Tesettür ve Başörtüsü Üzerine; Nur, 31 Bağlamında
ahmetsogutcu@gmail.com
AHMET SÖĞÜTÇÜ
Ahmet Söğütçü
5/20/202617 min read
TESETTÜR VE BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNE; Nur, 31 Bağlamında
Tesettür meselesi, İslam tarihinde en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır. Özellikle tesettürün sınırları üzerine tarih boyunca geniş bir literatür oluşmuş bulunmaktadır. Ancak bu tartışmaların önemli bir kısmı, başörtüsünün varlığı etrafında değil; kadının örtünmesinin kapsamının nerede başlayıp nerede bittiği, yüzün örtülüp örtülmeyeceği, peçe ve benzeri uygulamaların hükmü gibi meseleler etrafında şekillenmiştir.
Bu bağlamda Kuran’ın Nur Suresi 31. ayeti, tesettürle ilgili en temel metinlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu ayet, özellikle modern dönemde farklı yorumlara konu olmuş; özellikle ayette geçen “ziynet”, “mâ zahera minhâ”, “humur” ve “cuyûb” gibi ifadeler üzerinden çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. Bu çalışmada Nur 31. ayeti; Arap dili, Kuran’ın kavramsal bütünlüğü, ayetin iç yapısı ve nüzul dönemi toplumsal gerçekliği çerçevesinde ele alınacak, tesettür hükmünün hangi kavramlar üzerinden inşa edildiği ve ayetin çizdiği sınırların nasıl anlaşılması gerektiği incelenecektir.
Özellikle son dönemde, doğrudan başörtüsünün Kuran’daki konumu ve hükmü tartışma konusu haline gelmiştir. Bazı modern yorumlarda, Nur Suresi 31. ayetinin merkezinde başın değil göğüs bölgesinin bulunduğu örtülmesinin emredildiği, ayette geçen “hımar”ın ise dönemin kültürel bir unsuru olarak zikredildiği ileri sürülmüş; buna karşılık klasik yaklaşım, ayetin mevcut başörtüsünü doğrudan hükmün bir parçası olduğunu savunmuştur.
Bu çalışmada ise konuya doğrudan “başörtüsü vardır/yoktur” şeklindeki ön kabuller üzerinden yaklaşılmayacak; Nur Suresi 31. ayeti öncelikle kendi iç bütünlüğü içerisinde ele alınacaktır. Ayette geçen kavramların dilsel yapısı, birbirleriyle kurduğu anlam ilişkisi ve ayetin kurduğu mantıksal örgü incelenirken, aynı zamanda bu ifadelerin Kur'an’daki diğer kullanımları da dikkate alınarak ve ayetin lafzı, üslubu ve Kur’an bütünlüğü çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Öncelikle Nur 31. ayetin girişi ile başlayalım:
وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا
Mümin kadınlara da söyle, bakışlarından bazını kıssınlar (harama bakmasınlar), ırzlarını korusunlar ve zinetlerini göstermesinler ancak ondan (zinetten) açıkta olan şeyler hariç….
Bu ayette geçen “ziynet” kelimesine tarih boyunca çeşitli anlamlar verilmiştir. Genel olarak “ziynet” kelimesinin asli anlamı; süs, bezek ve estetik unsur demektir. Bu bağlamda kelime; yüzük, kolye, toka, küpe, bilezik, halhal ve benzeri takıları ifade etmektedir. Bu ziynetlerin gösterilmemesinden kastın ise, bunların takıldığı uzuvların örtülmesi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir kolyenin gizlenmesi boyun ve göğüs bölgesinin, küpenin gizlenmesi kulak ve saç çevresinin, halhalın gizlenmesi ise ayak bileğinin örtülmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla ayet, örtünme hükmünü doğrudan “beden” kavramı üzerinden değil, “ziynet” kavramı üzerinden inşa etmektedir.
