Sünnetullah ve İnsan Algısının Sınırı
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütçü
2/15/202612 min read
Sünnet, sözlüklerde, iyi veya kötü olsun, takip edilen yol, alışkanlık ve adet anlamına gelir. Kuran’da ise sünnet, genellikle iman ve küfür bağlamında toplumsal uygulamalar ile bireysel ve toplumsal uygulamaların sonuçları kapsamında geçmektedir. Ancak Allah’ın sünneti/yasası/adeti her şeyin belli bir düzen, ilke ve koyduğu prensipler çerçevesini ifade ettiğinden bu kavramın, Allah’ın evrene koyduğu düzen, işleyiş ve sürekliliği tanımlayan tüm ilahi yasaları da kapsadığını ifade ettiğini söylemek, kelimenin anlam dünyası bakımından hatalı değildir.
Fakat sosyal yasalarda olduğu gibi, evrende de olan biten her şey, insanın deneyimleyebileceği sınırlı bir çerçevede anlaşılabilir. İnsan, kainatın tamamını kuşatamaz ve kavrayamaz. İnsan içinde bulunduğu sadece gözlemlenebilir evrendeki durumu bile, dünyada bulunan bir akvaryumun içinde yaşayan bir balık gibidir. Tabiri caizse balığın gözünden akvaryumdaki düzen, süreklilik ve yasallık, mutlak ve değişmez gibi görünür. Oysa akvaryumun kendisi, daha geniş bir sistemin parçasıdır ve o sistemin bazı etkileri, içeriden gözlemleyen balık için çoğu zaman “imkansız” görünse de, evrensel bir yasa ihlali söz konusu değildir.
Kuran’da geçen bir takım ayetler (mucizeler), bu bilgi edinme sınırlılığının sonucu olarak karşı karşıya kalınan acziyetin ifadesi olarak anlaşılmalıdır. İnsan, gözlemleyebildiği ve deneyimlediği düzenlilikler üzerinden bazı şeylere “imkansız” hükmü verebilir. Fakat bu hüküm, evrenin tamamını kapsayan bir yargı değildir. Çünkü bir şeye imkansız demek için tüm imkanların bilinir olması gerekir. Halbuki insan için imkansız ifadesi mukayyed alanda yani kendi sınırlı ve dar bilgilerine göre imkansızdır. Bu bağlamda, sünnetullah kavramı, Allah’ın evrene koyduğu düzeni ifade eder ancak bazı ayetler bu düzenin ihlalini değil, insanın kuşatamadığı daha geniş ilahi tasarrufun varlığını haber verir.
Kuran’da “sünnetullah” kavramı genellikle toplumların çöküşleri ve insanların iman veya küfür davranışları çerçevesinde karşılaşacağı kesin yasalar kapsamında ele alınır. Elbette bu durum, Allah’ın yaratmada ve kainatta, hakimi olduğu her konuda, kendi koyduğu ilke ve prensiplerle hareket ettiğine dair de bir delildir. Ancak bu, Allah’ın davranış ilkelerinin, bizim bilimsel olarak veya gözlemlerimiz açısından keşfettiğimiz sınırlı alanla ve zamanla kayıtlı olduğu anlamına gelmez; aksine, O’nun düzeni, bizim henüz kavrayamadıklarımıza ek olarak hiçbir zaman kavrayamayacağımız geniş bir ilahi tasarruf alanını kapsar.
Allah için bir şeyi yapmasının imkansız olduğunu veya yasalarına aykırı olduğunu söyleyebilmemiz için bunun ancak Allah’ın haber verdiği bir iş veya kurala dayandığı durumda mümkündür. Aksi halde Allah için şöyle yapması imkansız veya asla yapmaz şeklindeki çıkarımlar, ancak gayba taş atmak olacağı gibi; Allah’ı, insanın kendi bilgilerine göre kısıtlama anlamına geleceği için küfür ve şirk anlamına gelir. Bunu bilinçsizse ve özellikle de sözde bir takım Kurancı kimselerde yoğun biçimde görmekteyiz.
