Mübtedanın Fiile Takdimi (İsim cümlesi ve Fiil Cümlesi Arasındaki Fark)

ahmetsogutcu@gmail.com

GRAMER NOTLARI

Ahmet Söğütçü

4/7/202611 min read

Mübtedanın Fiile Takdimi (İsim cümlesi ve Fiil Cümlesi Arasındaki Fark)

Zaten mübteda, haberi fiil cümlesi ise her zaman fiilden önce gelir. Fiilin önce geldiği durumda mübtedadan değil artık failden söz edilir. Zira mübteda isim cümlesinde olur. Dolayısıyla mübtedanın fiile takdimi ifadesinin daha doğru ifadesi müsnedun ileyhin yani kendisine isnat edilen şey veya kişinin, fiile (müsnede/isnat edilen) takdimidir (söz diziminde önce gelen kelime sonrakine takdim edilmiştir denir). Çünkü fiilin mübtedaya takdimi diye bir şey yoktur. Zira fiil (isnat edilen eylem/müsned) müsnedun ileyhine yani kendisine isnat edilen şeye takdim edildiği durumda buna fiil cümlesi denir (fiil +fail olur) ve artık orada mübtedadan bahsedilemez.

Mübtedanın fiile takdimi ile şunu kastetmekteyiz. Örneğin 2 cümle ele alalım. Müsnedi ve müsnedun ileyhi (yani isnat edilen şeyle/müsned, kendisine isnatta bulunan şeyin/müsnedun ileyh) aynı olduğu ancak biri fiil cümlesiyle ifade edilmiş, diğeri isim cümlesiyle ifade edilmiş olsun. Türkçe tercümelere genellikle (hatalı veya kimi zaman belki de zorunlu) aynı şekilde çevrilen bu iki cümle arasındaki farkı anlamaya çalışacağız. Bu durum Arapçada neden iki tür cümlenin bulunduğuyla da yakından ilgili olup biz haberinin fiil cümlesi olan isim cümleleriyle, fiil cümleleri arasında, mana yönüyle ortaya çıkan belirgin farkı anlamaya katkı sunmasını amaçlamaktayız.

Fiil cümlesi:

1.cümle

ذَهَبَ مُحَمَّدٌ

Muhammed gitti.

İsim cümlesi:

2.cümle

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ

Muhammed, o gitti.

Görüldüğü gibi yukarıdaki iki cümlede de aynı fiil (müsned) yani gitme işi Muhammed’e (müsnedün ileyh) isnat edilmiştir. Fakat Arapça gramerinde 1.cümleye fiil cümlesi, 2. Cümleye isim cümlesi denilir.

Birinci cümlede irabında: zehebe fiili gaib/müzekker/mazi bir fiil olup, faili Muhammed’dir.

İkinci cümlenin irabı ise: Muhammed mübteda olup, zehebe fiili cümlenin haberidir. Cümlenin haberi de fiil cümlesi olup faili gizli hüve zamiridir ve bu zamir Muhammed’e döner/racidir. Aslında 2. Cümlenin gramatik manada (teorik olarak) ifadesi şöyledir:

Asıl cümle:

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ

Bu ifadenin teorik olarak ifadesi şu konumdadır:

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ مُحَمَّدٌ

Veya

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ هو

Fakat “Muhammedun zehebe muhammedun” denmez zaten zehebe fiilinde fail olarak takdiren gaib gizli bir hüve zamiri vardır, tekrar Muhammed ismini zikretmek gereksiz bir tekrar olur (eğer ekstradan başka bir vurgu amacı veya muhataba ismi tekrar ettirerek elde edilmek istenen başka bir fayda yoksa.)

Yine aynı şekilde “Muhammedun zehebe hüve” denilmez zira aynı gerekçe burada da geçerli olup, zehebe fiilinde fail olarak gizli bir gaib hüve zamiri bulunmakta ve bu zamir mübteda olan Muhammed’e dönmektedir.