Bunun yanında bazı müfessirler, ayette geçen “ziynet” kelimesinin kadının bedeninin tamamını ifade ettiğini ileri sürmüştür. Ancak bu yorum çeşitli açılardan problem taşımaktadır. Öncelikle “ziynet” kelimesinin asli anlamı doğrudan beden değil, bedeni süsleyen veya güzelleştiren unsurlardır. Kadının bedeninin tamamını doğrudan “ziynet” olarak isimlendirmek kelimenin temel kullanım alanıyla tam olarak örtüşmemektedir. Bunun yanında ayetin ilerleyen kısmında, ziynetlerin gösterilmesinde sakınca bulunmayan kimseler arasında baba, oğul, kardeş gibi yakın akrabalar da sayılmaktadır. Oysa kadının, kocası dışındaki kimselere bunlar çok yakın kişiler olsa bile bütün bedenini göstermesi söz konusu değildir. Bu durum da “ziynet” kelimesinin doğrudan “bedenin tamamı” anlamında anlaşılmasının isabetli olmadığını göstermektedir.
Ayrıca burada muhatap alınan mümin kadınların zaten çıplak kadınlar olmadığı da gözden kaçırılmamalıdır. Ayetin indiği dönemde kadınlar, toplumsal örf ve geleneğin doğal bir sonucu olarak belirli bir giyim anlayışına zaten sahipti. Başörtüsü, dış örtü ve çeşitli giyim unsurları o toplumda bilinen ve kullanılan şeylerdi. Dolayısıyla ayet, çıplak bir bedeni ilk kez örten teorik bir kıyafet düzeni kurmamakta; mevcut toplumsal giyim pratiği içerisinde bazı sınırlar ve düzenlemeler getirmektedir. Bu yönüyle ayette kullanılan “ziynet” kavramı dikkat çekicidir. Her ne kadar “ziynet” kelimesine tüm beden anlamı vermek, ilk bakışta kadının bedenini estetik ve değerli bir unsur olarak gören ince bir yaklaşım gibi sunulabilse de, ayetin bağlamı içerisinde bu yorum farklı bir problem doğurmaktadır. Çünkü böyle bir durumda ayetin hitabı, zaten belli bir örtünme ve giyim kültürü içerisinde yaşayan mümin kadınları adeta tamamen açılabilen kimselermiş gibi konumlandıran kaba bir anlama dönüşmektedir. Oysa ayetin üslubu doğrudan “bedeni” değil, “ziyneti” merkeze almakta; böylece mevcut giyim anlayışı içerisindeki teşhir ve dikkat çekme unsurlarını düzenleyen daha incelikli ve edebi bir ifade kullanmaktadır. Bu sebeple, hem kelimenin asli anlamı hem de ayetin hitap üslubu dikkate alındığında, burada “ziynet” kelimesine doğrudan “kadının bütün bedeni” anlamını vermek isabetli görünmemektedir.
Aynı zamanda ayetin başındaki “mümin kadınlara söyle” ifadesi, verilen emrin özellikle iman eden kadınlara yönelik bir nehiy/yasaklama/emir olduğunu açıkça gösterir. Kur'an burada genel bir insan veya kadın tarifinden ziyade, mevcut bir toplumsal yapı içinde belirli bir gruba hitap etmektedir.
Bu noktada şu önemli mesele ortaya çıkar: Ayet, zaten içinde giyim kuşamın bulunduğu bir toplumdan bahseder. Yani kadınlar tamamen çıplak değildir; herkesin kabul ettiği bir örtünme ve giyim kültürü vardır. Ayet de bu mevcut durumun üzerine konuşur.
Eğer “ziynet” kelimesini “kadının tüm bedeni” olarak anlarsak, şu sorun ortaya çıkar:
Bu durumda ayet sanki “mümin kadınlar bedenlerini tamamen örtmelidir” gibi bir kural koyarken, mümin olmayan kadınlar için hiçbir açıklama veya durum belirtmemiş olur. Yani mümin olmayan kadınların nasıl giyineceği, asgari sınırları, hangi sınırda olacağı ayette hiç temas edilmemiş olur. Bu da metnin toplumsal düzen kuran yapısıyla uyuşmaz. Mümin olmayan kadınların da asgari giyim sınırları, mümin kadınların ayetin ilerleyen kısımlarda sayılan baba, oğul, erkek kardeş gibi olanlarla olan giyim sınırlarıyla eşdeğerdir.