Bu sözde Kurancı kişiler insanların alışkanlık ve bilgileri çerçevesinde deney ve gözlem yoluyla elde ettiği bilgileri evrenin tamamında genel geçer bir kural veya yasa olduğunu zehabına kapılarak, henüz bilimsel olarak kavrayamadığımız ve kavrayacağımızın da garantisi olmayan pek çok “ayeti/mucizeyi” sünnetullaha aykırı olduğu iddiasıyla tahrif etmeye kalkmaktadır. Esasında genellikle bunu yapan kişilerin Kuran’dan da, bilimden de pek nasibi olmayan kişiler olması tesadüf değildir. Zira aklı başında hiçbir bilim adamı eldeki bilgilerin mutlak ve değişmez olduğunu, yanlışlanamaz olduğu iddia etmemektedir. Tam tersi bilimsel çalışmalarla, doğa ilimleriyle meşgul olanlar, bilimsel bilginin zamanla değiştiğini iyi bilirler. Ve bir zamanlar kanun veya yasa denilen şeylerin aslında sınırlı deney ve gözlemler sebebiyle böyle anlaşıldığını, bilim tarihinin yaşadığı tecrübeleri de hesaba katarak, bilimsel bilginin aynı sonuç milyonlarca defa gerçekleşmiş, test edilmiş ve gözlemlenmiş olsa da hatalı, eksik veya kusurlu çıkabileceğini bilirler.
Esasında bilimsel çalışmalar özünde Allah’ın kainattaki müşahade edilebilen alemdeki ayetlerini mercek altına alır. İncelediği veya araştırdığı şeyin Allah’ın ayetleri olduğunu kabul etmese bile yaptığı budur. İnsanlık Allah’ın ayetleri hakkında bilgisi arttıkça bilgisizliğinin yani bilinmesi gerekip de bilmediklerinin daha büyük bir hızla arttığını görmektedir. Geçmişte pek çok bilim adamı aynı anda hekim, mühendis, astronom, fizikçi, matematikçi olabilirken bugün bunların sadece birinde bile tüm alt dallarıyla birlikte uzman olabilmek mümkün değildir. Aynı zamanda bir hekim herhangi bir tıp dalında uzman olduğunda da diğer dallarla arasındaki ilişkiler ve bağlantılarıyla birlikte ve uzmanlık yaptığı alanda da bilgiye ihtiyacı sürekli büyümektedir. Fakat bazı cahil insanlar, bilim ve teknolojinin geldiği seviye ve derinliği karşısında haşyet duymakta ve adeta bilimi putlaştırmaktadır.
Kuran’da sünnetullah, hangi bağlamda ele alındığına bir örnek zikredildikten sonra, son dönemlerde bazı sözde Kur’ancı kişilerin, mevcut bilimsel bilgilerimizle açıklanamayan veya izah edilemeyen pek çok ayeti, sünnetullaha aykırı olduğu iddiasıyla reddederek, ayetleri tahriflere varan çarpıtmaları üzerinde durulacaktır.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى الْاُمَمِۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ نَذ۪يرٌ مَا زَادَهُمْ اِلَّا نُفُوراًۙ
اِسْتِكْبَاراً فِي الْاَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِۜ وَلَا يَح۪يقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلَّا بِاَهْلِه۪ۜ فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا سُنَّتَ الْاَوَّل۪ينَۚ فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَبْد۪يلاًۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّتِ اللّٰهِ تَحْو۪يلاً
Eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, tüm ümmetlerin herhangi birinden daha doğru olacaklarına dair var güçleriyle Allah’a yemin ettiler. Derken kendilerine bir uyarıcı gelince, bu onların sadece nefretlerini arttırdı,
yeryüzünde büyüklenerek kötü tuzaklar kurarak…Ve kötü tuzaklar ancak sahiplerini kuşatır. Yoksa onlar evvelkilerin (başlarına gelen) kanunundan/sünnetinden başka bir şey mi bekliyorlar? Allah’ın kanununda/sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın, Allah kanununda/sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır,42-43)
Bu ayette ve sünnetullah ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde konu aşağı yukarı benzer hususlarda geçmektedir. Hepsinde Allah’ın toplumlar hakkında ve resulleri hakkında cari olan yasasıdır. Bu yasa, toplumların Allah’ın dinine karşı takındıkları iman, teslimiyet veya inkar, kibir gibi tavırların, belirli ve değişmez sonuçlar doğuracağını ifade etmektedir. Dolayısıyla sünnetullah kavramı, Kuran bağlamında öncelikle tarihsel ve toplumsal süreçlerde işleyen ilahi yasayı tanımlamaktadır.
