenleri öğretiyorlardı. O ikisi ise hiç kimseye “biz imtihanız/fitneyiz, sakın kafirlik etme” demedikçe (bir şey) öğretmezdi. Buna rağmen onlar o ikisinden kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Onlar, bununla kimseye, Allah’ın izin vermesi hariç, zarar verecek değillerdi. Onlar kendilerine zarar ve fayda sağlamayan şeyleri öğreniyorlardı. Halbuki bunu satın alan kişinin ahirette de hiçbir payının olmadığını bilmişlerdi. Nefislerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilmiş olsalardı. (Bakara,102)
Kur’an’da pek çok ayetten de anlaşılacağı üzere Süleyman (as), Allah’ın izniyle hem müşahede alemi hem de gaybi alan üzerinde son derece özel ve istisnai bir otoriteye sahip kılınmıştır. Rüzgarın emrine verilmesi, cinlerin ve çeşitli varlıkların onun hizmetinde çalıştırılması gibi anlatımlar, bu hakimiyetin sıradan bir yönetim gücünün ötesinde, ilahi bir lütuf ve imkan olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Hz. Süleyman’a verilen bu ayrıcalıklı yetkiler, onun şahsi kudretinden değil, doğrudan Allah’ın takdiri ve izniyle bahşedilmiş bir hükümranlıktan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla Süleyman (as)’ın hükümranlığı içerisinde meleklerin de belirli roller üstlenmiş olması şaşırtıcı bir durum olarak görülmemelidir. Nitekim insan sınırlarını aşan böylesi geniş ve çok yönlü bir hakimiyetin, yalnızca beşeri imkanlarla gerçekleşmesi düşünülemez. Kuran’ın ortaya koyduğu çerçevede, bu tür olağanüstü düzenlemeler ancak Allah’ın izni ve desteğiyle, gaybi alemin unsurlarının da belirli ölçülerde devreye girmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle Süleyman (as)’a verilen hükümranlığın arkasında ilahi irade ve onun görevlendirdiği varlıkların desteğinin bulunması, Kuran’ın sunduğu anlatı açısından tabii bir durum olarak anlaşılmalıdır.
Ancak tarih boyunca Yahudi geleneğinde gelişen bazı anlatılarda ve günümüze ulaşan tahrif edilmiş Tevrat metinlerinde, Hz. Süleyman’ın (as) sahip olduğu bu olağanüstü hakimiyet farklı bir şekilde açıklanmıştır. Bu anlatılara göre Süleyman’ın ulaştığı güç ve otorite ilahi bir lütuf değil, büyü ve sihir yoluyla elde edilmiş bir kudret olarak tasvir edilir. Hatta Tevrat’ta yer alan bazı ifadelerde Süleyman’ın putperestliğe yöneldiği ve böylece küfre düştüğü anlatılmaktadır. Yani Süleyman (as) Yahudilere göre sihirle hakimiyet kurmuş kafir biridir. Kur’an ise bu iddiayı açık bir biçimde reddederek Süleyman (as)’a yöneltilen bu suçlamayı ortadan kaldırmakta hem de sihri yapmanın ve öğretmeyi insanları saptıran şeytanlara nispet etmektedir.