Önce toplumda zaten var olan genel giyim hali kabul edilir, sonra mümin kadınlara “fazladan bir sorumluluk ve sınır” getirilir. Yani ayet sıfırdan bir “çıplaklık örtme emri” vermiyor; mevcut giyim düzeni içinde bazı şeylerin (ziynetlerin) zorunluluk harici açık olanların (eller, ayaklar ve yüz) açılmaması gerektiğini söylüyor.
Bu yüzden “ziynet”i “tüm beden” olarak anlamak, metni olması gerekenden kopuk bir çerçeveye sokar. Çünkü ayetin dili, baştan aşağı bir beden tanımı değil, zaten giyinik bir toplumda süsün ve dikkat çeken alanların nasıl kontrol edileceğini konuşan bir dildir.
Özetle, “mümin kadınlara yönelik emirler” üzerinden, aslında toplumsal düzeyde tüm kadınları kapsayan ve istisnasız herkesin uymak zorunda olduğu bir giyim modeli çıkmaktadır. Buna göre, toplumsal olarak bilinen ziynet unsurlarının (saçlar, kollar, ayak bilekleri gibi) görünür kabul edildiği sınırın dışında kalan bölgelerin, hangi kadın olursa olsun örtülü olması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Yani mümin olsun olmasın her kadın toplumsa düzen içinde bacaklarını veya ayak bileklerinin üstünü örtmek zorundadır, her kadın göğüslerini ve “göğüs yırtmacını” örtmek zorundadır ve bunlar açık olmamalıdır.
Ayrıca “humur” ifadesiyle birlikte “cuyûb” üzerine örtü salınması emri, zaten çıplak bir göğüs aralığının kapatılması şeklinde değil; mevcut giyim içinde örtülü olan göğüs yırtmacının baştan aşağı boyun ve göğüs yırtmacına kadar, başörtüsünün aşağı doğru salınmasıyla daha düzgün bir şekilde örtünmesini hedefleyen bir düzenleme olarak anlaşılmaktadır. Göğüs bölgesinin tamamen açık olduğu bir durum söz konusu değildir. Zaten ayet artık nerelerin gösterilmemesi ve nerelerin gösterilebilir olduğu hakkında çerçeve çizmiştir. Artık saçlar da göğüs bölgesi gibi kapalıdır. Ancak ayet kıyafetle örtülü olsa bile vücut hatlarını belirginleştirebilecek açıklığın da giderilmesi amaçlanmaktadır.
Yani esasında Nur 31. Ayetteki “Mümin kadınlara da söyle, bakışlarından bazını kıssınlar (harama bakmasınlar), ırzlarını korusunlar ve zinetlerini göstermesinler ancak ondan açıkta olan şeyler hariç….” buraya kadar tamamlamış olmaktadır. Kendiliğinden açık olan (yüz, eller ve ayaklar) dışında her yerin örtülmesi emri verilmiştir. Başörtüsü ayette geçmeseydi bile farz olduğu zaten anlaşılacaktı. Çünkü saçlar da zinet uzvudur ve zorunlu olarak el, ayak ve yüz gibi açık olması gerekenler içinde değildir. Başörtüsü ile ilgili yeni gelen emir bir örtünme emri değildir örtünmenin detayı yani şekli şemali hakkındadır.
Buraya kadar ele aldığımız ifade sadece mümin kadınlar için değil aynı zamanda her hangi bir toplumsallıkta diğer kadınların da asgari düzeyde olması gereken hali ne olduğunu çıkarsamayı sağlamaktadır.