Bununla birlikte, Allah Teala’nın her iş ve oluşta hikmetle hareket ettiği ve yarattığı hiçbir şeyi rastgele var etmediği gerçeği, O’nun yalnızca toplumların akıbetinde değil, varlığın tamamında hikmetine dayalı bir düzen ve ilke üzere tasarrufta bulunduğunu göstermektedir. Evrenin her parçası, Allah’ın koyduğu ölçü ve prensiplere bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle, insanın gözlemleyebildiği düzenlilikler, ilahi hikmetin bir yansımasıdır.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Allah’ın bize açıkça bildirmediği alanlarda, kendi sınırlı gözlemlerimize ve bilimsel çıkarımlarımıza dayanarak belirlediğimiz düzenlilikleri mutlak anlamda “Allah’ın sünneti” olarak tanımlamak çok problemli bir yaklaşımdır. Zira insan, evrenin tamamını kuşatabilecek bir bilgiye sahip değildir. Gözlemlediğimiz düzenlilikler, evrende cari olan ilahi yasaların bir kısmını yansıtsa da, bu yasaların tamamını ifade etmez, kuşatmaz. Bu nedenle, mevcut gözlemlerimize dayanarak “olağan dışı” veya “alışılmışın ötesinde” gerçekleşen olayların imkansız olduğunu iddia etmek, insan bilgisinin sınırlarını aşan hadsizce bir genellemedir. Aksine, bu tür olaylar, insanın henüz kuşatamadığına ek olarak asla kavrayamayacağı daha geniş bir ilahi düzenin varlığına işaret eder.
Bilim tarihine bakıldığında, bir dönemde “imkansız” kabul edilen pek çok olgunun, daha sonra bilimsel gelişmelerle mümkün ve hatta sıradan hale geldiği görülmektedir. Örneğin, 19. Yüzyıla kadar birçok bilim insanı, uzaktan kablosuz iletişimin fizik yasalarına aykırı olduğunu düşünmekteydi. Ancak Maxwell’in elektromanyetik dalgaların varlığını teorik olarak ortaya koyması ve ardından Hertz’in bu dalgaları deneysel olarak doğrulamasıyla, daha önce imkansız kabul edilen kablosuz iletişim, mümkün ve sıradan hale gelmiştir. Bugün radyo, televizyon, cep telefonu ve uydu haberleşmesi, bu yasaların pratik uygulamalarından ibarettir. Benzer şekilde, bir zamanlar atomun bölünemez olduğu düşünülürken, daha sonra atomun parçalanabildiği keşfedilmiş ve bu keşif nükleer enerji gibi yeni gerçekliklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu örnekler, insanın mevcut bilgi düzeyine dayanarak verdiği “imkansız” hükmünün mutlak değil, geçici olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla, bugün bilimsel olarak açıklanamayan bir olgunun, ilahi düzene veya sünnetullaha aykırı olduğunu iddia etmek değil, insan bilgisinin henüz o olguyu kuşatamadığını kabul etmek, hem müminler açısından hem de bilimsel yaklaşım açısından doğru olan bir tavırdır. Aksi halde Kuran’daki bazı ayetlerin (mucizelerin) Allah’ın sünnetine aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmesi, ne Kurana teslim olmuş bir mümin davranışıdır, ne de bilimsellik açısından da saygın bir konumdur. Böyle bir tavır Kurani anlamda da, bilimsel anlamda da cehaletin ifadesidir.