Allah Resulü Muhammed’in (as) yaşadığı dönemde yaygın biçimde bilinmesi kolay olmayan tarihi gerçeklerden biri de Babil’in antik dünyada büyü ve sihir uygulamalarıyla tanınmış bir merkez olmasıdır. Kur’an’da Harut ve Marut kıssasının özellikle Babil ile ilişkilendirilmesi bu bakımdan dikkat çekicidir. Babil, Mezopotamya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri olup bugün yaklaşık olarak Irak’ta, Bağdat’ın güneyinde yer alan Hille (Hillah) şehri civarına tekabül etmektedir (Babil adı Akadca Bāb-ilu, “Tanrı’nın kapısı” anlamına gelir). Antik kaynaklar ve modern tarih araştırmaları, Babil’de astroloji, kehanet, büyü ve çeşitli okült (gizli güçlere dayandığı iddia edilen büyü ve tılsım uygulamaları) pratiklerin oldukça yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu coğrafyayı sihirle bağlantılı bir bağlam içerisinde zikretmesi, hem tarihsel arka planla uyum göstermesi hem de Hz. Süleyman’ın (as) hükümranlık alanlarının Mezopotamya’yı da kapsaması bakımından anlamlıdır. Bu durum, Kur’an’ın verdiği bilgilerin yalnızca teolojik değil, aynı zamanda tarihsel gerçeklikle de dikkat çekici bir uyum içinde olduğunu gösteren örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Babil’deki yaygın sihir ve büyü uygulamaları karşısında Hz. Süleyman’ın (as), sihirbazlarla mücadele ederek onların sahtekarlıklarını ortaya koymaya çalıştığı anlaşılabilir. Zira bir şeyin yalnızca yasal olarak haram ilan edilmesi veya devlet otoritesi tarafından yasaklanması, onun kullanımını tamamen ortadan kaldırmaz. Çoğu zaman sadece gizli yollarla devam etmesine yol açar. Sihirbazların yaptığı meslek veya sanat, temelde aldatma ve göz boyama üzerine kuruludur. Bu tür uygulamalara karşı alınması gereken önlemlerden biri, yalnızca yasaklayarak olmaz. İnsanların nasıl aldatıldığını, gözlerinin nasıl boyandığını ifşa etmek de gerekebilir. Örneğin günümüzde üfürükçüler ve çeşitli büyü uygulayıcıları ne kadar yasaklansa da kendilerine bir alan bulmakta ve bulacaktır. Ancak sahtekarlıkları açıkça ortaya konduğunda ve bu işlerin ilahi güç veya özel kudrete dayanmadığı bilindiğinde gerçek bir sonuç elde edilebilir. Nitekim modern hokkabazlık mesleğinin geçmişteki büyücülükten gösteri sanatına everilmesi, yapılan hilelerin deşifre edilmesi ve artık kimse tarafından bu işlerin ilahi bir güçle yapıldığına inanılmaması sayesinde mümkün olmuştur.
Dolayısıyla ayette bahsedilen öğretim iki farklı boyutta ele alınmalıdır.
Birinci boyut, sihir ve aldatıcı güç edinenlerin bu mesleği bir okul veya sistem haline getirerek toplumsal alanda yaygınlaştırmalarıdır; bu yaklaşım, küfür ve sapkınlığın kendisidir.
İkinci boyut ise, işin arka planını bilenlerin sihri ve aldatma tekniklerini ifşa ederek toplumun gözünü açmalarıdır. Bu ise ilmin ve sorumluluğun gereğidir. Bu ayrım, Harut ve Marut kıssasının anlaşılmasında kritiktir. Çünkü Kur’an’ın esas vurgusu, sihrin kendisi değil, insanların gözlerini boyayarak gerçeği çarpıtması ve Allah’tan bağımsız bir güç olarak algılamasıdır. Bu bağlamda öğretim, yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda sahtekarlığı deşifre etmek ve toplumu aldatmadan korumak için bir araç olarak değerlendirilmelidir.
Ayette dikkat edilirse, Harut ve Marut öğretirken “sakın kafirlik yapma, biz bir fitneyiz” uyarısında bulunmaktadır. Ayrıca ayet, Harut ve Marut’un doğrudan sihri öğrettiğini de ifade etmemektedir. Evet, onlar bilgi aktarmaktadır; ancak ayet, öğrettiklerinin doğrudan sihir olduğunu belirtmez. Öğretilen şeyler, imtihan vesilesi olabilecek niteliktedir ve bu bilgilerden yanlış şekilde yararlanılması halinde sihir yapılabileceği yani kafirlik oluşabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Harut ve Marut’un amacı, insanlara nasıl sihir yapılacağını öğretmek değil, yapılan sihirlerin arkasındaki gerçekleri deşifre etmek ve insanları aldatılmaktan korumaktır.
İşte Allah’ın yardımı ve desteğiyle, Hz. Süleyman’ın (as) hükümranlığı altında Harut ve Marut isimli iki melek, sihre karşı yürütülen faaliyetlerde görev almışlardır. Ancak sihri deşifre etmenin ve bunu öğretmenin riskli bir boyutu da vardır; işte ayetteki fitne tam olarak budur. Bu bilgileri öğrenen kişiler, hem sihirbazların foyasını ve üçkağıdını açığa çıkarıp onları rezil edebilir, hem de aynı bilgilerle kendilerinin de sihir yapma ihtimali ortaya çıkabilir. Dolayısıyla öğretim, hem bir koruma ve uyarı aracı hem de doğru kullanılmadığında imtihan ve fitne unsuru olarak değerlendirilmelidir.