Başörtüsü emri:
وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
Humurlarını cuyublarının üzerine salsınlar…
Bu bölümde “humur” kelimesi geçmektedir ve tartışmaların önemli bir kısmı bu kelime etrafında yoğunlaşmıştır. Ancak “başörtüsü müdür, değil midir?” tartışması, metnin anlam bütünlüğü içinde abesle iştigaldir. İster başörtüsü, ister boyun örtüsü, hatta tabiri caizse isterse herhangi bir örtü (masa örtüsü bile) kabul edilsin, sonuç değişmemektedir. Çünkü ayet zaten ziynetlerin gösterilmemesi ilkesini ortaya koymuş ve bunun doğal ve zorunlu istisnaları dışında kalan alanların açılmamasını mümin kadınlar için bir düzenleme olarak belirlemiştir.
Bu noktadan sonraki ifade, yeni bir örtünme alanı belirlemek değil; zaten gerçekleşmiş olan örtünmenin nasıl uygulanacağına dair bir açıklamadır. Burada hedef, göğüs bölgesinin boyun açıklığıyla birlikte belirginliğini ortadan kaldıracak şekilde örtünün aşağı doğru salınmasıdır. Yani mesele yeni bir örtü eklemek değil, mevcut örtünmenin şekil ve şemalini göğüs bölgesindeki beden hatlarını gizleyecek şekilde düzenlemektir.
Ayet içinde geçen خُمُرِ (humur) kelimesi, خِمَار (hımâr) kelimesinin çoğuludur ve klasik dil kullanımında “başı örten örtüler” anlamında kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen خَمْر (hamr) kelimesi nasıl ki aklı örttüğü için “içki” anlamında isimlendirilmişse, bu kök yapısının “örtme” anlamı taşıdığı açıktır. Bu çerçevede خِمَار kelimesi de başı örten ve baş bölgesini kapatan örtü anlamıyla ilişkilidir.
Dolayısıyla kelimenin kök anlamı dikkate alındığında, burada kastedilen şeyin başı örten bir örtü olduğu yönündeki yorum dil açısından güçlü bir karşılık bulmaktadır.
Ancak tekrar vurgulamak gerekir ki, başörtüsünün zorunluluğu yalnızca bu kelimeye dayanmaz. Ayetteki ifade bu hükmü güçlendiren ve mevcut anlamı pekiştiren bir nitelik taşır. Yani bu kelime olmasaydı dahi, örtünme ilkesinin genel çerçevesi içinde başörtüsü uygulamasına dair sonuç zaten anlaşılacaktı. Bu nedenle “humur” ifadesi, yeni bir hüküm üretmekten ziyade zaten genel hatlarıyla bildirilen örtünme ilkesini destekleyen ve onu daha açık hale getiren bir dil unsuru olarak değerlendirilmelidir.
Ayet içinde geçen “ve’lyadribne” ifadesi, bağlama göre “örtüyü salmak, sarkıtmak, yerleştirmek” gibi bir kullanım alanına işaret eder. Çünkü burada fiil, fiziksel bir darbe değil bir örtünün belli bir bölge üzerine yönlendirilmesini ifade eder.
Bunu belirleyen temel unsur, hemen ardından gelen “alâ cuyûbihinne” ifadesidir. “Cuyûb”, göğüs açıklıkları ve yaka bölgesini ifade eder. Dolayısıyla emrin anlamı, başı örten örtünün yalnızca başta kalmayıp yine zaten kapalı olan boyun ve göğüs açıklığındaki hattı da belirgin olmaktan çıkaran bir yerleştirmedir. Yani ayette baş örtülerini göğüs yırtığına kadar salın şeklinde bir ifade ayette hiç olmasaydı bile, hem baş örtmenin hem de göğüs bölgesinin tamamının örtülmesi yine anlaşılacaktı fakat ayet bu noktada göğüs arasını ve çıkıntısını sadece örtülmesiyle yetinmemekte aynı zamanda bu hattın belirgin halini azaltmak ve en aza indirmek istemektedir.