Bu şekilde bir izah, isim cümlesi ile fiil cümlesi arasındaki gramatik farka dair durum daha açık hale gelmesi için yapılmıştır. Yani isim cümlesinde zehebe fiilinin faili “Muhammedun” kelimesi değildir, “Muhammedun” mübtedadır, zehebe fiilinin faili “Muhammed” ismine dönen gizli hüve zamiridir. Bunun bilinmesi fiil cümlesi ile isim cümlesi arasındaki temel farkı anlamamız açısından önemlidir.

Ayrıca bir isim cümlesinde haber öğesi mübtedayla ilgili bir isnad ve haberde bulunmakta olup, bu haber cümlesi fiil cümlesi olursa, mübtedanın o fiil cümlesinin faili olmak zorunda olmadığının bilinmesi açısından da çok önemlidir. Çünkü mübtedanın haber cümlesiyle uyumluluğu açısından Arapçada aranan şey, haber öğesi içinde gizli ya da açık mübtedaya dönen uygun bir zamirin bulunmasıdır.

Bu nedenle Türkçede özne yüklem ilişkisi fiil cümlelerinde geçerli olmakla birlikte isim cümleleriyle birebir örtüşmemektedir. Her Türkçe cümlede yüklemde bir eylem veya bir haber varsa mutlaka bu eylemin ya da haberin isnadı doğrudan özneye döner ancak bu durum Arapça için geçerli bir kural değildir. Örneğin:

زَيْدٌ اَبُوهُ غَنِيٌّ

Zeyd, onun babası zengindir.

Ya da

زَيْدٌ اَبُوهُ ذَهَبَ

Zeyd, onun babası gitti.

Yukarıdaki örneklere bakılırsa Türkçe açısından özne yüklem uyumsuzluğundan bahsedilebilir ve cümleler “Zeyd, babası zengindir” değil “Zeydin babası zengindir” şeklinde ifade edilmesi daha uygundur. Ancak Arapça açısından bu cümlelerde bir bozukluk veya mübteda-haber uyumsuzluğu bulunmamaktadır.

Türkçedeki “zeydin babası zengindir” ifadesinin Arapçadaki tam karşılığı “ebu zeydin ganiyyun” dur. Ancak bizim örnek cümlemiz “zeydun ebuhu ganiyyun” şeklindedir.

Dolayısıyla Türkçe gramer mantığı ile çözümlenmesi sorun olan bir ifade, Arapçada gramer bozukluğu olarak kabul edilemez.

Peki bir Arap neden “ebu zeydin ganiyyun” (zeydin babası zengindir) demek yerine, “zeydun ebuhu ganiyyun” demektedir?

Bu konuya iştigal bahsi altında daha yakından bakılacaktır ancak şunun bilinmesi çok önemlidir. Her dilde olduğu veya olması gerektiği gibi söz diziminde, kelime ve terkiplerde en küçük bir değişiklik manada da az da olsa değişimi zorunlu kılar. İnsan sözünün eksik, kusurlu, kelam edenin aciz veya bilgisiz olması durumunda bu ince ve küçük farklar ihmal edilebilir. Ancak Kuranı Kerim gibi Allah’ın kelamı olan bir sözde her ayrıntı, her söz dizimi, kelime ve terkiplerdeki oluşum ve değişim, ihtimallerden pek çoğuna rağmen seçilen/tercih edilen ifadenin farkı ve güzelliği vs çok büyük titizlikle irdelenmeli ve kesinlikle ihmal edilmemelidir. Bu konuyla ilgili bir ayet örneği vererek, yukarıdaki örneklerin izahına geçelim.

وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُنَ

Ve Şairler, onları da Gavinler takip eder. (Şuara 224)

Şimdi yukarıda verilen örneklerin detaylı incelemesine geçelim:

زَيْدٌ اَبُوهُ غَنِيٌّ

Zeyd, babası zengindir.

“Zeydun ebuhu ganiyyun” (Zeyd, babası zengindir.) Bu cümlede “zeydun” kelimesi mübteda, “ebuhu ganiyyun” ifadesi haberdir. Ancak haber (ebuhu ganiyyun) ifadesi de kendi için bir isim cümlesi olup, mübtedası “ebuhu” , haberi ise “ganiyyun” dur. Cümle içinde başka bir cümle daha vardır.