Ayette özellikle “kişi ile eşi arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı” ifadesi yer almaktadır. Sihir uygulamaları pek çok alanı kapsasa da, ayette bu konuya vurgu yapılması, en yaygın amacın aile ve eşler arasındaki ilişkileri bozmak olduğunu göstermektedir. Sihir, yalnızca bir gösteri veya algı bozulması değil; insan ilişkilerini hedef alarak aralarına fesat sokma, güveni zedeleme ve toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda, söz konusu teknikler arasında kişileri birbirine karşı manipüle eden yöntemler, bağlama büyüleri ve psikolojik baskı yaratmaya dönük uygulamalar öne çıkmaktadır. Dolayısıyla ayet, sihrin en tehlikeli boyutlarından birinin, doğrudan insan ilişkilerini bozma ve toplumsal dengeyi zayıflatma olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu bağlam, sihrin yalnızca geçici ve sınırlı etkiler yaratabilen bir aldatıcılık olduğunu vurgular; yani sihirle ne dünyaya padişah olunabilir ne de savaşlar kazanılıp büyük güçler elde edilebilir. Ayette özellikle “kişi ile eşi arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı” ifadesine yer verilmesi, sihrin en yaygın amacının insan ilişkilerini bozmak, araya fesat sokmak ve güveni zedelemek olduğunu gösterir. Bu nedenle sihir, sadece bireyler arası geçici çıkar ve fesat amaçlı bir araçtır; kalıcı bir hakimiyet veya devlet kurma gücü yoktur.
Nitekim Hz. Musa (as), iman eden sihirbazlarla ilgili olarak, Firavun’un ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, asılması gibi cezai uygulamalardan söz etmektedir; muhtemelen bu yaptırımlar fiilen gerçekleştirilmiştir. Bu durum, sihirbazların halk üzerindeki geçici etkisinin, iktidar ve gerçek güçler nazarında ne denli fark edildiğini ve ciddiye alındığını ortaya koymaktadır. Yani geçmişte batılın tarafından olunsa bile gerçek güç sahipleri tarafından sihirbazların ucuz numaralarla insanları aldatan sahtekarlar olduğu gayet iyi bilinmektedir. Yani Süleyman (as) haşa kafir olsa ve gerçekten sihirbazlarla içli dışlı olan biri bile olsaydı otoritesinin kaynağı ve gücünün sebebini sihre bağlamak ahmaklık olacaktı.
Farklı Yorumlar Hakkında:
İlgili ayet hakkında tefsirler Harut ve Marut hakkında tefsirlerdeki rivayetlere biz burada girmeyeceğiz. Zira bunların herhangi bir kıymeti bulunmadığı gibi Kuran’ın anlattığı melek misyonuna da uymamaktadır.
Günümüzde ve geçmişte ileri sürülen görüşlerden biri, Kuran’daki “melekeyn” ifadesinin bazı rivayetlerde “melikeyn” şeklinde okunmasına dayanarak, Harut ve Marut’un iki melek değil, “iki melik” yani kral veya “iki yetkili” şeklinde devlet görevlisi olarak anlaşılmasıdır. Ancak bu yorum, birkaç açıdan zayıftır. Öncelikle, ayette bilgilerin kaynağı “unzile” ifadesiyle Allah’a işaret etmekte olup, Harut ve Marut’a indirilen bu bilgiler onları melek konumuna daha güçlü bir şekilde bağlamaktadır. Eğer onlar iki yetkili veya iki kral olsaydı onlara indirilen değil verilen ifadesi daha uygun olurdu. Ayrıca Kur’an’da “melik” bir yetkili değil, en üst yetkili anlamında kullanılır; bu bağlamda en üst yetkili Hz. Süleyman’dır. Dolayısıyla, Harut ve Marut’un Süleyman’dan sonra “iki melik” olarak anlaşılması mümkün değildir; bir ülkenin iki en üst yetkili olması ne mantıksal ne de tarihsel açıdan da uygun düşer.
Nitekim bu yorumu yapanlar, tarihsel veya somut herhangi bir veri sunmamaktadırlar; Ayrıca eğer bir gün bu iki kişinin devlette iki yetkili kişi olduğu ortaya çıkarsa bile bu onların melek olmadığını ispatlamaz. Çünkü melekler insan kılığında insanlar arasına girebilmektedir.