“Cuyûb” (جُيُوب) kelimesi, “c-y-b” (ج ي ب) kökünden gelir. Bu kökün temel anlamı “kesmek, yarmak, açmak ve bir şeyde açıklık/yarık oluşturmak”tır. Bu anlam alanı Arapçada özellikle kumaş, elbise veya herhangi bir yüzeyde meydana gelen “açıklık, yarık, girinti” fikrini taşır.
Elbisedeki yaka açıklığı için kullanıldığı gibi, içine bir şey konulabilen “açık kesit” anlamına da genişler. Türkçedeki “cep” de bu anlamın doğal devamıdır: elbise üzerinde açılmış, içine bir şey konulan küçük açıklık. Yani hem etimolojik hem de kavramsal olarak “ceyb / cuyûb” ile aynı temel mantığı taşır:
“açılmış bir boşluk ve yarık”.
“Cuyûb” kelimesi etimolojik olarak elbisedeki açıklık ve yarık anlamını taşısa da kullanım alanı sadece kumaşla sınırlı değildir; aynı zamanda bu açıklığın karşılık geldiği beden bölgesiyle de doğrudan ilişki kurar. Yani burada hem kıyafet üzerindeki açıklık hem de bu açıklığın denk geldiği anatomik alan birlikte düşünülür.
Bu nedenle ayetteki ifade, sadece elbise üzerinde teknik bir düzenleme değil, aynı zamanda bu açıklığın beden üzerindeki karşılığının görünür olmaklığını azaltıcı bir anlam taşır. Başka bir ifadeyle, örtünün yukarıdan göğüs açıklığına doğru indirilmesi emri, hem kıyafet düzeyinde açık alanın kapatılmasını hem de bu açıklığın bedensel olarak belirginliğinin giderilmesini hedefler.
Bu çerçevede verilen emir, az önce verilen emirle olan örtünme zorunluluğun üzerine, örtü veya elbisedeki açılma ve belirginleşme noktalarını düzenlemektir.
Buradaki asıl vurgu, göğüs bölgesinde oluşan anatomik açıklığın ve bunun kıyafet üzerinden ortaya çıkan görünürlüğünün giderilmesidir. Yani amaç, bu bölgenin hem örtü düzeyinde hem de bedensel hatları itibariyle belirgin hale gelmesinin önüne geçmektir.
Dolayısıyla “humur” kelimesi üzerinden başörtüsünün varlığı ya da yokluğu yönünde yapılan tartışmalar, metnin bütünlüğü içinde tek başına belirleyici değildir.
Buna göre başörtüsü, “humur” ifadesiyle ilk defa ortaya konan bir örtünme hükmü değil, zaten mevcut olan örtünme emrinin devamıdır ve onun parçası olarak detayıdır. Ayetteki yeni vurgu ise, bu örtünün kullanım biçimine yöneliktir.
Buradaki temel emir, zaten örtülü kabul edilen baş örtüsünün, göğüs ve yaka açıklığı üzerine doğru salınarak bu bölgenin belirginliğini ortadan kaldıracak şekilde düzenlenmektir. Yani mesele yeni bir örtünme alanı oluşturmak veya belirlemek değildir; önceki emrin gereği olan örtünmenin ve başörtüsünün göğüs bölgesinde oluşan açıklığı kapatacak biçimde tamamlanmasıdır.
Birilerinin iddia ettiği gibi, “Kuran’da başörtüsü emri yoktur” veya “ayet başı örtmeyi emretmez, sadece göğüs dekoltesini kapatır” şeklindeki çıkarımlar, metni parçalı okuyarak bütün bağlamını gözden kaçırmaktadır. Çünkü ayet, örtünme meselesini yalnızca tek bir anatomik bölgeye indirgemek yerine, “ziynet” kavramı üzerinden genel bir örtünme çerçevesi kurar ve “humur” ifadesiyle örtünme pratiği ve emrinin kullanım biçimini düzenler.