“Zeydun ebuhu ganiyyun”: İsim cümlesi / Mübteda (zeydun)+Haber (ebuhu ganiyyun)

“Ehubu ganiyyun”: İsim cümlesi / Mübteda (ebuhu)+Haber (ganiyyun)

زَيْدٌ اَبُوهُ ذَهَبَ

Zeyd, babası gitti.

Aynı şekilde “zeydun ebuhu zehebe” (zeyd, babası gitti.) ifadesinde “zeydun” kelimesi mübteda olup gerisi haberdir. Haber cümlesi ise mübteda ve haberden oluşan başka bir isim cümlesidir. Bunun mübtedası “ebuhu” haberi de fiil cümlesi olan “zehebe”dir. Buraya dikkat edelim. “Zehebe” bir cümle olup fiil cümlesidir (her fiil, fiil cümlesidir). Faili ise “ebuhu” kelimesine dönen gizli zamir hüve zamiridir.

zeydun ebuhu zehebe : İsim cümlesi Mübteda (zeydun)+Haber (ebuhu zehebe)

ebuhu zehebe: İsim cümlesi / Mübteda (ebuhu)+Haber (zehebe)

zehebe: Fiil cümlesi/Fiil (zehebe)+Fail (gizli-müstetir zamir hüve)

Bütün bunlar Türkçede özne yüklem ilişkisinin, Arapça isim cümlelerinde tam olarak örtüşmediğini gösterdiği gibi, haberi fiil olan isim cümlelerinde, aslında haberin de ayrı bir cümle olabileceğini göstermektedir.

Bie fiil cümlesiyle isim cümlesi arasında, manaya dair farka yakından bakmadan önce, bir fiil cümlesi ile isim cümlesi arasındaki farkı unuttuğumuz ya da hatırlamak istediğimizde kolaylıkla arasındaki farkı anlayabileceğimiz bir metodu gösterelim. Aynı örnekleri ele alalım.

Fiil cümlesi:

1.cümle

ذَهَبَ مُحَمَّدٌ

Muhammed gitti.

İsim cümlesi:

2.cümle

مُحَمَّدٌ ذَهَبَ

Muhammed, o gitti.

Şimdi bu cümlelerin başlarına soru hemzesi koyalım. (soru hemzesi her zaman cümlenin en başına gelir ve cevabı istenen şey de kendisinden sonra gelen kelimedir- Soru hemzenin irabtan mahalli yoktur yani cümlenin öğelerinden biri değildir)

Fiil cümlesine soru ekleyelim:

أذَهَبَ مُحَمَّدٌ

Muhammed gitti mi?

İsim cümlesine soru ekleyelim:

أمُحَمَّدٌ ذَهَبَ

Muhammed mi gitti?

Yukarıdaki iki soru ifadesi incelenirse arasındaki mana farkları daha yakından görülebilir.

Birinci soruda eylemin sahibi bilinmekte veya Muhammedin eylemine vurgu ve merak varken (yani Muhammed gitti mi kaldı mı ne yaptı?), ikinci soruda giden birinin olduğu bilinmekte ancak kimin gittiği veya işi yaptığı bilinmemekte, kendisine isnatta bulunulan isme vurgu ve merak vardır. (Muhammed mi gitti Hasan mı veya giden Muhammed mi? gibi)

Bu iki soru cümlesindeki kolaylıkla görülebilecek mana farkları, fiil cümlesiyle isim cümlesi arasındaki, soru olmayan, normal sorusuz cümlelerde de benzer şekilde aranmalıdır.

Şimdi bir isim cümlesinin fiil cümlesine göre neden tercih edildiğinin tespit edebildiğimiz olası sebeplerine bakalım.

1-Tahsis veya Kasr

Tahsis veya Kasr, bir belagat terimi olarak, bir şeyin başka bir şeye özel bir yolla has kılınması, özgü kılınması veya tahsis edilmesi ve sadece onu belirtmesidir. Örnekler bunu daha iyi ifade edecektir.

Bir fiil cümlesi:

أعانَني محمدٌ

(e’aneni muhammedun) Muhammed bana yardım etti.