Bu yaklaşım aynı zamanda bilimin kendisine de haksızlıktır. Zira bilim, insanın evreni anlama çabasının sistematik bir ürünüdür ve her ne kadar bu alan içinde hatalı, eksik veya kötü niyetli yaklaşım sahipleri belki de çoğunlukta olsa bile, bu durum bilimin kendisini değersiz kılmaz. Bilim, doğası gereği sürekli gelişen, kendisini yanlışlayabilen ve yeni veriler ışığında kendini yenileyen bir bilgi alanıdır. Bu nedenle, bilimin mevcut sınırlarını ve durumunu mutlaklaştırarak, bu sınırların ötesinde kalan her şeyi imkansız saymak, bilimin yöntemine değil, bilimin ya yanlış anlaşılmasına veya bilimi dini inkara alet eden pozitivizme dayanan felsefi bir tutumdur.
Ne var ki, Kuran’a teslim olduğunu iddia eden bazı çevrelerin, misal Musa’nın asasıyla Allah’ın izniyle ortaya çıkan mucizeleri, herhangi bir alternatif açıklama getirme gereği bile duymadan, yalnızca “sünnetullah’a aykırı” olduğu gerekçesiyle peşinen reddettiklerine tanık olunmaktadır. Benzer şekilde, İbrahim’in ateşe atıldığında ateşin onu yakmaması, İbrahim’e öldürülen kuşların diriltilmesi hadisesi, Davud ve Süleyman’a verilen mülk ve imkanlar, İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişi ve Allah’ın izniyle gösterdiği mucizeler gibi Kur’an’da açıkça zikredilen pek çok olayın, aynı gerekçeyle inkar edildiği görülmektedir.
Halbuki sünnetullah kavramı, Kuran’da esas itibarıyla toplumların iman, inkar, zulüm ve inkar karşısındaki tutumlarına bağlı olarak karşılaştıkları akıbetle ilgili ilahi yasaları bize açık etmekte yani öğretmektedir. Ancak evrende ve fizik dünyada Allah’ın dilediği zaman ve dilediği şekilde bizim üzerimizde tasarrufta bulunamayacağı veya bu tasarrufunu ancak ve sadece bizim bilgi düzeyimize göre yapacağı anlamına gelmez. Bu nedenle, Allah’ın kudretini, insanın mevcut bilgi düzeyine indirgemek, hem Kuran’a aykırıdır, hem de bilimin kendi gelişim mantığıyla bağdaşmayan bir yaklaşımdır.
Bugün pek çok saygın fizikçi ve bilim insanı, insanlığın evren hakkındaki bilgi düzeyini, henüz başlangıç aşamasında olan son derece sınırlı bir kavrayış olarak değerlendirmektedir. Hatta bu bilim insanları arasında herhangi bir dini inanca sahip olmayan, kendisini ateist olarak tanımlayan isimler de bulunmaktadır. Bu durum, meselenin inançtan ziyade bilimsel dürüstlük ile ilgili olduğunu göstermektedir. Zira evrenin büyüklüğü, karmaşıklığı karşısında, insanın mevcut bilgi birikimi, birçok fizikçinin ifadesiyle ancak emeklemeye yeni başlamış bir bebeğin durumu ile kıyaslanabilecek bir seviyededir.