Ayrıca, ayet bağlamdan kopuk olarak yalnızca “başörtülerini cuyûblarının üzerine salsınlar” ifadesiyle bile gelmiş olsaydı, bunu “sadece dekolteyi örtün” şeklinde daraltmak yine doğru bir okuma olmazdı. Çünkü burada doğrudan “başörtüleri” (humur) zikredilmekte ve örtünün kendisi üzerinden bir yönlendirme yapılmaktadır; bu da başı örten bir örtünün zaten varsayıldığını açıkça gösterir.
Dolayısıyla “Kuran’da başörtüsü yoktur” ya da “ayet başı örtmeyi emretmez” demek, hem ayetin bütünlüğünü gözden kaçıran hem de seçilen lafızların delalet gücünü dikkate almayan bir tutumdur. Bu tür okumalar, metni kendi iç mantığı içinde değerlendirmek yerine, sonucu önceden belirlenmiş bir yorumu metne zorla yükleme eğiliminden ibaret, hatta çoğu zaman inatçı bir tutumdan başka bir şey değildir.
وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ اَوْ اٰبَٓائِهِنَّ اَوْ اٰبَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓائِهِنَّ اَوْ اَبْنَٓاءِ بُعُولَتِهِنَّ اَوْ اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اِخْوَانِهِنَّ اَوْ بَن۪ٓي اَخَوَاتِهِنَّ اَوْ نِسَٓائِهِنَّ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُنَّ اَوِ التَّابِع۪ينَ غَيْرِ اُو۬لِي الْاِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ اَوِ الطِّفْلِ الَّذ۪ينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلٰى عَوْرَاتِ النِّسَٓاءِۖ
Zinetlerini kocalarına ya da babalarına ya da kocalarının babalarına ya da oğullarına ya da kocalarının oğullarına uada kardeşlerine ya da kardeşlerinin oğullarına ya da kendi kadınlarına (yakın akraba ve dost kadınlar) ya da sözleşmelerin malik olduğu kimselere ya da emri altında erkeklik arzusu taşımayan adamlara, kadınlığın gizli hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler.
Bu ayette “bu‘ûl” (بُعُولِهِنَّ) ifadesi dikkat çekicidir. Çünkü kadının ziynetini görmesi yasak olmayan kişiler arasında kocaların ayrıca zikredilmesi, ilk bakışta gereksiz gibi görülebilir. Ancak burada “koca” sadece cinsel ilişki kurabildiği eş/zevc anlamında dar bir çerçeveye sıkıştırılmamalıdır; boşanma sürecinde olup iddet (üç kur bekleme) içinde bulunan erkek de hukuken halen “bu‘ûl”/koca kapsamındadır. Yani ilişki fiilen bitmiş olsa bile bağ tamamen kopmamıştır ve ayet bu ara hukuki durumu da dikkate alarak konuşmaktadır.
Bu çerçevede ayetin saydığı kişiler, kadının bedenini bütünüyle serbestçe görebilecek bir grup değil; ziynetleri görmeye erişimi mümkün olan bir çevredir.
Eğer “ziynet” kelimesi tüm beden anlamına gelecek şekilde genişletilirse, ayetin bu sayım sistemi kendi içinde anlamsızlaşır. Çünkü o durumda hem koca hem de sayılan diğer yakınlar için “görülmesi serbest olan şey” diye bir sınır kalmaz; hüküm fiilen sınırsız bir görme alanına dönüşür. Bu da hem metnin iç tutarlılığıyla hem de “istisna edilen çevre” mantığıyla açık bir çelişki üretir.
وَلَا يَضْرِبْنَ بِاَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْف۪ينَ مِنْ ز۪ينَتِهِنَّۜ
Ayaklarını gizledikleri zinetlerinden bazısı bilinsin diye yere vurmasınlar.
“Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar” ifadesi, ziynetin sadece görünürlükle değil, dikkat çekme amacıyla ses ve hareket yoluyla da ifşa edilmesini engelleyen bir sınır koymaktadır. Buradaki yasak, özellikle ayak bileklerine takılan halhal gibi ziynetlerin yürüyüş esnasında çıkardığı sesle fark edilmesini ifade eder. Fakat mesele yalnızca buna indirgenemez. Asıl vurgu, ziynetin herhangi bir şekilde “dikkat çekici hale getirilmesi” ve bunun bilinçli bir gösteriye dönüştürülmesidir.