Bu ifade bu konuda zihni boş olan ya da Muhammedin bir şey yaptığını bilen ancak ne yaptığını bilmeyen birine denir.

محمدٌ أعانَني

(muhammedun e’aneni) Muhammed, o bana yardım etti.

İkinci cümlede mütekkellim (konuşmacı) yardımın başka kimse değil sadece Muhammed tarafından yapıldığı vurgu amacıyla fiil cümlesi yerine isim cümlesi kurmuştur. Bunun yerine fiil cümlesi kursaydı bu maksada ulaşılamazdı.

2-Şüpheyi Giderme

Birisi size falancı hakkında ne kötü bir iş yaptığı konusunda bir şeyler anlatmak için şöyle diyor. Ve şöyle diyor:

كأنَّكَ لا تَعْلَمُ ما صَنَعَ زيد

Sanki Sen, Zeydin ne yaptığını bilmiyorsun!

Böyle diyen birine şöyle cevap veriyorsunuz:

أنا أعْلَمُ ولَكِنْ أَصْبِرُ

Ben, biliyorum lakin sabrediyorum.

Dikkat ederseniz ikinci cümlede “ene/ben” mübteda, “e’lemu” haberdir (fiil cümlesi) aslında fiil cümlesi de kullanılarak sadece “e’lamu/biliyorum” denilebilirdi ancak “Ene” ifadesi eklenerek ve başa getirilerek cümle isim cümlesi haline getiriliyor ve muhatabın konuyla ilgili şüphesi izale ediliyor.

3-Medh veya Zem

مُحَمَّدٌ يُنْفِقُ فى سَبيلِ اللهِ

Muhammed, Allah yolunda infak eder.

Bu söz ile muhataba bilmediği bir şeyi ya da sizin bunu bildiğinizi izhar etmek değildir. Bu sözle niyetiniz Muhammed’in üstün, örnek tutumuna layık olduğu şekilde övmek vardır.

Burada söz daima buna delalet eder demek istemiyoruz fakat uygun bağlam ve durumda bunu ifade edebilir. Bu her maddede göz önünde tutulması gereken bir husustur.

4-Güzel ve Kötü Haber verme

أبوكَ عَادَ

Baban, döndü.

Burada uzun bir yolculuktan veya hasretten sonra bir evlada bu sevinçli haberi verirken, söylenir. Yoksa her gün işe gidip gelen ve sıradan bir durumda fiil cümlesi kullanılması “a’de ebuke” demek daha doğru olurdu.

اَلسَّارِقُ جَاءَ

Hırsız, geldi.

Burada da örneğin çalınması muhtemel değerli eşyaların olduğu bir ortama hırsız olduğu bilinen bir kişi gelmiş olsun. Buradaki tehlikeyi haber vermek için böyle söylenmiştir. Yoksa fiil cümlesi kullanılsaydı sanki hırsızın gelmesi beklenen ya da sıradan bir durummuş gibi olurdu.

5-Tazim veya Tahkir

Büyültmek ve haber verilen zatın büyüklüğünü izhar etmek için kullanılabilir.

السُلْطَانُ حَضَرَ

Sultan/padişah, geldi.

Veya bunun tam tersi küçük veya hakir görmek için kullanılabilir.

اَلْغَبي جَاءَ

Ahmak, geldi.

6-Vucubiyet ya da Gereklilik

اَلْمُسْلِمونَ يُوقِمون الصَلَوةُ

Müslümanlar, namazı dosdoğru kılarlar.

İstisnasız her Müslümanın böyle yaptığı için ve realiteden haber vermek için, değil böyle olması gerektiği için böyle denmiştir.

Eğer bunun yerine “yugimu lmuslimune ssalete” (fiil cümlelerinde fail “elmuslimune” de olduğu gibi zahirse zamirle ifade edilmemişse fiil “yekumu” gibi tekil gelmek zorundadır) denseydi; Belli bir Müslüman grubun ya da tüm Müslümanların namaz kıldığı ifade edilmiş olur, isim cümlesindeki ifade edilen maksat elde edilemezdi.