Nitekim modern fizik, evrenin büyük bir kısmının bilinmezliğini koruduğunu ortaya koymaktadır. Gözlemlenebilir evrenin önemli bir bölümünü oluşturan karanlık madde ve karanlık enerjinin mahiyeti henüz açıklanamamış, kuantum düzeyindeki birçok olgu tam anlamıyla kavranamamış ve uzay-zamanın nihai doğasına ilişkin temel sorular hala açık kalmıştır. Bu gerçeklik, bilimsel bilginin kesin ve nihai bir sonuca ulaşmış mutlak bir yapı olmadığını, aksine sürekli gelişen ve genişleyen bir süreç olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, bugün için açıklanamayan bir olguyu, yalnızca mevcut bilimsel bilgiyle uyumlu görünmediği gerekçesiyle imkansız saymak, Allah’ın sünnetine/evrensel kanunlarına aykırı olduğunu iddia etmek, bilimsel yöntemin de ruhuna uygun bir yaklaşım değildir.
Bu bağlamda, Kuran’da zikredilen ve insanın alışageldiği düzenin dışında gerçekleştiği bildirilen olayları, yalnızca mevcut bilimsel bilgiyle açıklanamıyor olması sebebiyle reddetmek, ne bilimsel bir davranıştır ne de vahyin kendi bütünlüğüne saygı ile bağdaşmaktadır. Aksine, hem bilimsel hem de imani açıdan daha tutarlı olan yaklaşım, insan bilgisinin sınırlı olduğunu kabul etmek ve bu bilginin sınırları çerçevesinde değerlendirme yapmaktır.
19.yy ve 20. yy başlarında hakim olan pozitivist ve materyalist bilim anlayışı veya ideoloji, evrenin bütünüyle çözülebilir, tüm yasalarının eksiksiz biçimde keşfedilebilir ve bilinmeyen hiçbir şeyin kalmayacağı yönünde güçlü bir iyimserlik ve küstahlık içindeydi. Nitekim 20. yüzyılın başlarında Amerikalı bir fizik profesörünün öğrencilerine, yakın bir gelecekte fizik alanındaki tüm temel sorunların çözüleceğini, bu nedenle fizikte artık keşfedecek yeni bir alanının kalmayacağını ifade ettiği aktarılır. Bu yaklaşım, bilimin ulaştığı o dönemdeki başarıların mutlaklaştırılması/putlaştırılması ve insan aklının evreni bütünüyle kuşatabileceği varsayımına dayanan 19. yüzyıl pozitivizminin tipik bir yansımasıdır.
Ancak çok kısa bir süre sonra ortaya çıkan gelişmeler, bu iddiaların ne kadar erken ve temelsiz olduğunu açıkça göstermiştir. Kuantum mekaniğinin doğuşu, görelilik teorisinin ortaya koyduğu yeni uzay-zaman anlayışı ve atom altı dünyanın beklenmedik karmaşıklığı, evrenin sanılandan çok daha derin ve anlaşılması güç bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bilim, sona ermek bir yana, her yeni keşifle birlikte daha fazla sorunun ortaya çıktığı, sürekli genişleyen bir araştırma alanı haline geldiği artık eskisinden daha iyi bilinir olmuştur.
Ne var ki, 19. yüzyılın bu indirgemeci ve mutlakçı pozitivist anlayışının etkileri, günümüzde farklı biçimlerde ve özellikle geriden gelen sözde kurancı kesim arasında varlığını sürdürmektedir. Kendisini yalnızca Kuran’a nispet eden bazı tipler, modern bilimin geçici ve sınırlı bulgularının, kendi akıl ve gözlemlerinin veya insanlığın alışık olduğu gözlemleri mutlak hakikat ölçüsü haline getirdiği görülmektedir. Bu yaklaşım, bilimi bir yöntem ve araştırma süreci olarak değil, adeta değişmez ve nihai bir otorite olarak konumlandırmakta; Kuran’da bildirilen ve mevcut bilimsel yöntemlerle açıklanamayan olayları, “sünnetullah’a aykırı” olduğu iddiasıyla reddetmeye varabilmektedir.