Bu noktada Kuran’ın üslubunda görülen incelik dikkat çekicidir. Nasıl ki “anne babaya ‘öf’ bile demeyin” ifadesi, en düşük düzeydeki saygısızlık örneği üzerinden bütün bir hak ihlali alanını kapsayan bir çerçeve kuruyorsa, burada da benzer bir üslup vardır. Yani en küçük ve en hafif dikkat çekme davranışı bile yasaklanarak, bunun ötesinde yer alabilecek daha ağır ve açık davranışların zaten bu kapsamın dışında düşünülemeyeceği ima edilmektedir.
Dolayısıyla ayet, yalnızca ses çıkaran bir ziynet kullanımını değil; ziynetin erkek bakışını celbetmeye yönelik her türlü bilinçli hareket, tavır ve yönelişini de sınırlandıran genel bir ahlaki ilke ortaya koymaktadır.
وَتُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعاً اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
Allah’a tevbe edin ey müminler! Umulur ki kurtulaşa erersiniz. (Nur, 31)
Ayetin bütün bu düzenleyici hükümlerinin ardından gelen son çağrı ise dikkat çekicidir:
“Allah’a tevbe edin ey müminler. Umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Nûr, 31)
Bu ifade, sadece belirli davranışların sınırlandırılması değil, aynı zamanda mümin toplumun sürekli bir iç muhasebe ve arınma halinde olması gerektiğini ortaya koyar. Zira mesele yalnızca dış görünüşe dair bir düzenleme değil; bakıştan tavra, niyetten davranışa kadar uzanan bütüncül bir ahlaki inşadır.
Cilbab meselesi: Ahzab 59 bağlamı
Kur’an’da örtünme ile ilgili çerçeve yalnızca Nur 31 ile sınırlı değildir. Ahzab Suresi 59. ayette geçen cilbab ifadesi de bu bütünlüğün önemli bir parçasıdır.
يَٓااَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmalarına ve böylece eziyet görmemelerine daha uygundur. Allah Gafur ve Rahimdir. (Ahzâb, 59)
Cilbab kelimesi Arap dilinde dışarı çıkıldığında üzerine alınan üst giysi anlamında kullanılmaktadır. Bu ifade, Nur 31’de ortaya konulan örtünme ilkesinin kamusal alandaki görünür karşılığını ifade eder. Yani mesele yeni bir giyim icadı değil, mevcut örtünme anlayışının dış ortamda da devam ettirilmesidir.
Mümin kadınların bu emri yerine getirirken, örtünmenin Allah’ın bir emri olduğunun anlaşılacağı bir dış giysi ile kamusal alanda bulunmaları hedeflenmektedir. Bu yönüyle cilbâb, örtünmeyi onu toplumsal düzlemde görünür kılan nitelik taşır.
Burada kastedilen şey, tek tip bir kıyafet dayatması ya da kadını tanınmaz hale getiren bir örtünme biçimi değildir. Aynı şekilde cilbabın estetik bir görünüm taşıması da tek başına teşhircilik anlamına gelmez; belirleyici olan, bunun dikkat çekme ve sergileme amacıyla mı yoksa normal ve düzenli bir giyim tercihi olarak mı ortaya çıktığıdır. Dolayısıyla cilbâbın estetik bir yön taşıması onu otomatik olarak teşhir amacıyla kullanılan bir giysi haline getirmez; burada esas belirleyici olan niyet ve kullanım bağlamıdır.