7-Garabet ya da İlginçlik

اَلْأخْرَسُ نَطَقَ

Ahras/dilsiz konuştu.

Burada mübalağa amacı da olabilir ancak durumun garabetini ifade etmek için böyle ifade edilebilir. Bu tür ilginç ve beklenmedik, garip durumlarla ilgili misaller çoğaltılabilir.

8-Mübtedanın Nekra (belirsiz) Olması

Yukarıdaki örnekler hep marife (belirlilik) isimler için yapılmış örneklerdi. Mübteda genellikle ama her zaman marife değildir. Bazen nekra da olabilir. Nekra geldiğinde bir takım farklı maksatlar vardır. Nekranın ve marifenin dilsel incelikleri başlı başına ayrı bir konu olduğunu da hatırlatmış olalım.

رَاجِلٌ جَاءَني

Bir adam, o bana geldi.

Burada maddelerimizden evvel bahsettiğimiz cümle başına soru hemzesi koyarak anlama yöntemini burada da uygulayıp kolaylıkla neden fiil cümlesi şeklinde “caeni raculun” demedi de “raculun caeni” şeklinde bir isim cümlesi yaptı anlayabiliriz.

Mütekellim/konuşan muhatabına, ya bir adam geldi diyerek gelen birinin kadın değil erkek olduğunu ifade etmek istemiştir ya da gelenin 2 ya da daha fazla kişi değil 1 kişi olduğunu ifade etmek istemiştir.

Bu konuyla ilgili farklı tür örnekler ve belki unuttuğumuz başka bazı incelikler olabilir. Ancak bir isim cümlesinin fiil cümlesinden temel farkı, isim cümlesinin fiil cümlesinden gramatik farkları ve manaya dönük olarak hangi maksatlarla kurulabileceği hakkında bilgi verilmiştir.

Kuran’dan Örnekler:

1-

...وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ...-

…Allah, O hayat verir ve öldürür… (Ali İmran, 156)

Bu ayette münafıklar şehid olan müminler için eğer bizim yanımızda olsalardı öldürülmezlerdi dedikten Allah onların bu sözlerini kınamakta ve hayat verenin de öldürenin kendisi olduğunu beyan etmektedir. Bağlama dikkat edilirse vurgu hayat verenin de hayata son verenin de sadece Allah’ın takdirinde olduğu vurgusudur. Hayat vermek ve öldürmek ancak O’nun iradesi ile olur.

Ayette “Allahu” mübteda, gerisi haberdir. Haber de “yuhyi” ve yumitu” şeklindeki iki fiil cümlesinden oluşmuştur. Eğer ayette isim cümlesi değil de fiil cümlesi kurulsaydı “yuhyi llahu ve yumitu” bu vurgu ortaya çıkmazdı.

2-

وَالْمُطَلَّقَاتُ يَتَرَبَّصْنَ بِاَنْفُسِهِنَّ ثَلٰثَةَ قُرُٓؤٍۜ

Mutallakat (talak yapılmış) kadınlar 3 kur/temizlik dönemi kendilerini takip ederler/beklerler… (Bakara, 228)

Bu ayetle alakalı “Boşanma Hukuku” ( https://www.kuranevreni.com/bosanma-hukuku-talak-ayetlerinin-sistematik-analizi ) isimli makalede daha genişçe konu izah edilmişti.

Ancak burada konumuzla ilgili kısma odaklanırsak “elmutallakat” mübteda, gerisi haberdir. Dikkat edilirse bu ayette “mutallakat” olan kadınlar 3 kur/hayızdan ari temizlik dönemi beklerler denirken, bu bir realiten haber vermek için değil, vucubiyet veya gereklilik açışından ifade edilmiştir. Kuran’da bununla alakalı çok sayıda örnek vardır. Özetle isim cümlesinin kuruluş maksadında mübteda hakkında realitede var olan bir yargıyı haber vermek değil, olması gereken durumu haber vermektedir. Belagatta buna inşai haber ya da talebi haber de denir. Söz teknik olarak haberi yapıda olsa da, amacı talebi yani emir veya istek bildirir.

Buna benzer örnek:

...اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ...