Oysa bu tutum, bilimin kendisine değil, bilimin tarihsel olarak belirli bir dönemine ait olan materyalist ve pozitivist felsefi yorumlara dayanmaktadır. Bilim, doğası gereği sürekli gelişen, kendi sınırlarını yeniden tanımlayan ve kesinlik iddiasında bulunmayan bir faaliyettir. Buna karşılık pozitivizm, bilimin belirli bir aşamasındaki bulgularını mutlaklaştırarak, varlığın yalnızca gözlemlenebilir ve ölçülebilir boyutlarla sınırlı olduğunu varsayan felsefi bir yaklaşımdır.
Sonuç olarak, bugün bazı çevrelerde görülen ve Kuran’ı mevcut bilimsel kabullerle sınırlı bir metin haline getirme çabası, Kuran’a bağlılığın bir gereği değil, aksine 19. yüzyıl materyalist pozitivizminin bilinçli ya da bilinçsiz bir devamı niteliğindedir. Kuran’a teslimiyet, insan bilgisinin sınırlılığını kabul etmeyi ve ilahi bilginin, insanın henüz kuşatamadığı ve tamamını hiçbir zaman kuşatamayacağı hakikat alanlarını da kapsadığını teslim etmeyi gerektirir; bilimin geçici teorilerini, vahyin üzerinde bir ölçü haline getirmeyi değil.
Elbette Kur’an’ın yorumlanması sürecinde, bazı ayetlerin yanlış anlama, bağlamdan koparma veya kelimelere sonradan yüklenen anlamlar sebebiyle olduğundan farklı biçimde “mucizevi” bir çerçeveye yerleştirilmiş olması ihtimali tamamen dışlanamaz. Bu, Kur’an metninin kendisinden değil, insanın anlama ve yorumlama faaliyetinin tabi olduğu sınırlılıklardan kaynaklanabilecek bir durumdur. Nitekim Kuran’ı anlama çabası, gramer, bağlam, kelime kökleri, tarih, arkeoloji ve bilimsel bilgi gibi gerek Allah’ın kevni ayetleri gerekse de Kur’an’ın kendi iç bütünlüğü gibi temel ilkeler doğrultusunda yürütülmesi gereken ilmi bir faaliyettir.
Ancak böyle bir tashih ve yeniden değerlendirme süreci, “sünnetullaha aykırıdır, dolayısıyla böyle bir şey gerçekleşmiş olamaz” şeklindeki ön kabuller üzerine bina edilemez. Zira bu yaklaşım, Kur’an’ı anlamaya çalışmak değil, önceden benimsenmiş bozuk bir tabiat tasavvurunu Kuran’a ölçü kılmak anlamına gelir. Oysa doğru yöntem, herhangi bir ayeti reddetmek veya zorunlu olarak mecazlaştırmak değil; öncelikle ayetin kendi bağlamını, dilsel yapısını, kullanılan kelimelerin Kur’an’daki kullanım alanlarını ve metnin bütünlüğü içindeki yerini dikkate alarak değerlendirmektir.
Sonuç olarak Kur’an’daki mucizevi anlatımların değerlendirilmesinde izlenmesi gereken yöntem, sünnetullah kavramını ileri sürerek, Allah’a kendi deney ve gözlemlerimize göre sınırlandırıcı kriterler koymak hadsizliği değil; Kur’an’ın anlaşılmasında geçerli olan genel ilmi usulü tutarlı ve bütüncül biçimde uygulamaktır. Eğer bir ayetin mucize olarak anlaşılması dilsel ve bağlamsal açıdan zorunlu görünmüyorsa, bu durum ilmi yöntemle ortaya konulmalıdır. Ancak bu değerlendirme, insanın mevcut bilimsel bilgi düzeyini mutlak ölçü kabul ederek değil, metnin kendi iç delilleri ve dilsel gerçekliği temel alınarak yapılmalıdır. Bu yaklaşım, sözde Kurancılık adına kendi bilgi ve tecrübelerini evrendeki tüm yasaların kendisi gibi görme maskaralığına bizi düşürmeyeceği gibi, hem Kuran’a sadakatin hem de ilmi dürüstlüğün gereğidir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