Özetle bu ayet, Nûr Sûresi 31. ayette ortaya konulan örtünme ilkesine ek olarak, zaten örtünme emrini yerine getiren mümin kadınlara yönelik yeni ve bağımsız bir giyim yükümlülüğü getirmemektedir. Aksine, mevcut örtünme hükmünün kamusal alanda daha belirgin ve daha düzenli bir şekilde uygulanmasına dair bir yönlendirme ve açıklama niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla cilbab ile kastedilen şey, Nur 31’de emredilen örtünmeyi yerine getirmiş bir kadına ikinci bir kat zorunlu kıyafet daha eklemek değildir. Burada amaç, örtünmenin mahiyetini değiştirmek değil, onun dış ortamda nasıl daha uygun ve toplumsal anlamı görünür kılacak şekilde gerçekleştirileceğini ortaya koymaktır.
Eğer cilbâbın tüm bedeni baştan sona örten ikinci bir dış giysi olduğu varsayılırsa, Nûr Sûresi 31. ayetteki örtünme hükmünün zaten bütünüyle tamamlandığı ve ziynetlerin ayrıca kapatılmasına dair bir açıklamaya ihtiyaç kalmadığı sonucu ortaya çıkar. Bu durumda ayetin, yalnızca “ek bir kat örtü” bildiren teknik bir tekrar düzeyine indirgenmesi söz konusu olur ki bu, metnin kurduğu anlam bütünlüğüyle uyumlu görünmemektedir.
Dolayısıyla burada mesele, kamusal alanda “kaç kat elbise giyileceği” gibi bir nicelik meselesi değildir. Aksine, kamusal alanda örtünmenin Nûr 31’deki ilkelere uygun biçimde, dikkatli ve özenli bir şekilde sürdürülmesi; vücut hatlarını belirginleştirmeyen ve teşhir maksadından uzak bir dış görünümün sağlanması yönünde bir yönlendirmedir.
Yoksa bazı çevrelerde iddia edildiği gibi, Nûr Sûresi 31. ayet ile zaten örtünme emrini yerine getirmiş bir kadına ikinci bir kat zorunlu elbise daha giydirilmesi söz konusu değildir. Burada anlatılan şey, mevcut örtünmenin üzerine yeni bir kat giyim yüklemek değil; örtünmenin kamusal alanda daha uygun, daha ölçülü ve ayetin maksatlarına uygun şekilde sürdürülmesidir.
Yani bir kadının cilbabını çıkardığında, Nur Sûresi 31’deki örtünme şartlarına uygun bir giyim içerisinde bulunmak zorunda olduğu şeklinde bir zorunluluk söz konusu değildir; aslında böyle bir iddia da esasen tartışmanın merkezinde yer almamış ve pek az kimse dışında bunu iddia eden olmamıştır. Yani aklı başında kimse pardesü veya çarşafın altında da Nur 31 standartlarını sağlayan ayrıca bir giyim daha gerekir dememiştir. Böyle bir iddia saçma ve maksada aykırıdır. Dolayısıyla burada mesele, giyimin kaçıncı kat olduğu veya katman sayısı değildir.
Esas vurgu, Nur 31’de ortaya konulan örtünme ilkesinin maksadına uygun bir tesettürün doğru ve işlevsel şekilde gerçekleştirilmesi emridir. Bu yönüyle ilave bir emir ve yükümlülük değil zaten var olan yükümlülüğü netleştiren ve detaylandıran, açıklayan bir yönü vardır.
Son olarak Nisa 60’da evlilik ihtimali kalmayan çok yaşlı kadınlar Allah’ın belirttiği örtünme emirlerinden muaf tutulmasıdır. Ancak ziynetlerini yani takılarını teşhir etmeden. Burada en başta da ifade ettiğimiz gibi buradaki kadınlar başlangıca döndüğü yer çıplaklık değil, mümin olmayan kadınların da uymak zorunda olduğu, aynı zamanda mümin kadınların da istisnaları sayılan yakınlarına karşı uymak zorunda bulunmadığı sınırlarda kalmaktır. Yani bu çok yaşlı veya ihtiyar kadınlar başını, kollarını ve ayak bileklerini örtmek zorunda değildir. Ancak ilgili ayette yine buna uymaları tavsiye edilmektedir.
En doğrusunu Rabbimiz bilir.

Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.
kuranevreni610@gmail.com