…Şüphesiz namaz, fahşadan ve kötülükten meneder... (Ankebut, 45)

Bu ayette de namazın realitede herkes için nasıl bir fonksiyona sahip olduğu değil, gerçek ve hakiki namazın fonksiyonu ifade edilmiştir.

3-

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

(Asıl) Allah onlarla alay eder ve onları tuğyanları içinde bocalar halde bırakır. (Bakara,15)

Önceki ayette münafıklar kendilerini “biz sadece alay edicileriz” şeklinde ifade etmişlerdi. Münafıkların Bakara 14’de kendilerine dönük haberde ismi fail (müstehziun) ile gelmiş olmasına rağmen, Allah kendisi için yaptığı isnatta “yeztehziun” şeklinde muzari fiil kullanmıştır.

Münafıklar alay etme fiilini kendilerine sabit bir vasıf, yerleşmiş bir karakter olarak isnat ederler. Buna karşılık Allah “Allah onlarla alay eder” (اللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ) şeklinde muzari fiil ile kullanmıştır. Bu da isnadın bir sıfat olarak değil, fiili bir karşılık olarak sunulduğunu gösterir.

“İsmi fail” ile yapılan isnat, fiile göre daha yerleşik ve süreklilik arz eden bir nitelik ifade ederken, fiil formu eylemin yenilenen ve bağlama bağlı gerçekleşen yönünü öne çıkarır. Dolayısıyla münafıkların alay edici olmaları, bir kimlik ve karakterken, Allah’ın “alay etmesi” bu tavra yönelik bir fiili bir karşılıktır.

Aynı şekilde konumuz açısından isim cümlesi ile fiil cümlesi arasındaki fark da hangi unsurun öne çıkarıldığını belirler. “ذَهَبَ أَحْمَدُ” (Ahmet ne yaptı?) sorusuna cevap iken, “أَحْمَدُ ذَهَبَ” (Kim gitti?) sorusuna cevap olur.

Bu yöntemle bakıldığında “اللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ” ifadesi, “bunu yapan kim?” sorusuna cevap vererek failin özellikle vurgulandığını gösterir. Yani anlam sadece “Allah onlarla alay eder” değil, aynı zamanda “asıl Allah onlarla alay etmektedir” şeklinde bir reddiye ve vurgu taşır.

Eğer ifade “يَسْتَهْزِئُ اللّٰهُ بِهِمْ” şeklinde fiil ile başlasaydı, bu daha çok olayın tasviri gibi anlaşılabilir, “onlar alay ederken Allah da alay eder” şeklinde bir akış ifade edebilirdi. Oysa mevcut yapı, failin öne alınmasıyla birlikte karşılık verenin kim olduğunu özellikle belirginleştirir. Bu durum, “asıl yapan kim?” sorusuna verilen cevap gibi düşünülebilir. Nitekim birinin “ben seninle alay ediyorum” demesine karşılık “hayır, ben seninle alay ediyorum” şeklinde verilen cevapta da benzer bir vurgu vardır. Burada maksat sadece eylemi bildirmek değil, eylemin gerçek mahiyetini tersine çevirerek ortaya koymaktır.

Ayet ayrıca belagat açısından müşakele uslubuna girmektedir. Buna göre Allah’ın “alay etmesi” hakiki anlamda bir alay değil, onların alaycı tavırlarına uygun bir karşılık vermesi, onları zillet ve küçüklük durumuna düşürmesidir.

4-

ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ

Onu siz mi buluttan indirdiniz yoksa biz mi o indiricileriz? (Vakıa, 69)

Vakıa suresinde bu soru tarzında 4 ayet bulunmaktadır. Bu ayette ilk cümlede “entüm” mübteda, “enzeltümühu” fiil cümlesi haberdir. Eğer bu bir isim cümlesi değil de sadece haberdeki gibi fiil cümlesi olsaydı;

اَنْزَلْتُمُوهََُء

“e enzeltümühu”

bu durumda mana “onu indirdiniz mi?” şeklinde olurdu ki ayette ifade edilen “onu siz mi indirdiniz” arasındaki mana farkı açıktır.