Harut ve Marutun melek olamayacağı üzerine geliştirilen argümanlar geleneksel rivayetlere karşı verilen refleksler ve ayeti çok boyutlu ve bağlam içinde değerlendirmemekten kaynaklanmaktadır. Sanki Harut ve Marut, sihri insanlara aldatmaları ve zarar vermeleri için öğretmişler gibi bir kabul üzerinden hareket edilmektedir ki bunun hatalı olduğunu yukarıda ifade ettik.
Alternatif bir yoruma göre, ayet sanki Hz. Süleyman’ın mülkü hakkında Yahudiler tarafından uydurulmuş hikayeleri aktarmakta, Harut ve Marut’un varlığıyla ilgili ifadeler—“iki melek” veya “biz bir fitneyiz” gibi—de bu uydurmanın bir parçası olarak bize aktarılmaktadır. Yani bu görüşe göre ayet uyduruk bir hikayeyi nakletmektedir. Ancak bu yaklaşım, ayet lafzı ve bağlamıyla hiçbir şekilde uyumlu değildir; dolayısıyla dayanağı olmayan bir yorum olarak değerlendirilmelidir.
Diğer bir alternatif yoruma göre, “ma unzile” ifadesi olumsuzluk ma’sı olarak yorumlanmakta ve buna dayanarak, Hz. Süleyman’ın kafirlik yapmadığı; Babil’deki Harut ve Marut adlı iki melek veya meliklere herhangi bir şey indirilmediği iddia edilmektedir. Ancak bu yaklaşım, ayetteki temel sorulara cevap verememektedir: Neden Harut ve Marut, “biz bir fitneyiz, sakın kafir olma” diyerek uyarıda bulunmaktadır? Onlara indirilen bir şey yoksa kişiler karı-koca arasını ayıracak şeyleri o ikisinden nasıl öğrenebilmektedir? Dolayısıyla bu yorum, ayetin imtihan, sorumluluk ve fitne boyutlarını göz ardı etmekte ve bağlamı bütünlüklü şekilde açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Ayrıca gramer olarak imkanı zayıf bir olasılığı bağlama rağmen zorla tercih etmektedir.
Geleneksel rivayetler ve mitolojik anlatılardan etkilenerek, Harut ve Marut’un şeytanlaştırıldığı, hatta kafir oldukları yönünde de çeşitli yorum ve hikayeler geliştirilmiştir. Bu tür yorumlar, ayetin en basit ve doğrudan anlamından uzaklaştırıcı nitelik taşır. Yani Harut ve Marut’un aslında melek oldukları, dolayısıyla Allah’ın izni ve takdiriyle bilgi ve öğretim verdikleri gerçeği, bu rivayetler aracılığıyla çarpıtılmıştır. Bu bağlamda, söz konusu farklı versiyonlar, ayetin imtihan, sorumluluk ve sihrin deşifre edilmesi boyutlarını göz ardı etmekte; okuyucuyu ayetin esas mesajından uzaklaştırmakta ve yanlış bir değerlendirmeye yönlendirmektedir.
Sonuç:
قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
(Süleyman) dedi ki: Rabbim bana mağfiret et, bana benden sonra kimse için gerek olmayan bir mülk bağışla. Şüphesiz ki Sen, sensin Vehhab olan. (Sad, 35)
Bu ayet, Süleyman (as)’ın mülk ve hükümranlık talebini kişisel şan veya egemenlik arzusu üzerinden değil, Allah’ın izni ve takdiri çerçevesinde sorumluluk bilinciyle yaptığını gösterir. Burada “benden sonra kimse için gerek olmayan bir mülk” ifadesi, bu mülkün yalnızca Hz. Süleyman’ın döneminde kullanılmasının daha uygun olduğunu ve başkalarına devredilmesinin gerekli olmadığını vurgular. Böylece mülkün talebinin amacı, toplumsal düzeni Allah’ın nizamına göre inşaa edip korumak, şeytani güçleri kontrol altına almak ve sahtekarlıkları deşifre etmek gibi özellikler taşır. Süleyman (as)’ın duası, bu özel mülkün ahlaki ve ilahi sorumluluk bilinciyle talep edildiğini; onun hükümranlığının sadece Allah’ın iradesi ve meleklerin desteğiyle anlam kazandığını ortaya koyar. Dolayısıyla ayet Süleyman (as)’ın hükümranlığının kişisel şan veya güç gösterisi değil, ilahi amaç ve toplumsal düzen odaklı bir mülk olduğunu vurgular.
En doğrusunu Rabbimiz bilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
